<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387</id><updated>2012-02-16T12:30:16.973+02:00</updated><category term='HİKAYELER'/><category term='İZLENESİ FİLMLER'/><category term='KARANLIK ODA'/><category term='GÜNDELİK'/><category term='KISA KISA'/><category term='EPİGRAF'/><category term='DENEMELER'/><category term='FUTBOL'/><category term='EFSANELER'/><title type='text'>- DEKADAN -</title><subtitle type='html'>...hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz, yazı hariç...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>77</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-8086913846778679052</id><published>2011-12-22T00:42:00.002+02:00</published><updated>2011-12-22T00:42:48.254+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNDELİK'/><title type='text'>13.10.1950</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-B6rDBatSZDU/TvJg2YU9MKI/AAAAAAAAAvY/CX6Y0aOthtU/s1600/ahgjg0oceaatau4jpg.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-B6rDBatSZDU/TvJg2YU9MKI/AAAAAAAAAvY/CX6Y0aOthtU/s400/ahgjg0oceaatau4jpg.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5688715766681907362" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-8086913846778679052?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/8086913846778679052/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=8086913846778679052' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/8086913846778679052'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/8086913846778679052'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2011/12/13101950.html' title='13.10.1950'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-B6rDBatSZDU/TvJg2YU9MKI/AAAAAAAAAvY/CX6Y0aOthtU/s72-c/ahgjg0oceaatau4jpg.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-3727076626224290159</id><published>2011-06-22T03:32:00.008+03:00</published><updated>2011-06-23T01:31:36.020+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNDELİK'/><title type='text'>IŞIKLAR KAPANINCA</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://deathtiny42.deviantart.com/art/Hospital-196573038"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621173650415997730" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 267px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-kS4LI9OB6g4/TgJrpx3U0yI/AAAAAAAAAvI/HmDNDsh-J3Q/s400/hospital_by_deathtiny42-d3918q6.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sağlık sorunlarıyla boğuşan bir adamım; hiçbiri öldürmez gerçi ama ömrümün geri kalanını sancılar ve sızlanmalar içinde geçirmeme neden olacak bir sürü hastalığım var. Her kış kendi er ya da geç hatırlatacak sinüzitim, her tuvalet ziyaretimi bir sınava dönüştüren hemoroidim, çalışma masamdan kalkarken diz ağrılarıyla yoklayan menisküs, sık sık baş gösteren ayak uyuşmalarıyla belirti veren bel fıtığı, hayattaki en zevkli eylemim olan yemek sonrası uykuları benden alan reflü ve sapına kadar çürümüş, simsiyah olmuş bir adet kök dişim; attığım her adımda, her yemek yiyişimde, dışarı her çıkışımda, tuvalete her gidişimde bana hayatı bölümler halinde, yavaş yavaş zehir ediyor. Tabii bunlar içinde, hayatıma yöneltilmiş olan en büyük tehdidi en sona sakladım...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Dediğim gibi, pek çok hastalığım var aslında. Vaziyet öyle bir hal aldı ki vücudumda şikayetçi olmadığım hiçbir organ, hiçbir eklem, hayatımda çekinerek yapmadığım hiçbir hareket yok gibi artık. Fakat bir açıdan bakınca, resmi olarak herhangi bir tehdit altında da değilim. Çünkü aile hekimimiz tarafından teşhis edilen reflü illetini saymaz isek henüz hiçbiri teşhis edilmiş hastalıklar değil; benim içgüdülerimle varsaydığım rahatsızlıklar. Bu tip varsayımlar üzerinden hareket edince de gereksiz bir iyimserlik oluyor insanda. Ben, yaklaşık bir yıl önce biraz bu belirsizliği yıkmak, biraz da şayet bir rahatsızlığımız varsa çözüm bulmak amacıyla bu hastalıklarımın her birinin teşhisi için doktora gitmeye karar verdim. Aşırı ilaç kullanımı yüzünden beyninde ödem oluşan sevgili babaannem hemen her konuda bana yardımcı olacak bir tıp fakültesi hastanesinde tedavi olduğu için şöyle bir plan yaptım: hastalıkları en kritiğinden en hafifine göre sıralayıp çeşitli polikliniklerden randevu aldım. İlk olarak da gözlerimi bir göstereyim dedim.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hadise bir yıl önce cereyan etti, ama dün gibi hatırlıyorum. Asistan çocuk önce rutin olarak beni o göz doktorlarındaki makineye soktu. Makine göz merceklerimi kontrol ettikten sonra içeri, doktorun asıl muayenehanesine girdim. Asistan plastik bir gözlüğün merceklerini hızlı hızlı değiştirerek, sorunlu olan sağ gözümle net görmeye başlayınca kendisine söylememi istedi. Numaralar büyüdükçe umut azaldı, çocuk en sonunda başka bir sorun olabileceğini söyleyerek gözüme bir sıvı döktü ve on beş dakika kadar beklememi söyledi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;On beş dakika sonra yeniden odaya girdim. Bu kez doktorun kendisi ilgilendi benimle; ilaç etkisini tam olarak göstermemişti, beş altı dakika kadar sohbet ettik. Zaman dolunca da başka bir masaya, başka bir makineye oturttu beni. Bir iki dakika kadar sonra hafif azarlayıcı bir üslupla konuşmaya başladı. Vaziyet şuydu: Ben yirmi bir yıllık hayatım boyunca iki gözümle değil, sürekli olarak sol gözümle görüyordum. Sağ gözümdeki kaslarda mevcut olan gelişim bozukluğu nedeniyle göz, görme yetisi kazanamamıştı. İşin açıkçası göz tembelliği illetinden muzdariptim. Ateşli bir hastalık geçirip geçirmediğimi sordu. Marazi bir çocuktum, sürekli ateşli hastalıklar geçirmiştim, hala da geçiriyordum, üç yıl önce idrar yolları enfeksiyonundan kırk derece ateşle bir hafta yatmıştım. Doktor, bu tip hastalıkların etken olabileceğini söyledi ama işin garibi bu yaşıma kadar fark etmemiş olmamdı. Ailemin de mi şüphelenmediğini sordu. Şüphelenmemişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Sonra sohbet ettik: Ehliyet alıp almadığımı sordu. Almıştım, üstelik göz muayenesi de olmuştum. Askerliği sordu. Onu daha yapmamıştım. Yapmama şansımın yüksek olduğunu, sağ gözdeki sorunu önemsediklerini söyledi. Bir süre sonra ben de bu işin sonu nereye gidecek diye aceleden tedavisini sorduğumda, işte işin acı kısmını burada öğrendim. Göz tembelliği yalnızca yedi yaşına kadar tedavisi olan bir hastalıktı, yani benim için artık iyileşme ümidi yoktu. Bundan sonra artık sol gözüme iyi bakacaktım. Ders çalışırken, kitap okurken, bilgisayar kullanırken gözlerini yorma mümkünse dedi. Kahrolmuştum diyemem ama içime uğursuz bir duygu çökmüştü.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Fazla uzatmayalım...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İşin aslı ben fazla abartmaktan yana değildim, şimdi olduğu gibi o gün de daha fazla önemsediğim sağlık sorunlarım vardı. Ama insan yaşadığı şeyin boyutunu biraz da başkalarının öğrendiklerinde verdiği tepkilerle anlayabiliyor: Annem duyunca kahroldu, babam da öyle... Küçükken birkaç kez, birkaç farklı doktora bakışlarımdan şüphelendikleri için götürmüşlerdi ama hiçbir teşhis koyamamıştı ve şimdi oğulları tek gözüyle yaşamak zorundaydı. Mesela askere gidemeyecek olmam beni epey rahatlatmış olsa da üzdü onları. Beraberce internetten tedavi imkanlarını taradık, yüksek maliyetli ve faydası olmayan egzersiz programları sunan hastaneler dışında pek bir şey bulamadık. En son umut olarak gittiğimiz özel doktor da benzer şeyler söyledi, pek umut vermedi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Peki şimdi ne olacak? Açıkçası umurumda değil demek isterdim. İşin üzerinden bir yıl geçmiş, artık kabullendim demeyi isterdim ama bir şekilde yapamıyorum. İçgüdüsel olarak diğer gözümü kaybetme ihtimalimi düşünüyorum. Benim gibi bir insan bilgisayar karşısında saatlerce pineklemeden, kütüphanede saatlerce ders çalışmadan ve kitapları dikkatlice cizip önemli yerleri ince ince not almadan, elinde bir kitap bütün gün yataktan çıkmadan nasıl yaşayabilir? Olur da sağlam gözünü kaybederse geri kalan hayatını eksik bir insan olarak nasıl tamamlayabilir? Nasıl mutlu olabilir? Düşünmemek elde değil, böyle düşünceler hayatı zehir eder adama. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Düşündürür, düşündükçe düşündürür. Öteki hastalıkları da düşünür insan, mide kanserini de, beyin kanamasını da, bütün ağzı kaplayan iltihapları da. Korkudan doktora gidemez olur. Gece ışıklar kapanınca uykusu kaçan bir adamım ben, şimdi siz de beni düşünün. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-3727076626224290159?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/3727076626224290159/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=3727076626224290159' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3727076626224290159'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3727076626224290159'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2011/06/isiklar-kapaninca.html' title='IŞIKLAR KAPANINCA'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-kS4LI9OB6g4/TgJrpx3U0yI/AAAAAAAAAvI/HmDNDsh-J3Q/s72-c/hospital_by_deathtiny42-d3918q6.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-7032545360923734348</id><published>2011-06-12T01:40:00.003+03:00</published><updated>2011-06-12T01:46:57.345+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EPİGRAF'/><title type='text'>BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-93xIcFIWX6c/TfPwIggX0aI/AAAAAAAAAvA/51KSyqWWm7E/s1600/Bizim-Buyuk-Caresizligimiz-6.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5617097189216473506" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 169px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-93xIcFIWX6c/TfPwIggX0aI/AAAAAAAAAvA/51KSyqWWm7E/s400/Bizim-Buyuk-Caresizligimiz-6.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir? Tanıklarla, kanıtlarla, uygun adım yürümek için ikide bir ayak değiştirme imkanı veren gerçeklerle ne kadar üstümüze gelseler boşuna! İnanmayız. "Geçen bir şey yok!" diye bağırırız. "Her şey tam şimdi yaşanıyor!" Tam şimdi, bir yaz öğlesi, Nihal halılarını kaldırdığımız salonun parkesinde çıplak ayaklarıyla geziniyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="right"&gt;&lt;em&gt;Barış Bıçakçı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz; sayfa 5&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-7032545360923734348?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/7032545360923734348/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=7032545360923734348' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7032545360923734348'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7032545360923734348'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2011/06/bizim-buyuk-caresizligimiz.html' title='BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-93xIcFIWX6c/TfPwIggX0aI/AAAAAAAAAvA/51KSyqWWm7E/s72-c/Bizim-Buyuk-Caresizligimiz-6.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-681886641925730428</id><published>2011-05-26T14:01:00.000+03:00</published><updated>2011-05-26T14:02:01.784+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İZLENESİ FİLMLER'/><title type='text'>KADER</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-NWBrMi13btE/Td4zGiwSscI/AAAAAAAAAu0/PuYjsWh3Ozw/s1600/181982_10150119510829761_572174760_6078837_6219164_n.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5610978373251805634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 221px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-NWBrMi13btE/Td4zGiwSscI/AAAAAAAAAu0/PuYjsWh3Ozw/s400/181982_10150119510829761_572174760_6078837_6219164_n.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-681886641925730428?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/681886641925730428/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=681886641925730428' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/681886641925730428'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/681886641925730428'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2011/05/kader.html' title='KADER'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-NWBrMi13btE/Td4zGiwSscI/AAAAAAAAAu0/PuYjsWh3Ozw/s72-c/181982_10150119510829761_572174760_6078837_6219164_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-4689578471939738092</id><published>2011-03-26T01:06:00.004+02:00</published><updated>2011-03-26T01:23:18.025+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EPİGRAF'/><title type='text'>JUDE THE OBSCURE</title><content type='html'>&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://dr4kon.deviantart.com/art/A-New-Day-138270205"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5588161045222671842" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 288px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-MfXrEjbbmJI/TY0i3QAsReI/AAAAAAAAAus/fsm_0NeSciQ/s400/A_New_Day_by_Dr4kon.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;Görünüşte yoksul, hasta bir adamım, ama gerçekte daha da kötüyüm. Bir ilkeler kaosu içindeyim… karanlıkta bocalayıp duruyorum… örneklerle değil de, içgüdülerime uyarak davranıyorum. Sekiz dokuz yıl önce, buraya ilk geldiğimde bir takım kesin düşüncelerim vardı; teker teker yok oldu bunlar ve gittikçe daha çok kuşku doluyor içime. Şimdi ise bana ve başkalarına zararı olmayan, en çok sevdiğim varlıkları mutlu kılan bir şekilde, içgüdülerime uymaktan başka bir yaşayış tarzım olabileceğine sanmıyorum. İşte baylar, neler yaptığımı öğrenmek istediniz, ben de anlattım. Umarım işinize yarar! Umarım işinize yarar! Burada daha fazla bir açıklama yapamayacağım. Toplum düzeninizin bir yerinde bazı aksaklıklar olduğunu anlıyorum, bunların ne olduğunu ancak benden daha ileri görüşlü kimseler ortaya çıkarabilir… ortaya çıkarabilirlerse, hiç değilse bizim zamanımızda. Çünkü bu hayatta insan için iyi olanı kim bilebilir? Güneşin altında kendisinden sonra ne olacağını insana kim söyleyebilir? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;Thomas Hardy, Jude the Obscure; sayfa 340&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-4689578471939738092?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/4689578471939738092/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=4689578471939738092' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/4689578471939738092'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/4689578471939738092'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2011/03/jude-obscure.html' title='JUDE THE OBSCURE'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-MfXrEjbbmJI/TY0i3QAsReI/AAAAAAAAAus/fsm_0NeSciQ/s72-c/A_New_Day_by_Dr4kon.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-2446302275304780207</id><published>2011-02-17T23:50:00.004+02:00</published><updated>2011-02-17T23:56:16.722+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KARANLIK ODA'/><title type='text'>KARANLIK ODA 22</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://psyckoze.deviantart.com/art/kaos-113434200"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5574779497284975266" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 304px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-GrlybDAZjDc/TV2YapTNOqI/AAAAAAAAAug/OuAWkQ7xGKA/s400/kaos__by_psyckoze.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yatağımda bir ölü kadar hareketsiz yatıyorum. Ne bir böceğim, ne bir çiçek; bir ismim yok. İsmim olmadığından herhangi bir anlamım olmadığı da söylenebilir, belki diğerleri içinde bir varlığım da yoktur. Ya da küçük bir ihtimalle tanımlanma sorunu yaşıyor olabilirim: belki de sorun bir tutamak sorunudur, doğru ya tutunacak bir şeyi olmadı mı insan yuvarlanır. Tutunacak bir şey varsa düz durur ve sabitlenir, çelişkilerinden ebediyen kurtulur. Estetiğin büyüsüne kapılırsak şayet, çelişkilerden kurtulmaya da gerek yok mesela, bir şekilde her şey göze hoş gelebilir. Tutamak halledebilir mi bu sorunu, sanmam: önemli olan nirengi meselesidir. Bir cetvel her türlü sorunu ortadan kaldırır, bir sıfır noktası ölçülebilir ve değerlendirilebilir bir hayat sağlar adama. Matematikçilere saygım bu yüzden… Her şeyi kesinlikle ifade edebilmelerine hayranım. Benim bir nirengim yok. Hiçbir şeyi ölçemem, her şey bana muğlâk gelir, ağzımdan çıkanları, aklımdan geçenleri savunamam. Kendinden emin insanlardan korkarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden kaçarım. Biri bana karşı sesini yükseltirse şayet ben de sesimi yükseltirim ama içten içe susarım. Yeterince üstüme gelirseniz düşüncelerim içinde yolumu kaybederim, biraz zeki iseniz tüm hayatım boyunca haksız olduğuma inandırabilirsiniz beni. Size bunun aksini ispat edecek bir aracım yoktur. Bu çaresizlik içinde her debelenişimde, fikirlerimi savunur gibi yaparken her dakika daha çok boş konuşurum. Çünkü aslında yaptığım hiçbir şeyin bir nedeni olmadığı gibi savunduğum hiçbir fikrin de bir temeli yoktur. Güçlü bir ses benimkini bastırabilir, her şey benim aklımı çelebilir. Bu yüzden çok uzak bir köşeye kaçıp gitme ve oraya sığınma hayali, yani tüm insanlardan, ilişkilerden, fikirlerden ve mücadelelerden uzak yaşama düşüncesi, düşünülebilecek her şeyden daha güzel ve seçilebileceklerim içinde en doğru tercihmiş gibi gelir bana. Yalan söylemekten hoşlanır, insanlarla baş edemeyince onlara sevimli görünmeye çalışırım ama bunları yapmaktan hoşlanmam yine de: hoşlanmadığım için de hepsinden uzak olmanın iyi bir şey olduğunu hayal ederim. Kendimi bir hapishaneye gönüllü olarak kapatmak ve orada çile çeken bir aziz gibi kendi nirengi noktamı bulacağım günü beklemeyi isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada rüyalar âleminde yaşarım: Ben de kendi nirengi noktamı bulunca, varlığım matematiksel bir kesinlik kazanınca gönül rahatlığıyla koşup caddelerde, insanlar arasına karışabilirim artık: karanlık odaları terk eder, böyle kara sevdalı yeni yetmeler gibi kendimi yataklara mahkûm etmekten vazgeçer ve sevgili insanlarımın arasında dolaşırım. Kendimi onlara takdim ederim. Parmakla işaret edilen, birkaç cümlede tanımlanabilen biri olduğumda dünyanın en mutlusu olurum. Kendimi savunabilirim. Gerçek manada, yani bir başkası gibi değil de tam da kendi istediğim gibi bir hayatı yaşayabilirim. Her şeye mantıklı bir açıklama getirebilirim, mantığımın sağlamlığı ile içten içe böbürlenebilirim. Kendi bildiğimin tek doğru olduğunu, diğer insanların başka konularda haklı olabileceklerse de bu konuda yüzde yüz haksız olduklarını düşünebilirim. Kendime inanırım. Mutlu olurum ve aptal gibi görünmekten korkmadan, mutlu olduğumu haykırabilirim. Yapabilirim bunu, bana bir nirengi noktası tedarik ederse hayat, günün birinde kalbi ve vicdanı olan bir insan gibi kendim olabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamana kadar hep bir bekleyiş, hep bir &lt;em&gt;oblomovculuk&lt;/em&gt;… Sırtüstü uzanıp yapabileceğinin en iyisini yapmış bir adam rahatlığıyla yatıyorum. Mutluluğum dışında, keyfim dışında hiçbir şey de ilgilendirmez beni, hiçbir şey için üzülmeden yaşıyorum. Tek sorun can sıkıntısı, aylaklık, var oluşa bir anlam katamayış. Bir açıdan bakıldığında onlar da dert değil zaten, estetiğe sığınınca geçiyor hepsi. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-2446302275304780207?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/2446302275304780207/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=2446302275304780207' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/2446302275304780207'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/2446302275304780207'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2011/02/karanlik-oda-22.html' title='KARANLIK ODA 22'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-GrlybDAZjDc/TV2YapTNOqI/AAAAAAAAAug/OuAWkQ7xGKA/s72-c/kaos__by_psyckoze.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-3532038808057537424</id><published>2010-11-22T01:25:00.002+02:00</published><updated>2010-11-22T01:32:24.558+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EPİGRAF'/><title type='text'>LA NAUSEE</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://e1ectron.deviantart.com/art/Ending-17947"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 274px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TOmqkCOQpAI/AAAAAAAAAuQ/GcJUW3xj5vg/s400/Ending.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5542148352504800258" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span class="UIStory_Message"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span class="UIStory_Message"&gt;Şunu düşündüm : En bayağı olayın bir serüven haline gelmesi için onu anlatmaya koyulmanız gerekir ve yeter. İnsanları aldatan da bu zaten... Kişioğlu hikayecilikten kurtulamaz, kendi hikayeleri ve başkalarının hikayeleri arasında yaşar. Başına gelen her şeyi hikayeler içinden görür..Hayatını, sanki anlatıyormuş gib&lt;span class="text_exposed_show"&gt;i yaşamaya çalışır; Ama ya yaşamayı ya da anlatmayı seçmek gerek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span class="UIStory_Message"&gt;&lt;span class="text_exposed_show"&gt;Jean-Paul Sartre; La Nausee&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-3532038808057537424?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/3532038808057537424/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=3532038808057537424' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3532038808057537424'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3532038808057537424'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2010/11/la-naussee.html' title='LA NAUSEE'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TOmqkCOQpAI/AAAAAAAAAuQ/GcJUW3xj5vg/s72-c/Ending.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-3261367759158605777</id><published>2010-11-19T01:07:00.007+02:00</published><updated>2010-11-19T01:19:27.403+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>BİZ BURADAYIZ EY OĞUZ ATAY; SEN NERDESİN ACABA?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TOW0Vwsex-I/AAAAAAAAAuI/NDc71CoM52o/s1600/OA-P9.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5541033202490984418" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TOW0Vwsex-I/AAAAAAAAAuI/NDc71CoM52o/s400/OA-P9.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Oğuz Atay bir dönemin romancısı: Anlattıkları ölümünün yaklaşık yirmi otuz yıl sonrasındaki bir dönemin psikolojik halini yansıtıyor. Romanları ve hikâyeleri, doksanların sonunda filizlenmeye başlayan bir neslin, bizim neslimizin sesi. Yıldız Ecevit’in Oğuz Atay’ın hayatını ve eserlerini incelediği monografisi &lt;em&gt;“Ben Buradayım”&lt;/em&gt; bize böylesine yakın bir yazarın hayatını anlatması bakımından önemli; bizim için bir nevi onunla ikinci bir buluşma niteliğinde. Ancak isminin ağırlığına yakışmayan bir ürün var ortada. Kitap çeşitli açılardan zayıf ve yetersiz; bunların ötesinde Oğuz Atay ile okurları arasında kurulan bağı yakışıksız bir biçimde çözüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaptaki sorunların ilk nedenini Yıldız Ecevit’in akademisyen kimliği oluşturuyor bence... Yıldız Ecevit bilimsel içerikli yazılarından tanıdığımız bir profesör: &lt;em&gt;Orhan Pamuk'u Anlamak&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;Türk Romanında Postmodernist Açılımlar&lt;/em&gt; gibi incelemeleri çok daha teknik ayrıntı içeren kitaplardı. Edebiyat tarihi, edebiyat kuramı, metin çözümlemesi kapsamına dâhil edilebilecek eserlerdi. Ancak Ben Buradayım bir biyografi: hatta yer yer biyografik bir roman. Oğuz Atay, bir roman kahramanı gibi işlenmiş, anlatılmış. Haliyle tipleştirilmiş ve idealize edilmiş. Verdiği güncel bilgiler faydalı ve Oğuz Atay’ı yüzeysel olarak tanımak için önemli olsa da, meselenin özüne inmekten uzak. Daha da fenası zaman zaman gerçeklikten kopulduğu kuşkusu uyandırıyor. Daha açık konuşmak gerekirse Oğuz Atay mükemmel bir insan, mükemmel bir adam gibi yansıtılmaya çalışılmış, Oğuz Atay’ın en çok rahatsız olacağını tahmin ettiğimiz biçimde tutarlı bir çerçeveye, bir kişiliğe oturtulma çabasıyla budanmış veya üst üste yığılan gereksiz bilgiler, böyle bir izlenim uyandırıyor. Mesela ilk eşinden ayrılmış olsa da, maddi sıkıntılar çekiyor olsa da kızı Özge'nin nafakasını sektirmeden yatırdığını söylüyor Yıldız Ecevit altını çizerek. Veya kendisini terk edip İngiltere’ye yerleşen sevgilisi ile aralarında tatsız hiçbir konuşma geçmediğinden, hatta bu hanımın yeni sevgilisiyle medeni bir insan gibi nasıl iletişim kurduğu en az beş altı kez dillendiriliyor. Bence bunlara gerek yok; daha doğrusu böyle bir inceleme kapsamında bizi bunlar ilgilendirmiyor. Oğuz Atay’ın kızı Özge'nin nafakasını kumarda yemesinin gözümüzdeki değeri azaltması düşünülemez. Oğuz Atay’ın küsüp bir daha o hanımla da o kocasıyla da konuşmaması hiç kimseyi şaşırtmaz. Bu yüzden Yıldız Ecevit niye böyle bir çabaya girmiş anlayabilmek mümkün değil. Oğuz Atay incelemesinin Yıldız Ecevit'i epey tesiri altına almış olması ihtimali geliyor insanın aklına: böyle olmuş olacak ki onu kendi yarattığı bir roman kahramanı benimsemiş, kollamış. İnsanlar onu kötü bilmesinler istemiş. Sanıyorum biraz çarpıtmış. Söylenenleri ayıklamış. Belki de bu kadar çok sevilen bir yazar hakkında yakışıksız bir bilgi vermekten popülist bir refleksle kaçınmış. Tabii bunu Oğuz Atay’ın karakterine ilişkin bildiğim bir olaydan yola çıkarak söylemiyorum, yani kötü bir adam olduğunu düşünmüyorum. Ama bu yaratılan melek figürü bir süre sonra insanı yoruyor, bayıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden? Çünkü Oğuz Atay her şeyden, her yönüyle önce bir insan. Bir robot, bir makine değil. Hayatını insanca duygularla yaşadığı, kimi zaman yanlışlar da yaptığı hiç değilse Günlükler’den belli oluyor veya romanlarından bunu teşhis edebiliyoruz. Haliyle onu insan-üstü olarak resmetme çabası anlamsız. Kaldı ki Oğuz Atay’ın kendisi de &lt;em&gt;Mustafa İnan&lt;/em&gt;'ın hayatını yazarken bu romantizme düşmekten kasıtlı biçimde kaçınmış olduğunu anlatmış, hatta idealize edilmekten korktuğuna Yıldız Ecevit de değinmiş. Ama ne yazık ki kendisi bu hatayı yapmaktan kurtulamamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bunda kitabın belkemiği olan tezin de etkisi var: her şeyden önce yazarın hayatı ile eserleri arasında bir paralellik olduğu iddia ediliyor ve bu kanıtlanmaya çalışılmış. Bu hemen hemen her yazar için geçerli olabilecek bir önermeyken Yıldız Ecevit'in çalışmasında abartılı bir şekilde Oğuz Atay’ın kendisinin bir süre sonra Selim Işık'la, Hikmet Benol'la karıştığını; bu karakterler arasındaki sınırın kaybolduğunu görüyoruz. Hatta Yıldız Ecevit, bunu bir adım daha öteye götürerek Süleyman Kargı gibi kimi karakterlerle de yazarın hayatındaki gerçek kişilerle –örneğin &lt;em&gt;Vüs’at Bener&lt;/em&gt; ile özdeşleştiriyor. Anlaşılan Selim Işık, Turgut Özben'in gözünde nasıl bir İsa figürüne bürünmüşse, Oğuz Atay da aynı Tutunamayanlar'da olduğu gibi kendisinin peşine düşen Yıldız Ecevit'in gözünde bir İsa figürüne, mükemmel bir insana dönüşmüş. Ama unutulan şey Selim'in, Hikmet'in bir roman kahramanı; Oğuz Atay’ın bir insan olduğu. Burada bir bilim insanına yakışmayacak bir sığlık, bir yanılma görüyorum. Elde edilen bulgular buna işaret ediyor olsa bile, yani belki de Oğuz Atay sahiden mükemmel bir insandır, bunu bilemeyiz, dil ve kurgu bunu ispat etmek üzerine kurulu olmamalıydı. Oğuz Atay’ın hayatı bir melodrama dönüşmemeli, daha objektif davranılmalıydı. Oğuz Atay Tehlikeli Oyunlar kitabında bile kendisini temsil eden Hikmet Benol’u bu kadar çıkarcı, bu kadar bencil resmetmişken; hatta kitapta sevgi bölümünde suçlunun kim olduğu konusuna bir denge getirmişken yazarın bunu atlaması saçmalık. Yıldız Ecevit adeta Oğuz Atay’ın kitaplarından yola çıkarak bir Oğuz Atay kahramanı, bir tutunamayan yaratmış; üstelik bunu üçüncü sınıf okuyucuların gözünü boyayacak biçimde yapmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani Ben Buradayım kitabı Canım Selimciler için, Oğuz Atay’ı popüler bir mit olarak benimseyenler için, ağlak okuyucular için yazılmış. Tutunamayanların çıkarcı, küçük hesapların peşinde koşan, kendini beğenmiş ve yetersiz yönünü atlayarak Tutunamayanlar'ı acımayla karışık bir duyguyla sevenlere hitap ediyor bu kitap. Oysa tutunamayan karakterinin, en azından selim'in ve hikmet'in rahatsız edici, küçümseyici, uzaklaştırıcı bir yönü de var: Oğuz Atay da Tehlikeli Oyunlar'da bunu açığa çıkartıyor ve eleştiriyordu. Belki de gelecek eserlerinde bu karakteri çok daha net bir şekilde alaşağı edecekti. Ama ömrü vefa etmedi. Bu yüzden elimizde yalnızca büyük bir yazarın başlangıç niteliğindeki eserleri kaldı; bu yüzden aslında Oğuz Atay’ın toplumcu-bireyci penceresinde giderek silik ve tatsız bir yere sahip olan tutunamayan karakteri, daha güçlü ve kararlı bir başka karaktere dönüşemedi. Yıldız Ecevit de bunu teşhis etmek yerine popüler olan görüşe kendini kaptırmış ve ortaya, bilimselliği ve objektifliği, daha da cüretkâr olursak ahlakiliği tartışılabilir bir eser çıkmış. ben buradayım Oğuz Atay’ı hayatındaki insanlar kadar tanımak için yeterli ama anlamak için asla. Oğuz Atay, yaşadığı dönemdeki gibi hala anlaşılmak ve iletişim kurmak için olduğu yerde birilerini bekliyor ama bir farkla: Artık okuyucusu da onu anlamak için, yakından tanımak için bir yerlerde iz sürüyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-3261367759158605777?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/3261367759158605777/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=3261367759158605777' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3261367759158605777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3261367759158605777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2010/11/biz-buradayim-ey-oguz-atay-sen-nerdesin.html' title='BİZ BURADAYIZ EY OĞUZ ATAY; SEN NERDESİN ACABA?'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TOW0Vwsex-I/AAAAAAAAAuI/NDc71CoM52o/s72-c/OA-P9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-638197254596089296</id><published>2010-09-22T14:52:00.003+03:00</published><updated>2010-09-22T15:00:54.947+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>SİGARA VE YAZARLIK HAYALLERİ</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://browse.deviantart.com/photography/?q=cigarette%20book#/d1efpe8"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 267px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TJnu6hT5UwI/AAAAAAAAAtY/ayNX4dh13us/s400/5ffc528d45f99343134e7ccade0f9cbb.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5519705507460895490" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable  {mso-style-name:"Normal Tablo";  mso-tstyle-rowband-size:0;  mso-tstyle-colband-size:0;  mso-style-noshow:yes;  mso-style-parent:"";  mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;  mso-para-margin:0cm;  mso-para-margin-bottom:.0001pt;  mso-pagination:widow-orphan;  font-size:10.0pt;  font-family:"Times New Roman";  mso-ansi-language:#0400;  mso-fareast-language:#0400;  mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;Sigara hiçbir zaman bir bağımlılık olmadı benim için, daima bir keyif aracı olarak kaldı. İlk içişimin üstünden geçen altı yılın sonunda, hala günde birkaç sigaradan fazlasını içmeyen, bazen ağzına haftalarca sigara koymayan biri olarak gururla söylüyorum bunu: sigara bağımlısı değilim. İstediğim zaman bırakabileceğimi biliyorum. Peki neden büsbütün bırakmıyorsun, neden bilerek kendini zehirliyorsun, madem bağımlısı değilsin içme diyenlere inat hayattan bunaldığım, bir iki nefes almaya ihtiyaç duyduğum, istediğim gibi yazamadığımı fark ettiğim ve karamsarlığa kapıldığım zamanlarda, bazen de keyiflendiğim anlarda, kimi zaman içkinin yanında iyi gidiyor diye sigara içiyorum.&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;    &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;Tabii bunun arkasında sigaranın verdiği o bilinen zevkin ötesinde başka lezzetler de var. Kabul. Sigaranın grili mavili dumanı arkasından dünyayı seyretmek, çakmağı ateşlerken hissedilen o kararlılık, gözünü kapatıp dumanı içine çekmek ve diline, damağına yayılan o acılık, sigarayı başparmak ve işaret parmağı ile tutup poz vermek, insanın üstüne çöken kasvet ve bilgelik, bunların hepsi sigara imgesini oluşturuyor. Ağır ağır sigara içerken hayatın hareketini dışarıdan izlemeye çalışan ve –hem mecazi hem de gerçek anlamıyla- sislerin arkasında kalmış gibi görüyorum kendimi. Ben sigarayı biraz da bu duyguları yaşamak için, başkalarının özenti dediği sebeplerle içiyorum. Ama aslında sigara içmek için neden aramaya da gerek yok. Sinirli bir anımızda sigara yakmak sakinleştiriyor bizi mesela, yazı masamızın başında bir şeyler karalarken veya umutsuz bir şekilde ders çalışıp sabahın olmasını beklerken bir sigara yakmak bizim için bir milat oluveriyor. Sigaradan bir nefes alınca kafamızın daha iyi çalıştığını, yatıştığımızı, ilhamın geldiğini düşünüyoruz veya bize öyle geliyor; bilerek aldanıyoruz, aldanıyorum. Otobüsün gelmesini veya bir tanıdığımızın geleceği saati beklerken, konuşurken ne söyleyeceğimizi bilmediğimizde, televizyonda izlediğimiz şey bizi duygulandırdığında, o saniyelik durağanlıkta da sigara yakıveriyoruz. Onu hayatın içinde bir nevi bağlaç gibi kullanıyoruz. Sigara içmek için bir takım başka sebepler bunlar. İyi geliyor bize. Bazen demli bir çayın yanında, ağır bir öğle yemeğinin arkasından, bazen dostlarla laflarken bir sigara hiçbir şeyin veremeyeceği başka bir tat veriyor, keyfi katlıyor. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;    &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;Ve ben tüm bu keyifleri muhafaza etmek için hayatım boyunca sığındığım o dengeye sığınıyorum. Doğuştan gelen zaaflarımı ortaya sermemek için, belki de cesaret yoksunluğundan kaynaklanan bir tepkiyle yapıyorum bunu. Nasıl lise boyunca okuldan kaçan, iffetsiz kızlarla park köşelerinde öpüşen, annelerin hoşlanmadığı çocuklarla bira içip sabahlara kadar futbol konuşan ve günü geldiğinde yeteri kadar ders çalışıp fena olmayan bir üniversite kazanmış bir adamsam sigarayı da içiyorum ama paket taşıyacak kadar da düşmüyorum üstüne… Bir denge tesis etmek istiyorum hayatıma. Neredeyse üç yıl boyunca hiç derse girmeyip sene sonunda, finallerde çılgınca ders çalışmam ve hiçbir ders bırakmam gibi; akşam arkadaşlarla dışarı çıkıldığında iki üç bira içip sonra yurda dönmem gibi sigara içiyorum ama zaten dayanıksız olan vücudumu sarsacak,&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;beni hasta edecek kadar değil. Keyif alabilecek kadar içiyorum.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;    &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;Bu ilahi dengede tüm sorun ise bir süre sonra bu keyiflerin tekrarlanmasını istemek; sigaranın lezzetini sürekli aramak, yapacak başka bir şey olmadığında bir tane daha sigara yakmak bir süre sonra işi bir sıradanlığa ama daha kötüsü bir bağımlılığa dönüştürüyor. Bağımlılık demek tüm bu keyiflerin yerini bir tek düzeliğin, sonu gelmez bir tekrarın ve bir mecburiyetin, bir esaretin alması demek. Açıkçası ben de bu akıbete uğrayacağımdan korkuyorum. Gizliden bir korku değil bu, zaten ben hiçbir korkuyu gizli yaşamam. Hayatımda kurmaya çalıştığım dengeye karşı aleni bir tehdit bu, hissediyorum. Yazarlık gönülden bağlandığım yegâne hayal ve bu hayale ulaşmak için çalışırken, sürekli bir masaya ve durağanlığa teslim olurken giderek artan sigara ihtiyacım içten içe ürkütüyor beni. Şimdi sevdiğim bu acı tadın gelecekte bir lanete, bir kâbusa dönüşmesi ihtimali düşündürüyor. Üst üste yaşayacağım felaketlerin bir başkası gibi duruyor. Ezkaza hayalime ulaşır ve iyi bir yazar olabilirsem her şey bu kadar fena olmaz: saadetin tüm garabetleri yok eden o ihtişamını unutmamak lazım. &lt;i style=""&gt;İnsanlık Komedyası&lt;/i&gt;’nın mimarı Honore de Balzac nasıl günde içtiği dokuz fincan kahve ile anılıyorsa, Orhan Pamuk &lt;i style=""&gt;Cevdet Bey Ve Oğulları&lt;/i&gt;’nı yazarken annesinden sigara yüzünden işittiği azarları nasıl keyifle anlatıyorsa benim gelecekteki sigara bağımlılığım da hoş bir ayrıntı olacak, erken ölümüm bile bir şekilde destanlaşacaktır. Tüm bu korkuların yersizliğini, yücelttiğim o dengenin en azından bu konudaki anlamsızlığını ancak böyle bir talih yardımıyla kavrarım diye de ümit ediyorum. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;    &lt;/div&gt;&lt;p style="text-align: justify;" class="MsoNormal"&gt;Sigara müptelası değilim ben. Sadece sigaraya gereğinden fazla anlam yükler gibiyim ve her sigara içişimde bu anlamı seziyorum. Bir yandan büyük romanlar yazmış, yaşadığı döneme ait pek çok malzemeyi, yani dönemin insanlarını, alışkanlıklarını, eşyalarını ve mekânlarını kimi zaman 19. yy gerçekçilerine özenen bir üslupla birleştiren bir yazar olduğumu ve doksan üç yaşıma kadar sigara içtiğimi iyimserlikle hayal ettiğim gibi; kimi zaman da yeterince çalışamadığım veya sadece yeteneksiz olduğum için başarısız olduğumu, ilgisizlikten en ufak bir eleştiriye muhtaç kaldığımı ve mutsuz, kederli bir yazar olarak genç yaşta akciğer kanserinden öldüğümü de düşünüyorum. &lt;/p&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-638197254596089296?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/638197254596089296/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=638197254596089296' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/638197254596089296'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/638197254596089296'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2010/09/sigara-ve-yazarlik-hayalleri.html' title='SİGARA VE YAZARLIK HAYALLERİ'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TJnu6hT5UwI/AAAAAAAAAtY/ayNX4dh13us/s72-c/5ffc528d45f99343134e7ccade0f9cbb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-3146574782414943356</id><published>2010-09-03T19:11:00.004+03:00</published><updated>2010-09-03T19:16:27.376+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EPİGRAF'/><title type='text'>L'EDUCATION SENTIMENTALE</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TIEfC9dm1eI/AAAAAAAAAtI/LtyrJd6-oaE/s1600/Horace_Vernet-Barricade_rue_Soufflot.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5512721554597139938" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 312px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TIEfC9dm1eI/AAAAAAAAAtI/LtyrJd6-oaE/s400/Horace_Vernet-Barricade_rue_Soufflot.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bak! Birkaç burjuvayı temizliyorlar, dedi Fréderic rahat bir tavırla. Bazı durumlar vardır, hiç de zalim olmayan bir kişioğlu öbür insanlardan öylesine ayrılmış kopmuştur ki insan soyunun yok edilişini tek kılı bile oynatmadan seyredebilir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;Gustave Flaubert, L'Education Semtimentale; sayfa 322&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=sentimentale"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-3146574782414943356?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/3146574782414943356/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=3146574782414943356' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3146574782414943356'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3146574782414943356'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2010/09/leducation-sentimentale.html' title='L&apos;EDUCATION SENTIMENTALE'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TIEfC9dm1eI/AAAAAAAAAtI/LtyrJd6-oaE/s72-c/Horace_Vernet-Barricade_rue_Soufflot.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-8502709926984193009</id><published>2010-09-01T19:33:00.006+03:00</published><updated>2010-09-02T05:18:54.799+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><title type='text'>ANKARA ANKARA, GÜZEL ANKARA</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://q-z-n.deviantart.com/art/ankara-94729279"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TH8IUIUErKI/AAAAAAAAAs4/68comHG_fK4/s400/ankara_by_q_z_n.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5512133610846858402" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kendi üstüne kapanmış bir şehir Ankara, gökyüzü yeryüzünden daha az gri değildir. Karanlık bulutlar gezer üzerinde, kapkara asfaltlar, sola dönülmezler, karanlık binalar, pasajlarda rengârenk formalar olsa da kaldırımları yine de kül rengidir. Sokaklarında üniformalı ve takım elbiseli amcalar, döpiyesli teyzeler. Herkes başka başka orduların askeridir: eğitim neferleri, para ordusunun gözü kara şövalyeleri, yüce milletin soylu temsilcileri, hizmet aşkıyla çarpan bürokratik kalpler, dershanelerde çarpışarak kaybedilen bir nesil, bu vatanın evlatları, kalabalık sokaklarda köşe başlarında bekleyenler vardır. Sazlar çalınır Cebeci'nin lokallerinde. Kâr marjı var kadınların gülüşlerinde, kadehlerinde. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-8502709926984193009?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/8502709926984193009/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=8502709926984193009' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/8502709926984193009'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/8502709926984193009'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2010/09/ankara-ankara-guzel-ankara.html' title='ANKARA ANKARA, GÜZEL ANKARA'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TH8IUIUErKI/AAAAAAAAAs4/68comHG_fK4/s72-c/ankara_by_q_z_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-9092262822377565112</id><published>2010-08-31T05:10:00.016+03:00</published><updated>2010-09-02T05:22:48.981+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><title type='text'>UZAKLARDA BİR GENÇ ADAM</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://nazlusha.deviantart.com/art/shakespeare-and-co-138941967"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 268px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TH8JOmB4izI/AAAAAAAAAtA/q4PKlDUzRUc/s400/shakespeare_and_co__by_nazlusha.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5512134615256042290" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="" style="border: medium none ; clear: both; text-align: justify;"&gt;Saatlerce masanın başında oturmaktan bu yaşta kamburu çıkmış, iki büklüm olmuş genç adam yorgunluktan kızarmış, asıl rengini çoktan kaybedip griye çalmaya başlamış gözleriyle umutsuz, pencereden dışarıyı seyretmektedir. Aylardan nisan ya da mayıstır; sokakta korna çalarak gezen bisikletli bir çocuk, bir köşede ip atlayan kızlar ve öteki köşede onları seyreden erkek kalabalığı vardır. Esmer bacaklarını kaşır, acımasız şakalar yapar ve küfürler ederler. Bazen aralık olur, ocak veya şubat olur; şansımız yaver giderse kar yağar, birkaç günlüğüne şehir o mekanik işleyişinden kurtulur. Yeni evli çiftler renkli paltoları ve şemsiyeleriyle sokakta yürüyüş yapar, çocuklar kardan adam yapar veya kartopu oynar, yaşlılar soğuktan jilet gibi olmuş, buz tutmuş kaldırımlarda kayıp düşmemek için yavaş adımlarla bakkala, kahveye giderler. Otobüs sesleri, klaksonlar duyulmaz. Aylardan eylül, ekim olur; komşular büyük arabalarla uzaklardan, tatilden veya memleketten dönerler. Şehre yeni atanan memurlar kiralık bir apartman dairesi bulmak için sokaklara sökün ederler; üniversite öğrencileri üniversiteyi küçük bir taşra kentinde okumanın ezikliğine melhem olacak eğlence hayalleriyle kombili, az çok bakımlı ama kirası uygun, sahibinden evler ararlar. Pencerede onların sürekli yukarılara bakan gözleri, gün sonunda tutulacak, ağrıyacak boyunları vardır. Ellerinde su şişeleriyle üst daireyi sormak için kapıyı en münasebetsiz zamanlarda çalarlar. Ayaklarında terlikleri ile genç adam onları boş çevirmemek; boyalı saçlara, top sakallara, son yılların modası badem bıyıklara kapıcının dairesini tarif etmek veya ev sahibinin cep telefonu numarasını vermek için masasının başında oturmaktadır. &lt;/div&gt;&lt;div style="border: medium none ; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Etrafında kağıtlardan oluşan bir yığın vardır; bu kağıtlar çeşitli biçimlere bürünmüştür, kitap veya defter olmuştur, müsveddelik teksir kağıdı olmuştur. Genç adam için tasnif anlamsızdır, çünkü kitaplar da dahil hemen her kağıt parçası karalanmış veya üstüne evvelce bir şeyler karalanmış her kağıt parçası tekrar ve tekrar okunmuştur. Bir tek uzak köşede ders notları üvey evlat gibi boynu bükük durmaktadır. Tepedeki ampule destek olsun diye masaya bir tane de masa lambası koyulmuştur, yorulan gözlere ışık sürekli yetersiz gelir. Oda soğuk olursa, yani kış aylarıysa dizlere battaniye alınır, kalın kazaklar giyilir; insanın boynu kolları kaşınır. Sıcaktan mayıştıkça kısa aralıklarla kestirilir. Uyumadan önce ve uyuduktan sonra bir şeyler düşünürken dışarıdan gelen sesler dinlenir; çöp kamyonu yanaşmaktadır, kediler tuhaf sesler çıkartmaktadır, öğrenci servisleri gelir gider. Yazın açık pencerelerden, kışın ince duvarlardan karı koca kavgalar ve abartılı sevişme sesleri duyulur. Bazen apartmanın içinde bir yerlerde televizyon açık kalmıştır. Güney Amerika’da yeni bir darbe olur. Sivri biber enflasyon şampiyonu unvanını ele geçirir. Ordu yıpranmıştır. Kansere yeni bir çare bulunmuştur ya da Paris’te düzenlenen moda haftasında ünlü markaların sonbahar-kış kreasyonu tanıtılır. Üç büyüklerden biri Avrupa’da önemli bir galibiyet kazanır, uzak ülkelerde tarih yazar. Karşı daireye yeni taşınan üniversiteliler parti yaparlar, apartman boşluğunda güzel kızların sesleri yankılanır. Genç adamın kafası hep meşguldür, ama hiçbir iş de yapmaz. Bunların hepsini bir toplayabilsem, şöyle yazsam böyle çizsem ve sonunda ortaya büyük bir roman, güzel bir hikâye veya nefis bir şiir çıksa düşüncesindedir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-9092262822377565112?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/9092262822377565112/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=9092262822377565112' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/9092262822377565112'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/9092262822377565112'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2010/08/saatlerce-masann-basnda-oturmaktan-bu.html' title='UZAKLARDA BİR GENÇ ADAM'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TH8JOmB4izI/AAAAAAAAAtA/q4PKlDUzRUc/s72-c/shakespeare_and_co__by_nazlusha.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-1605118736758854077</id><published>2010-07-03T20:43:00.007+03:00</published><updated>2010-08-31T05:13:04.510+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EPİGRAF'/><title type='text'>KISKANMAK</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: left;"&gt;&lt;img border="0" height="300" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TC92RprmvTI/AAAAAAAAAr4/9fTPez0-yIE/s400/clouds_by_NGagerBoi.jpg" width="400" /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Ve buna Nüzhet çok hiddetleniyordu. Çünkü her çocuk her şeyden ziyade ve yalnız kendini severdi.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;Nahid Sırrı Örik, Kıskanmak; sayfa 130&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-1605118736758854077?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/1605118736758854077/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=1605118736758854077' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/1605118736758854077'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/1605118736758854077'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2010/07/kiskanmak.html' title='KISKANMAK'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/TC92RprmvTI/AAAAAAAAAr4/9fTPez0-yIE/s72-c/clouds_by_NGagerBoi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-7123965083649482044</id><published>2009-11-28T17:26:00.002+02:00</published><updated>2009-11-28T17:28:54.868+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNDELİK'/><title type='text'>VOSVOS</title><content type='html'>&lt;a href="http://koranlakoran.deviantart.com/art/tostos-103628318"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5409176482921082146" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 265px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SxFBWifobSI/AAAAAAAAApg/zSDRUFe-vfw/s400/tostos_by_koranlakoran.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-7123965083649482044?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/7123965083649482044/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=7123965083649482044' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7123965083649482044'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7123965083649482044'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/11/blog-post.html' title='VOSVOS'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SxFBWifobSI/AAAAAAAAApg/zSDRUFe-vfw/s72-c/tostos_by_koranlakoran.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-7367185731912981915</id><published>2009-11-28T17:14:00.006+02:00</published><updated>2009-11-28T17:20:30.930+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><title type='text'>FALANCA ZAMAN NOTLARI</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;a href="http://kbalciner.deviantart.com/art/Fog-and-Snow-8-114207885"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5409173301445631170" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 265px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SxE-dWkxnMI/AAAAAAAAApQ/SUQ-nt2pbD8/s400/Fog_and_Snow_8_by_kbalciner.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Açık saçık olan bir gerçekte,&lt;br /&gt;insanı sarsan bir şey bulunur her zaman.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Dostoyevski, Cinler&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Burası şehrin sonu… Kar yokuş yukarı tırmandıkça daha da artıyor, belki birazdan göz gözü görmez olacak. Belki kardan, belki soğuktan sokaklarda kimse yok. Köşedeki kahvehane bile bomboş, kalabalık akşamlara özgü o gürültünün yerini şimdi televizyonun cızırtılı sesi almış. Verandada sigara içen iki ihtiyar bağırarak, küfürler ederek şakalaşıyorlar. Kahveci elindeki süpürgeyle kaba bir temizliğe girişmiş, mekanını akşama hazırlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlıkta parıldayan asfalt yol, yokuşun tepesinden evlerin arkasına doğru kıvrılıp gözden kaybolacak birazdan, bizi iki eski konak karşılayacak; mahallenin bundan sonrası bir otomobilin bile geçemeyeceği dar sokaklar ve o sokakların sağını solunu süsleyen, kimi zaman yola taşmış evler, daha doğrusu gecekondular… Köşe başındaki eğik bu iki eski ev yüzünden daralan yol sonra biraz daha genişleyip gecekondu mahallesinin sokaklarına açılacak caddeyi oluşturuyor. Şehirlilerin, yani bizlerin çoğu kez hayati tehlike ihtiva ettiğinden korkarak, iğrenerek baktığımız sokaklar bunlar. Mahallenin içlerine ilerledikçe buraya hakim olan havayı daha iyi teneffüs edebiliyoruz. Puslu havaya karışan kömür kokusuyla gözleriniz ciğerleriniz yanıyor, yerlerde kar ve çamurdan oluşan bir bulamaç, evlerin cephelerine çeşitli yazılar yazılmış, kapıların çoğuna ya yağ tenekelerinin saçları veya bir reklam tabelası ya da bir branda çakılmış. İleride bir yerde bir sokak lambası yanıp yanıp söndükçe filan tarihte çekilmiş eski bir resme bakar gibi oluyorsunuz. Ne var ki bu manzaranın hiçbir yanı, hiçbir yanına uymuyor; burası arkanızda kalan şehrin bir parçası olamayacağı gibi başlı başına bir bütün de olamaz; her parçası farklı, adeta bir yamalı bohça… Bu yüzden insanı rahatsız eden şey ilkellik ya da geri kalmışlık olarak nitelenemez; bu gecekondu mahallesi sadece medeniyeti ya da şehir hayatını değil, en berbat durumdaki köylerin dahi sahip olabileceği basit ve hassas nizamı da reddediyor. Çatısında üç dört farklı cinsten kiremit bulunan bir binanın tepesindeki çanak antenin herhangi bir korku filminin yaratamayacağı o sarsıcı etkiyi yarattığını biliyoruz.. Neyse ki yerleşik bir gecekondu kültürümüz var; yaklaşık yirmi-otuz yıl önce buraya yerleşenler o kadar akıllılarmış ki ellerine geçen ilk fırsatta gecekondularını yıkıp yerlerine birer apartman koymayı akıl edebilmişler. Şimdi Başkent’in bu kirli manzarasını, sistemin gayrikanuni paravanları kapatıyor. Öyle ki karlarla kaplı, çoğunda öğrencilerin veya emeklilerin oturduğu apartmanların her iki yanına sıralandığı güzel sokakta yürürken neye uğradığınızı anlamıyorsunuz bile. O mahşere yirmi otuz metre varken hala güvende hissediyorsunuz kendinizi, hala güzel şehrin sokaklarında gibisiniz; ancak, ancak paravanın arkasına geçtiğinizde çarpık kentleşme ifadesi bir anda kafanızdaki somut karşılığını buluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;iki üç sokağın birleştiği ve bir meydan teşkil ettiği yerde, mahallenin su şebekesine bağlanmadığı zamanlardan kalma ufak bir çeşme var, oradan sağa sapıyorum. Köşedeki ev benden rahatsız olmuş olacak; pencereden bakan her kim ise artık, beni görünce hemen perdeyi çekip içeri saklandı. Bütün perdeler kapalı… Evlerin arasında yalnızca birkaç metrelik bir boşluk var. Adımlarınız artık ufalmak zorunda, kaldırım denen bir şey yok, paçalarınız çamura ve kömüre batıyor, kulaklarınızda ise sokağa taşmış bir mahremiyet; bir evin televizyonunda çalan arabesk şarkı, kocasından zılgıt yemekte olan bir kadının parlayan ve hemen sönen sesi, çocukların çığlıkları sokağa, kulağınıza doluyor. Yine de iyi bir şeylerden bahsetmek mümkün. Evet, burada her şeyi, sefaletin o ağırbaşlı ve mütevazı havasını dahi reddeden kalabalıklar kendi içlerinde sonsuz bir samimiyete de sahip; hatta şöyle bir bakınca muhaliflerin ya da yaratıcı düşüncelerin gecekondulara ya da varoşlara neden ilgi duyduğu da anlaşılabiliyor, küçük mahallenin arkalarına doğru ilerlerken televizyondaki şarkıya eşlik eden içten bir ses duymak tarifi mümkün olmayan bir derinlik duygusu yaratıyor insanda. Bu eğri büğrü sokaklarda herkes kendini evinde hissedebilir, bu sokağa aykırı uzanmış ağaçların duruşunda, insanın tabanlarını sızlatan çakıllı yollarda ve evlerden sızan turunculu, mavili ışıkta hemen herkes kendi çocukluğundan bulanık bir hatıra bulabilir. Fakat samimiyetin bu kadarı yine de fazla… Arada sırada karşılaştığınız insanlar aralarındaki yabancıya öyle soran gözlerle bakıyor ki en yakın arkadaşınızın münasebetsiz bir şakasıyla muhatap olmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi; hala dokunulmaması gereken bir yer var, insan bir şekilde gözlerini bu sefalet pornosundan kaçırmak istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözün gördüğü, kulağın duyduğu, aklın alabildiği bazen haddinden fazla gerçek; öyle ki insanda bir çarpıklık duygusu uyandırıyor. Varoşlara duyulan ilgi sığ bir romantizmden fazlasıyla nasibini almamışsa eğer içinde hastalıklı bir yön vardır: Acılar, hayal kırıklıkları, merhamet… Bunların istenilen duyguları yaratması isteniyorsa akılda onlara ayrılan köşelere yerleştirilmesi gerekir. Çünkü gerçekliğin böylesi gerçeklik duygusunun kendisini hiçe sayar. Mesela tepenin arkasında bir sokağa daldığımda beni karşılayan çöp yığını ve onun hemen yanı başında kartopu oynayan çocuklar, ateşin başında ısınan hurdacılar sanki gerçek değil de kederli evsizlerin hikayesini anlatan eski bir belgeselden sahneler adeta; gerçek değil de onun hayallerle yumuşatılmış ancak halen çarpıcı bir kopyası. Ben de bu belgeselin anlatıcısı, her şeyi gören ve gördüklerini meraklılarına anlatmakta olan duyarlı gazeteci olabilir ya da öyle olmasam bile öyle hissedebilirim. Böylece bir süre sonra sıradan bir adamın gözünden değil, aslında alabildiğine keyfine düşkün fakat bir yandan da hassas bir entelektüel gözünden bakarım sokaklara; işte bu yanılsama da algıyı bozar. İnsanda şaşkınlık, ürperme, tiksinme yaratması gereken kirli manzaralar, o hastalıklı merakı ve ilgiyi, demin bahsettiğim o sığ romantizmi doğurur. Bizim buradaki insanları anlama imkanımız yok, buradaki fakirliği ve sefaletin, yoksulluğun sıradanlaşmasını kavrayabilmemiz mümkün değil. Haliyle onlara duyulan ilgi bir tür lütuftan öteye gidemiyor, bu duygudan kurtulmak için paltomun içine gömülüyor ve düşünmeden, yalnızca görerek yürümeye devam ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç sokak ötede yemeklerini bitirip sokağa fırlayan çocuklar kesiyorlar yolumu; kendi küçük oyunlarına beni hakem yapmak istiyorlar. Caddenin başına kadar yarışacaklarını söylerlerken küçük ağızlarından burunlarından bembeyaz dumanlar çıkıyor ve ayaklarını sabırsızlıkla yere vuruyorlar. Peki diyorum. İçlerinden bir tanesi elindeki çubukla hizayı çizip akranlarına benim işaretimi beklemelerini tembihliyor. Üç, iki, bir… Sayıyorum ve &lt;em&gt;başla!&lt;/em&gt; diye bağırıyorum. Çocuklar, karla kaplı eğri büğrü sokakta birbirlerine omuz atarak, bastıkları yerden siyah çamurlar sıçratarak koşuyorlar ve köşeyi döndüklerinde çarpıştıkları amcalar da onların yarışma isteğine mani olamıyor. Adamların ağzından sin kaflı lafla dökülüyor ancak beni görünce tövbe çekip susuyorlar. Selamlaşıp arkamı döndükten sonra caminin oradan geriye, beni evime götürecek sokağa sapıyorum. &lt;a href="http://kbalciner.deviantart.com/art/Fog-and-Snow-8-114207885"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-7367185731912981915?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/7367185731912981915/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=7367185731912981915' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7367185731912981915'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7367185731912981915'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/11/falanca-zaman-notlari.html' title='FALANCA ZAMAN NOTLARI'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SxE-dWkxnMI/AAAAAAAAApQ/SUQ-nt2pbD8/s72-c/Fog_and_Snow_8_by_kbalciner.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-8679487728845273654</id><published>2009-09-25T00:50:00.000+03:00</published><updated>2009-09-25T00:52:29.109+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EFSANELER'/><title type='text'>TIFFANY CASE</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.jamesbondmm.co.uk/bond-girls/jill-stjohn"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 162px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Srvp5xnOtJI/AAAAAAAAApA/CIM-IzyN-E4/s400/jsj009.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5385154958231254162" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-8679487728845273654?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/8679487728845273654/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=8679487728845273654' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/8679487728845273654'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/8679487728845273654'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/09/tiffany-case.html' title='TIFFANY CASE'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Srvp5xnOtJI/AAAAAAAAApA/CIM-IzyN-E4/s72-c/jsj009.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-317022823632177199</id><published>2009-09-16T14:38:00.004+03:00</published><updated>2009-09-16T21:55:00.108+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EPİGRAF'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><title type='text'>TURGENYEV</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SrDQO_-936I/AAAAAAAAAoY/RPb6YxxPITQ/s1600-h/9.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5382030510820024226" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 322px; CURSOR: pointer; HEIGHT: 398px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SrDQO_-936I/AAAAAAAAAoY/RPb6YxxPITQ/s400/9.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Aleksandra Pavlovna, size şunu söyleyeyim ki hiçbir şey geç gelen saadetten daha fana ve gücendirici olamaz. Bu ne de olsa size bir zevk temin edemez, üstelik de sizi mücadele ve kadere boyun eğmek gibi aziz bir hakkınızdan mahrum eder. Evet, hanımefendi, geç gelen saadet acı ve gücendirici bir şeydir…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;br /&gt;Rudin, sayfa 178.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zannetmek değil, eminim. Kurtulmanın imkanı yoktur. Erkek zayıf, kadın kuvvetlidir. Hele tesadüfler de yardım ederse, kurtulmak imkansızdır. İnsan renksiz bir hayata katlanamaz… Ortada güzellik, cazibe, sıcaklık ve ışık varken kendinizde buna karşı duracak nasıl bir kuvvet tasavvur edebilirsiniz? İnsan kalbi buna mutlaka mağlup olur. Sütninesine koşan bir çocuk gibi buna atılır. Tabii bunu soğuk, karanlık ve boşluk takip eder. İnsan ilkin sevmeyeceğini sanır. Sonra da, sevse de kendini tutabileceğini düşünür. Nihayet sevilen kimseden ayrı yaşamanın imkansız olduğunu anlar. Aşk için, aşk uğruna her şeye alışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;Duman, sayfa 85&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik Rus Edebiyatı’nın en büyük isimlerinden biri &lt;em&gt;İvan Sergeyeviç Turgenyev&lt;/em&gt;, ilginçtir ki Babalar ve Oğullar romanıyla anılıyor; halbuki diğer eserleri de oldukça güçlü, kusursuz. Bu yüzden Babalar ve Oğullar romanının haksız şöhretini nihilizmi ciddi ciddi işlemesine veriyor ve diğer kitaplarına yönelmenizi tavsiye ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify" align="justify"&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Font Definitions */  @font-face  {font-family:Georgia;  panose-1:2 4 5 2 5 4 5 2 3 3;  mso-font-charset:162;  mso-generic-font-family:roman;  mso-font-pitch:variable;  mso-font-signature:647 0 0 0 159 0;}  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal  {mso-style-parent:"";  margin:0cm;  margin-bottom:.0001pt;  mso-pagination:widow-orphan;  font-size:12.0pt;  font-family:Georgia;  mso-fareast-font-family:"Times New Roman";  mso-bidi-font-family:"Times New Roman";  position:relative;  top:-3.0pt;  mso-text-raise:3.0pt;  mso-font-kerning:8.0pt;} @page Section1  {size:595.3pt 841.9pt;  margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt;  mso-header-margin:35.4pt;  mso-footer-margin:35.4pt;  mso-paper-source:0;} div.Section1  {page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-317022823632177199?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/317022823632177199/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=317022823632177199' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/317022823632177199'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/317022823632177199'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/09/turgenyev.html' title='TURGENYEV'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SrDQO_-936I/AAAAAAAAAoY/RPb6YxxPITQ/s72-c/9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-8259850892893398690</id><published>2009-09-13T19:12:00.003+03:00</published><updated>2009-09-13T19:59:46.341+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İZLENESİ FİLMLER'/><title type='text'>BABAM ve OĞLUM</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sq0j5oa9qTI/AAAAAAAAAn4/uJMIFWEDmns/s1600-h/babam%2520ve%2520oglum%2520dvd.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5380996602787637554" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 281px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sq0j5oa9qTI/AAAAAAAAAn4/uJMIFWEDmns/s400/babam%2520ve%2520oglum%2520dvd.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Türk sinemasının sıkıntısı kötü oyunculuk olmadı hiçbir zaman; yaklaşık altmış yıllık sinema tarihimizde geriye dönüp şöyle bir bakarsak her dönem yetenekleriyle sivrilmiş, hatta harikalar yaratmış onlarca isme rastlamak mümkün. Türk seyircisi hiçbir zaman orijinal senaryoyu, dahiyane kurguyu, usta yönetmenleri de dert etmedi; yirmi otuz yıl boyunca birbirine benzer konulu filmleri, aynı müziklerle, aynı oyuncularla izledi; birbirine benzer sonlara hep şaşırdı, aynı yerlerde ağlayıp aynı yerlerde güldü. Zengin kız - fakir çocuk, saf ama güzel kızla kötü adamlar, köyden kente göçen temiz yürekli insanlar, yani hakikaten o çağda yaşanan dramlar defalarca izlendi. Buna rağmen hiçbir zaman sıkılmadı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra yaklaşık yirmi yıllık bir karanlık çağ başladı sinemada: Seksenlerdeki şu meşhur erotik film furyası… Bunu, deminki iddiamızın halefine olarak sinemadaki monotonluğa da bağlayan var, o yıllardaki hızlı kentleşmeyle ilintili olarak ortaya çıktığını söyleyen de. Nedeni ne olursa olsun şu açık: burada sinema bir kırılma yaşadı, öncesinde cinselliği hep bir iki öpücükten ibaret gösteren o duygusal, masum filmlerin yerini bu sefer, tam tersine erotik filmler aldı. Ama bir şey hiç değişmedi. Erotizmden ötede bir mizah öğesi vardı ortada; bunu, o yılların erotik filmlerini izleyenler de görecektir, Türk halkı erotik çağını bile Aydemir Akbaş, Ali Poyrazoğlu, Bülent Kayabaş gibi komik adamlarla yaşadı, birbirine benzer filmleri izledi durdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından doksanlarda erotik filmler de sinemadan çekilince, yılda seksen yüz film çıkartan Türk filmi geleneği sona erdi… Yaklaşık bir on yıl kadar da meydan yabancı filmlere kaldı, bunun karşısında Türk sineması ezildikçe ezildi, küçüldü, yılda on yirmi film çıkartamaz hale geldi. Televizyonun yaygınlaşmasıyla sinema bir lüks halini aldı. Ancak başka bir açıdan bu iyi de oldu; Türk seyircisi orijinal konulu filmleri ilk kez bu dönemde izleme şansı buldu. Milenyuma gelindiğinde perde, bu kez yeni bir modanın etkinse girecekti… Televizyonlarda gösterilen, büyük reyting toplayan birkaç dizinin sinema filmi yapılınca, üstelik bu diziler de Deli Yürek, Asmalı Konak, Kurtlar Vadisi gibi gerçekten çok izlenen diziler olunca, halk yeniden sinemaya döndü ve dönemimize gelip bakınca şunu söylemek mümkün, halk, yeniden sinemayla barıştı. Hollywood’un içine düştüğü boşlukta yeni film çıkartamaz hale gelmesi, senarist krizi gibi sebeplerle yabancı filmler de piyasadan çekilince Türk filmleri üç beş milyon gişeye oynamaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bizi bu tatmin etti mi? Tabii ki de hayır… Sinema çok izlenilse de gişe alan filmlerin Recep İvedik, Gora, Argo gibi filmler olması herkesçe eleştirildi, Atilla Dorsay gibi bir duayen bile kalkıp bunlar hakkında yazı yazma ihtiyacı duydu. Elbette bunların yanında kıymetli sayılan Türk filmleri de yapıldı, bunlar da çokça izlendi. İki yıl öncesine gelindiğinde, öyle veya böyle Türk sineması bir genişleme dönemine girmişti artık…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eleştirilere rağmen Türk sinemasının büyümesi bugün de devam ediyor. Sanırım şu anda hafta birkaç film gösterime sokabilecek bir kapasiteye ulaşıldı, pastada üçte ikilik bir oran yakalandı. Bunların hepsi güzel, eleştiriler de haklı, öte yandan bu gelişmeyle beraber yaratıcı isimlere verilen fırsatlar da arttı. Fakat içinde bulunduğumuz dönemde Türk sineması yirmi veya otuz yıl öncesine nazaran daha iyi filmler çıkartabiliyor mu; yapılan gişeler, oynayan filmlerin ödüller alması iyiye gidişe bir işaret mi; bence bu hala bir soru işareti.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk sinemasının şu andaki gözbebeklerinden biri kuşkusuz Çağan Irmak… Mustafa Hakkında Her Şey, Babam ve Oğlum, Ulak ve nihayetinde Issız Adam gibi, her biri gişede oldukça başarılı filmler verdi, Asmalı Konak, Çemberinde Gül Oya gibi televizyonda çığır açan iki güzel diziyi yarattı. Özellikle Babam ve Oğlum filmi sayesinde, aldığı ödüller bir yana sinemada ağlattığı milyonlarca insan ile dikkatleri üzerine topladı. Çağan Irmak, belki de bu filmle kariyerinde ciddi bir çıkış yakaladı. Hiç reklamı yapılmadı denilen film, haftalarca &lt;em&gt;ağlatan film&lt;/em&gt;, &lt;em&gt;dönemin gerçeklerini anlatan film&lt;/em&gt; diye haber yapılarak dikkatleri üzerine çekti, sonucunda Çağan Irmak hatırı sayılır bir üne ulaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Babam ve Oğlum için, Türkiye sınırları içinde pek çok kişinin izlediği en iyi filmlerden biridir demek sanırım yanlış olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahiden de öyle bir film çekmiştir ki Çağan Irmak, Babam ve Oğlum, bence başarılı olmak isteyen her yönetmen adayına izletilmesi gerekecek kadar büyük bir öneme haizdir, en önemlisi harikulade bir Türk filmidir. Basit kurgusuyla, hemen her insanın içini sızlatacak bir döneme, 12 Eylül’e ve hemen her insanın içini parçalayacak bir konuya, babalar ve oğulları arasındaki anlaşmazlıklara, aile bağlarına değinmesiyle, o zamandan sonra televizyonlarımızda &lt;em&gt;fenomen&lt;/em&gt; olmuş Ege şivesini en iyi şekilde kullanıp Türk halkının sevdiği sıcak ve samimi bir atmosferi yakalamasıyla ve tabii ki çok ama çok iyi oyuncuları kadrosunda barındırmasıyla bu film, başarılı olmaya aday tipik bir Türk filminin bütün niteliklerini taşır. Bu kombinasyonları yakalamış hemen her filmin başarıya ulaşmış olması bunun en büyük ispatıdır zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basit bir kurgu içinde, duygusal anlarda oyuncunun yüzüne yakınlaşmanız yeterli olduğundan açılara kadrajlara falan fazla kasmadan, bu şekilde hangi filmi çekerseniz çekin başarılı olmamanız imkansızdır zira. Baba ve oğullar gider yerine zengin kızla fakir çocuk gelir; 12 Eylül dönemi gider yerine köyden kente gelen insanların dramı, yetmişlerin varoşları gelir; Ege şivesi gider yerine gecekonduda yaşayan ve bir parça kuru ekmekle mutlu olan, başka bir yöreden Anadolu insanı gelir; Çetin Tekindor, Fikret Kuşkan, Özge Özberk, Hümeyra, Yetkin Dikinciler gider, yerlerine Hulusi Kentmen, Sadri Alışık, Filiz Akın, Halit Akçatepe gelir… Çünkü Türk sinemasındaki dramların omurgasını bu dörtlü kombinasyon oluşturur: Basit kurgu, herkese hitap eden bir acı, sıcak ve samimi bir ortam ve iyi oyuncular yeterlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otuz yıl önce gündüz fabrikada çalışan, gece tek eğlence olarak sinemalara hücum eden halkın beğenileri, değişen her şeye rağmen, her nasılsa bugün bile değişmez ki bence müzikten edebiyata, sinemaya kadar her alanda kendini gösteren bu aynılık, üzerinde akademik tez yazılacak denli ilginç bir olgudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olgunun hüküm sürdüğü yalnız ve güzel ülkemde bu yüzden popüler olmayı becerebilmiş pek çok sanatçı da, yaratıcı olmaktan ziyade bir kaşif, yani halkın beğenilerini saptayıp onlara göre ürünler veren tacirler olmaktan öteye gidemez. Çağan Irmak’ın başarısı da halihazırda budur ki, onu diğerlerinden ayıran bir özelliği varsa kalkıştığı işi en güzel biçimde yapmış olmasıdır. Sürekli tekrar eden ürünlerine rağmen kendisi ağlatmayı hakikaten başarabilen bir insandır ki Issız Adam’da bunu bir kez daha gördük ve anladık; &lt;em&gt;bu açıdan özel insandır&lt;/em&gt;. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Babam ve Oğlum, benim naçizane tavsiyemdir; bugün hala izlememiş olanlar varsa hemen izlesinler. Defalarca söylediğim gibi harikulade bir Türk filmidir. Ancak fazla da büyütmemek gerekir, yirmi veya otuz yıl sonra, kendisine benzeyen örnekler çoğaldığında, nasıl geçmişteki filmler unutulmuş ve geriye içlerinden ancak birkaç film çıkmışsa, bu filmde ya unutulacak ya da nadide bir eser olarak hatırlanacaktır. Çağan Irmak’ı daha iyi tanımak ve onun sanatçı yönünü görmek için ise Mustafa Hakkında Her Şey’i izlemelerini ayrıca tavsiye ederim. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-8259850892893398690?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/8259850892893398690/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=8259850892893398690' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/8259850892893398690'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/8259850892893398690'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/09/babam-ve-oglum.html' title='BABAM ve OĞLUM'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sq0j5oa9qTI/AAAAAAAAAn4/uJMIFWEDmns/s72-c/babam%2520ve%2520oglum%2520dvd.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-1121990692185818324</id><published>2009-09-09T03:07:00.010+03:00</published><updated>2009-09-12T02:22:54.559+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KARANLIK ODA'/><title type='text'>KARANLIK ODA</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sqbx43rcnrI/AAAAAAAAAnY/hE_PUk4cAJE/s1600-h/mothman_by_rosiehardy.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379252764261785266" style="margin: 0px auto 10px; display: block; width: 400px; cursor: pointer; height: 400px; text-align: center;" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sqbx43rcnrI/AAAAAAAAAnY/hE_PUk4cAJE/s400/mothman_by_rosiehardy.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;style&gt; &lt;!--  /* Font Definitions */  @font-face  {font-family:Georgia;  panose-1:2 4 5 2 5 4 5 2 3 3;  mso-font-charset:162;  mso-generic-font-family:roman;  mso-font-pitch:variable;  mso-font-signature:647 0 0 0 159 0;}  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal  {mso-style-parent:"";  margin:0cm;  margin-bottom:.0001pt;  mso-pagination:widow-orphan;  font-size:12.0pt;  font-family:Georgia;  mso-fareast-font-family:"Times New Roman";  mso-bidi-font-family:"Times New Roman";  position:relative;  top:-3.0pt;  mso-text-raise:3.0pt;  mso-font-kerning:8.0pt;} @page Section1  {size:612.0pt 792.0pt;  margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt;  mso-header-margin:35.4pt;  mso-footer-margin:35.4pt;  mso-paper-source:0;} div.Section1  {page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Odanın içinde dönüp durdum; bazen kapının yanına kadar geliyor ve eşikten sızan ışığa bakıp birilerinin gelip gelmediğini anlamaya çalışıyor, bazen de pencereden sokak lambasının fakir ışığında bir türlü aydınlanamayan zifiri karanlık sokağı izliyordum. Masanın başına çöküyor, üç beş kelime bir şeyler karalayıp bir sigara yaktıktan sonra tekrar odanın içinde gezinmeye başlıyordum. On dakika içinde oluyordu bunların hepsi… Yapmaya çalıştığım, şimdi ruhumu işgal etmeye hazırlanan melankoliye, böyle herkesin yaptığı şeyleri yaparak karşı koymaktı, televizyon izleyerek, dostlarımla sohbet ederek, bir kahveye girip çay içerek ve günlük gazeteleri okuyarak, yani kendimi sıradan bir durumun içine iterek ruhumdaki dalgalanmaların önünü almak istiyordum. Melankolinin kucağına düşmekten ölürcesine korkmaktaydım. Halbuki bir zamanlar ne iyiydi; kısacık bir dönem insana uğrayıp kaybolan melankoli ne kadar tabii bir şeydi; hayatının bir döneminde kendini herkesten uzak, hayattan kopuk ve herkesin nefret ettiği lüzumsuz bir insan olarak görmeyen var mıydı acaba? Yoktu şüphesiz, tüm bunların hepsi bir bebeğin zamansız ağlaması, altını pisletmesi kadar doğal, insanın karışık tabiatının bunalımlı dönemlerde takındığı bir takım tavırlardı üstelik. Ah bir de bu denli masum, kimi zaman da şefkatli olmayı becerebilen bu vaziyetin insan ruhunu büsbütün işgal etme ihtimali bulunmasaydı… Düşünüyordum da o melankoli, o kendi içinde kapanmış insanın halindeki çaresizlik nasıl aşılabilirdi bir daha? İnsan, gerçek manada bir kez olsun görse hayatın o acayip, korkunç, ikiyüzlü halini bir daha nasıl geri dönebilirdi eski hayatının içine; nasıl hiçbir şey olmamışçasına devam edebilirdi yaşantısına? Hiç kolay olmazdı ki… Kendi içine gömülen ve orada bir süre de olsa sakin bir hayat yaşayan, bir ruhun inceliklerini keşfeden insan bir daha kolayla hayatın hengamesinin, o kaba saba kalabalığın içine istese de giremezdi. Çünkü insan, bir köşede unutulmuş fotoğrafları, defterleri taşıyan eski bir bavul gibi mazisini kendinde de habersiz taşıyordu içinde; onun büyük bir kısmını unutmayı da yaşamak için vazife edinmişti. İnsan onları kanlı canlı karşısında gördüğünde tüm o hatıra, karakterinin ince duvarlarını kırıp dışarı çıkacak ve gerçek hayatla onun arasında bir başka duyu olacaktı; hayal meyal hatıraları günümüze bir ırmağın kolları gibi taşıyan, sayısız yeis, elem ve kederi hissettiren, göz gibi, kulak gibi bir başka uzuv…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Aman ya Rabbim; düşünmek bile istemiyordum…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Ne yapıp ne edip bu tuzağa düşmemeliydim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-1121990692185818324?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/1121990692185818324/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=1121990692185818324' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/1121990692185818324'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/1121990692185818324'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/09/karanlik-oda_09.html' title='KARANLIK ODA'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sqbx43rcnrI/AAAAAAAAAnY/hE_PUk4cAJE/s72-c/mothman_by_rosiehardy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-8080969952038827536</id><published>2009-09-06T17:20:00.003+03:00</published><updated>2009-09-06T17:23:43.211+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>İNSANLIĞIN GİZLİ KALMIŞ TARİHİ II - HEMEN TESPİT YAPMALIYIM</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqPFSRlfPkI/AAAAAAAAAnQ/_NcEEOwbhCs/s1600-h/33022a5e9e264ceb.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5378359297759460930" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 260px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqPFSRlfPkI/AAAAAAAAAnQ/_NcEEOwbhCs/s400/33022a5e9e264ceb.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Her çağın ayrı bir rengi vardır… Mermer sütunlu binaları, geniş caddeleri, yemyeşil tepelere yaslanmış tiyatroları, heykelleri, evlerin cephelerini ve duvarlarını süsleyen mozaikleriyle Antik Yunan bembeyazdır. Roma İmparatorluğu ise altın sarısını çağrıştırır; Roma dediğimizde karşımıza o dönem için ulaşılabilecek en büyük kültürel ve ekonomik zenginlikler çıkar. Zafer takları, muzaffer komutanların geçit törenleri, lejyonların karanlıkta dahi parıldayan zırhları, askerlerin gururla taşıdığı altından S.P.Q.R sancağı ve meşhur çift başlı kartal ve eğlencenin, katliamın doruk noktası arenalar, işte en bilineni Collessium; bunlar hep paranın, altının gölgesidir. Sonra birden üzerimize bir karanlık çöker… Fakat Ortaçağ karanlığı denilen şey de tam bir karanlık değildir aslında. Bir yanda Doğu’nun pırıltısıyla gölgelenmiş Avrupa’nın rengi, üzerindeki karanlığı yırtmaya çalışan bir aydınlık; öldürülen, işkenceden geçirilen fakat buna rağmen halen bir şeyler için didinen onlarca insanının acısı, yüzyıllar boyunca kıtayı kasıp kavurmuş mezhep savaşlarının, siyasi mücadelelerin ızdırabı, vebanın laneti ve onları en iyi anlatacak olan hüznün rengi, yani mordur. Şafak attığında umut dolu, ancak öte yandan acılarla, iki tane büyük savaşın altında ezilen insanların dramıyla gölgelenmiş bir çağ başlar; modern zamanları bize anlatacak olan esmer bir mavi, yani laciverttir. Ne büsbütün bir mutluluk ve umut, ne de tamamen karanlık; son yüzyıllarımızın akıbeti bu yüzden hep bir arada kalmışlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve gelelim çağımıza, bir zamanlar milenyum olarak adlandırılan yıllara; ya onların rengi nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilginin, tahayyülün ötesine taştığı bu çağ, Antik Yunan gibi beyaz mı; öte yanı savaşlarla, hastalıklarla, bir yığın politik ve ekonomik mücadelenin yaşandığı, huzurun, sükunetin bir türlü gelmediği coğrafyalarla, Ortaçağ gibi karanlık mı? Yoksa şirketlerin hükümranlığıyla, paylaşımın arttığı, iletişimin hat safhaya ulaştığı, teknolojiyle, her türlü lüksün, zenginliğin yaşanabildiği yepyeni bir çağ, yepyeni bir renk mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence hiçbiri, yalnızca gri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok tuhaf bir medeniyet bu; mensuplarından biri olarak bana bile tuhaf, daha doğrusu yabancı gelen bir çağ, önceki çağlara hiç benzemeyen bir şey. Üstelik de tek bir yüzyılda kendi kültürünü yaratabilmiş, hem de öyle bir kültür ki ilginç manzaralar veriyor bize…Önceki çağlarda hep ayrıntılar, incelikler, renkler egemen olmuşken bugün yalnızca bir sadelik çarpıyor gözümüze. En ilkel dönemlerde bile karşılaşılan motiflerin yerini düz çizgiler almış; Uzakdoğu’dan Avrupa’ya kadar doğmuş hemen her medeniyet, bilhassa klasik çağlarında yüksek bir zevkin tecellisi olarak o zarif nağmeleri, zengin melodileri ya da rengarenk çinileri, porselenleri, tabloları görmüşken tüm bunlardan soyunmuş bir anlayış. Sonra terk edilen renkler; şehirlerin parlak ışıkları, cafcaflı reklam tabelaları, neonlar var bir yanda, ama öteki yanda sert tasarımlar, binalardan kıyafetlere, günlük yaşantımızdan elektronik müziğe, hemen her alanda ayrıntının dışlanması… Günümüz dünyasına bakınca bunlar çarpıyor gözüme; betonarmenin grisi, kalabalık ofislerin kirli beyazı, asfaltların siyahı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da bundan daha da önemli bir ayrıntı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da ben rahatsızım diyememek, dememek, çünkü rahatsız olmadığının farkında olmak… İster istemez bu çağın insanları olmuş, gri renkli bireyler, bizler varız bir de. En belirgin niteliğimiz öncekilere öykünmek, onları yüceltmek her zaman gösterilmiş bir reflekse sarılmak; nerede o eski aşklardan tutun da, sadece eski şarkıların dinlenilebilir olduğunu söyleyen, şimdikileri yoz bulan adamın da kaderi de aynı… Zevk aldığı eski çağların hiçbir noktasına vakıf olamadan, onlara vakıf olmak için biraz da o çağın insan olmak gerektiğini anlayamamak, sadece ve sadece şimdi bu griliğin içinden bize tatlı gelen çağlara öykünmek. İki yüzyıl önce yaşasak veya hiç değilse otuz yıl önce doğsak dahi o yaşantıya yine şimdiki gibi küçümseme ile bakacağımızı, belki o çağda yaşanan hiçbir zevki kavrayamayacağımızı anlayamıyoruz bir türlü. Buradan bize güzel gelen zamanların tadını ancak üç beş kişinin çıkartabildiğini göremiyor, özeniyoruz onlara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra aklımızda o zamanların aşkları, dilimizde o zamanın şarkıları, hep başka bir zamanı düşünerek yine bu gri çağı yaşıyoruz keyfini çıkartarak; geçen acımasız günlere nazire olsun diye Ayla Dikmen dinleyerek, Youtube’den Şener Şen’i izleyerek vakit geçiriyoruz; Facebook’ta okey oynarken eski günleri yad ederken, MSN iletimize de nerede o eski zamanlar yazıyoruz…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çağın adamı, adamcığı olmak işte biraz da bu; bize her türlü eskiyi renkli gösteren bir griliğin içine hapsolmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-8080969952038827536?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/8080969952038827536/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=8080969952038827536' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/8080969952038827536'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/8080969952038827536'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/09/insanligin-gizli-kalmis-tarihi-ii-hemen_06.html' title='İNSANLIĞIN GİZLİ KALMIŞ TARİHİ II - HEMEN TESPİT YAPMALIYIM'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqPFSRlfPkI/AAAAAAAAAnQ/_NcEEOwbhCs/s72-c/33022a5e9e264ceb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-7467169407006142521</id><published>2009-09-01T13:41:00.002+03:00</published><updated>2009-09-01T13:44:44.309+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>İNTİKAM</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Spz6-mDODiI/AAAAAAAAAmY/rr1kyNmJSZk/s1600-h/800px-Cesar-sa_mort.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5376448008446414370" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 222px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Spz6-mDODiI/AAAAAAAAAmY/rr1kyNmJSZk/s400/800px-Cesar-sa_mort.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;Et tu, Brute?&lt;br /&gt;Then fall, Caesar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen de mi Brütüs,&lt;br /&gt;Öyleyse yıkıl Sezar… &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Böyle mi dedi tam olarak yüce Roma İmparatoru, nam-ı diğer &lt;em&gt;Divus Iulius&lt;/em&gt;, yani Tanrı’nın oğlu Jul Sezar, suikastçıların arasında çok güvendiği Brütüs’ü gördüğünde? Bunu tam olarak bilmemiz mümkün değil tabii, yalnızca bir takım iddialar var ortada; suikast sırasında senatoda olan diğerlerinin anılarından, Romalı tarihçilerin fikirlerinden ötede yalnız bir de Shakespeare’in bu yarı Latince, yarı İngilizce dizeleri var elimizde, tarihe mal olmuş. Hayatının neredeyse yarısını kâh Galya’da barbarların, kâh İtalya’da politik düşmanlarının karşısında savaşlarda geçirmiş, hemen her savaştan, mücadeleden galip ayrılarak sürekli yükselmiş bir komutanın, kısa sürede halkın sevgisini kazanarak hayal ettiğinin ötesinde payeleri elde etmiş bir siyaset adamının, çaresizce sarf edilmiş lakin fakat her ne hikmetse bir o kadar vakarlı, her kelimesi buram buram intikam kokan sözleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne bir küfür, ne bir sitem; evet, yalnızca intikam… Çünkü soğuk yenen bir yemek olması bir yana insanın doğasının en belli başlı problemlerinden biri olan intikamı, asaletine yakışır bir biçimde alıyor Sezar; zira intikam nihayetinde karşındakine kendi yaşadığı acının benzerini, hatta daha fazlasını yaşatabilmek üzerine kurulmuş, alçakça bir duygu oyunu. Shakespeare’in ünlü dizelerine burada yer vermemin sebebi de onun her zaman illa da karşı tarafın canını yakmak yerine onun duygularına, vicdanına seslenmek suretiyle de yapılabileceğini göstermek. Şüphesiz ister gerçek, ister mecazi anlamda düşünün, her şekilde daha az kanlı ve daha etkili bir bahsettiğimiz; senin canını yakan kişinin canını yakmak yerine, bazen bir gülümseme, bazen yalnızca tek bir gözyaşıyla, bazen böylesine bir nükteyle yaşadığın acının karşındakine boyutunu hissettirebilmek… Duygu sömürüsüne veya duygusal katliama girişmeden karşındakinde derin izler bırakabilmek gibi. Ve burada Sezar’ın başka bir intikam seçeneğinin olmaması da manidar; yaşasa kendisine suikast teşebbüsünde bulunanlardan intikamını en kanlı, en vahşi şekilde alacak olsa da ne yazık ki böyle bir imkânı bulunmadığından, son gücüyle böyle bir darbe vurabiliyor ancak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence işin üstesinden de geliyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü intikam, karşındakini yıldıracak raddede olmadıkça bir türlü sonu gelmeyecek bir kısır döngü yaratıyor ki sormayın gitsin… İnsanlar tüm enerjilerini karşısındakine bir darbe daha vurabilmek için harcıyorlar. Sonra o darbe bir başkasını, o da bir başkasını doğuruyor. Oysa yalnızca karşısındakinin vicdanına seslenmeyi, ona yaptığı şeylerin kendisine nasıl zarar verdiğini anlatmayı deneseler belki bir çözüm bulunacak. Sakın anlamaz deyip geçmeyin; nasıl intikam alınacak kişinin en zayıf noktasını saptanıp buna göre hareket ediliyorsa, pekâlâ o en zayıf noktadan asil, mağrur bir dokunuş yapmak mümkün olabilir. Keza öyle bir an geliyor ki bir gülümseme, o bir tek gözyaşı, bir sözcük insana çok şeyler ifade edebiliyor; duygu sömürüleri, birbiri ardına inen sillelerden köseleye dönmüş suratlar, küfürlerle artık acıya alışan bünyeler böylesine bir tavır karşısında bir anda özüne dönebiliyor. Çünkü öylesine alıştık ki aşağılanmalara, aldatılmalara, hakarete uğramalara, artık kim ne söylerse söylesin hiçbirimiz için bir anlam ifade edemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutulup giden okkalı küfürlerin, çirkef saldırıların yanında böyle sözler ise –ister Romalı tarihçi Suetonius'un aktardığı gibi &lt;em&gt;Kai su, teknon&lt;/em&gt;, ister Shakespeare’in yazdığı gibi &lt;em&gt;Et du Brute&lt;/em&gt; demiş, isterse Plutarch’ın aktardığı gibi hiçbir şey yapmaksızın yalnız togasını başına çekmiş olsun- büyük imparatordan geriye kendisine layık bir hatıra olarak kalıyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-7467169407006142521?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/7467169407006142521/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=7467169407006142521' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7467169407006142521'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7467169407006142521'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/09/intikam_01.html' title='İNTİKAM'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Spz6-mDODiI/AAAAAAAAAmY/rr1kyNmJSZk/s72-c/800px-Cesar-sa_mort.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-735018949369772736</id><published>2009-08-25T12:59:00.005+03:00</published><updated>2009-08-25T13:13:23.796+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><title type='text'>ZEYNEP HATUN'UN GİZLİ AŞKI</title><content type='html'>&lt;a href="http://distorted-time.deviantart.com/gallery/#sound-of-stars"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5373839346911474722" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 311px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SpO2agis9CI/AAAAAAAAAl8/dTro93Wx2L0/s400/alania_by_Distorted_time.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;Şehâ bu sûret-i zîbâ sana Hakk'dan inâyettir &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;Sanasın Sûre-i Yûsuf cemâlinden bir âyettir &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;Senin hüsnün, benim aşkım, senin cevrin, benim sabrım &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;Demâdem artar, eksilmez, tükenmez, bî-nihâyettir.&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-735018949369772736?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/735018949369772736/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=735018949369772736' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/735018949369772736'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/735018949369772736'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/08/zeynep-hatunun-gizli-aski.html' title='ZEYNEP HATUN&apos;UN GİZLİ AŞKI'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SpO2agis9CI/AAAAAAAAAl8/dTro93Wx2L0/s72-c/alania_by_Distorted_time.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-3276528501159212615</id><published>2009-08-15T00:39:00.003+03:00</published><updated>2009-08-15T00:42:08.344+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>ELİF ŞAFAK ÜZERİNE</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SoXZ0e53pdI/AAAAAAAAAls/D9gjvF-XrOE/s1600-h/15751_20093_23_23_11_18_673545.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5369937626381395410" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 324px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SoXZ0e53pdI/AAAAAAAAAls/D9gjvF-XrOE/s400/15751_20093_23_23_11_18_673545.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Yaz tatilinin de başlamasıyla beraber kitaplara yönelen ilginin bir miktar arttığı müspet; daha çok boş vaktimiz olduğu için daha düzenli ve daha rahat okuyabiliyoruz, bu yalnızca benim çevrem için de geçerli değil, sanırım herkes için rahatlıkla söylenebilir. Yani herkes okumaya daha çok vakit ayırabiliyor ki birkaç ay önce piyasaya çıkan kitaplar yeniden tartışılmaya açıldı. Biz de geçen Elif Şafak’ın Aşk kitabından konuştuk ve bu konuda benim fikrimi sordular; ben de fırsattan istifade uzun zamandır yazmak istediğim Elif Şafak yazısını artık yazayım dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi öncelikli olarak şunu söyleyeyim; &lt;em&gt;Elif Şafak&lt;/em&gt;, yalnızca okuduğum eserlerindeki yönüyle değil, bunlar dışında kişiliğiyle de saygı duyduğum biri… Elbette kendisini bir parça medyadaki boyutuyla, bir parçada eserlerindeki duruşuyla tanıyorum; bunun dışında bir malumatım yok. Son derecede zarif ve saygılı, mütevazı bir görüntüsü var. Pek çok defa röportajlarına denk geldim, kendisini gayet iyi ifade edebilen ve söylediklerini dinletmeyi becerebilen bir insan. Ayrıca gerçek manada kültürlü; gerçek manada diyorum çünkü romanlarında da karşımıza serdiği üzere dağınık bilgi birikiminden ziyade belli alanlarda bilgisi olan ve bu bilginin üzerine fikir üretmeyi seven biri. Bu da kimi zaman yazdıklarında alışılmadık çağrışımların ve öğe eşleşmelerinin oluşmasını sağlıyor; Baba ve Piç’teki bölümlerin çeşitli yiyeceklerle ve nihayetinde kitabın aşure ile eşleştirilmesi gibi… Yemekler ve kelimeler konusunda derin bir bilgisi olduğu aşikâr, bunlar verdiği eserler haricinde Elif Şafak hakkında söylenebilecek üç beş olumlu şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eserlerine ilişkin olarak da söyleyebileceğim güzel şeyler var… Birincisi anlattıklarından ve anlatılanlardan bağımsız olarak farklı kelimeler kullanmaktan hoşlanıyor; yani anlattığı ne olursa olsun her zaman için geniş bir sözcük dağarcığını kullanıyor, bu beni oldukça etkileyen bir şey. Kelimeler konusunda bu kadar yetkin olması ve bilgiyi kullanabilmesi eserlerinin üzerinde ne denli titiz durduğunun bir göstergesi belki de. En azından bende bu çağrışımı yapıyor ve bu da benim gözümde eserin kıymetini arttırıyor. İkincisi konu seçimlerinin başarısı konusunda… Şunu söylemem gerekir: Mahrem, konu ve anlatım bakımından benim şu ana kadar rastlaştığım en ilginç kitap. Elbette çok daha orijinal kitaplar vardır ancak Mahrem genel olarak o masalsı haliyle beni zamanında çok etkilemişti; bu etkinin kişisel olması da mümkündür ancak başka insanlarda da benzer etkiler bıraktığını gördüm. Kısacası Elif Şafak okumaktan da zevk aldığım bir yazar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak… İşte bu noktada bazı şeyler de düğümleniyor. Elif Şafak bana büyük bir okuma zevki verse de hep cümlelerinde ve anlatımında bir eksiklik duygusu peydahlanıyor bende. Güzel bir cümleyle karşılaştığımda, büyük bir iştahla okuyorum ancak bir noktada tıkanıp kalıyorum. Sanki devam edecekmiş gibi duruyor cümle ama devam etmiyor; orada kalıyor. Bu, belki cümlenin kendi içindeki ahengiyle veya cümlenin yapısıyla alakalı olabilir, henüz teşhis edemedim ama bu durumla tüm kitaplarında bariz biçimde rastlaşıyorum. Sonra aynı şeyi kitabın tamamında da görüyorum. Kitap bitiyor ancak kafamda tamamlanmıyor, adeta bir ikinci cildi daha varmış da ona başlayacak gibi oluyorum. Üstelik bunun kurguyla bir alakası yok, yani bir hadisenin kitap içinde neticeye varıp varmaması mühim değil, ucu açık da bırakılmış olabilir ama bu ucu açıklıktan ziyade bir boşluğu çağrıştırıyor. Elif Şafak büyük bir hevesle yazmaya başlamış ancak bir noktaya gelince yarım bırakmış gibi; görkemli girişlerin karşısında sonuçlar pek cılız kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırasıyla Baba ve Piç, Araf, Mahrem ve Siyah Süt’ü okudum; Elif Şafak’ın üslubu, ilginç biçimde kronolojik olarak kötüleşiyor; hissettiğim müzmin rahatsızlığı yeni kitaplarında daha bir güçlü hissediyorum… Siyah Süt’ü farklı tarzından dolayı bir kenara bırakacak olursak, Mahrem kendisinin en sevdiğim kitabıdır, Araf fena değildir ancak Baba ve Piç de bana zamanında berbat gelmişti, hala da öyle düşünüyorum. Sanırım kitapların yabancı dilde yazılıp sonradan Türkçeye çevrilmesinin de payı vardır ancak bence ortada seçilen konuların (ki her biri takdire şayan seçimlerdir) işlenişiyle ilgili bir uçurum doğuyor; yani çok ciddi ve ilginç konuların yarım yamalak veya yüzeysel işlenmesi beni rahatsız ediyor. Örneğin Araf’ta zaman kavramının ve bir ülkede yabancı olarak yaşamanın yarattığı sorunlar işlenirken, bence yazar istenilen düzeye çıkamıyor ve sonuç olarak konu iğdiş edilmiş oluyor. Baba ve Piç’te de güzel mekân seçimleri, güzel bir konu ve fakat dağınık bir işleyiş vardı; kitabın başında sayfalarca işlenen karakter sonra birden kayboluyor ve kitap içinde sıradan bir karaktere dönüşüyor; kitabın içinde asimetrik bir yayılış var adeta. Kitabın alt metni olarak beliren hafıza ve unutmak gibi sorunlara ilişkin ise sadece birkaç güzel tespit görebiliyoruz. Bu tip sorunların en aza indiği kitap da Mahrem sanırım; şahsen bitirdikten sonra gönül rahatlığıyla “budur” diyebildiğim bir roman. Bakmak, görmek, kimlik ve bunlara ilişkin sayısız imge dolaylı veya doğrudan sürekli karşımıza çıkmakta… Bu da Elif Şafak’ın daha eski kitaplarını okumak için bana bir heves veren şey; Aşk için ise aynı heyecanı taşıyamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Aşk için aynı heyecanı taşıyamıyorum fakat bu kitap da zaten en önce başka tartışmaların konusu oldu; bizim tartıştığımız asıl konu da buydu hâlihazırda. Elif Şafak reklam konusundaki tutumu ve pembe renk seçimi vesilesiyle çokça eleştiriliyor ancak ben bu eleştirileri haksız buluyorum. Şöyle ki bence yazarın bir nevi evladı olması nedeniyle kitap, yazar tarafından tanıtılmak ve olabildiğince geniş bir kitleye ulaştırılmak zorundadır; bunun ne şekilde yapılacağını, yani stratejisini yazar belirler. Burada önemli olan yazarın okunmak için yazmak yerine yazdıklarını okutma heyecanı taşımasıdır. Gazeteler veya billboardlar ile reklam yapmak, reklam olsun diye alakasız davranışlarda bulunmak ya da kitabın reklamı olsun diye illaki güncel, illaki marjinal konular seçmekten çok daha erdemli bir davranıştır gözümde… Sonuçta çok yetkin, kabiliyetli yazarların türlü imkânsızlıklar ve kıymet bilinmezlikler yüzünden yeterince eser veremediği, Ahmet Hamdi’nin veya Oğuz Atay’ın bile zamanında keşfedilemediği bir ülkede yaşıyoruz. Bu yüzden reklam yolunu tercih etmeleri Orhan Pamuk’u, Elif Şafak’ı veya İhsan Oktay Anar’ı benim nazarımda küçültmez veya salt popüler olmaları nedeniyle onları Tuna Kiremitçi veya muadilleriyle aynı kefeye sokmaz. Sonuçta sapla samanı ayırmak biraz da bize düşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında Elif Şafak ile ilgili yazacağım daha çok şey var… Her ne kadar şimdiye kadar okuduğum eserlerinden çok fazla etkilenmesem de, eserlerinde çok ilginç pırıltılar sunuyor ve bu da diğer eserlerini okumamız için bir nevi ilham veriyor. Daha detaylı bir incelemeyi, tüm eserlerini okuduğumda yapmak daha doğru bir tutum olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-3276528501159212615?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/3276528501159212615/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=3276528501159212615' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3276528501159212615'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3276528501159212615'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/08/elif-safak-uzerine.html' title='ELİF ŞAFAK ÜZERİNE'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SoXZ0e53pdI/AAAAAAAAAls/D9gjvF-XrOE/s72-c/15751_20093_23_23_11_18_673545.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-5281872679127079693</id><published>2009-08-05T02:19:00.003+03:00</published><updated>2009-09-16T13:33:59.542+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EPİGRAF'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><title type='text'>KÜRK MANTOLU MADONNA</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SnjCP2akaMI/AAAAAAAAAlE/N073EHoCXQ4/s1600-h/maria+puder.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5366252533572724930" style="margin: 0px auto 10px; display: block; width: 300px; height: 333px; text-align: center;" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SnjCP2akaMI/AAAAAAAAAlE/N073EHoCXQ4/s400/maria+puder.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Artık Maria Puder, yaşamak için kendisine kayıtsız şartsız muhtaç olduğum bir insandı. Bu his ilk anlarda bana da garip geliyordu. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu böyle değil midir? Birçok şeye ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna; sayfa 91&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-5281872679127079693?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/5281872679127079693/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=5281872679127079693' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5281872679127079693'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5281872679127079693'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/08/kurk-mantolu-madonna.html' title='KÜRK MANTOLU MADONNA'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SnjCP2akaMI/AAAAAAAAAlE/N073EHoCXQ4/s72-c/maria+puder.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-7087153879098134390</id><published>2009-08-03T01:53:00.003+03:00</published><updated>2009-08-03T01:55:36.516+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><title type='text'>HİKAYECİLER</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SnYZEj6rzUI/AAAAAAAAAk8/3fHoKk9Id2w/s1600-h/hikayeciler.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5365503572210076994" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 247px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SnYZEj6rzUI/AAAAAAAAAk8/3fHoKk9Id2w/s400/hikayeciler.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.leventgonenc.com/goz_hakki.html"&gt;Levent Gönenç'&lt;/a&gt;ten metinleri çizgiyle buluşturma çalışmaları...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-7087153879098134390?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/7087153879098134390/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=7087153879098134390' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7087153879098134390'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7087153879098134390'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/08/hikayeciler.html' title='HİKAYECİLER'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SnYZEj6rzUI/AAAAAAAAAk8/3fHoKk9Id2w/s72-c/hikayeciler.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-5618265238021193346</id><published>2009-08-01T22:50:00.002+03:00</published><updated>2009-08-01T22:54:36.838+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><title type='text'>UZ</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SnScw1VVqxI/AAAAAAAAAk0/hzkV-CRFWRQ/s1600-h/Ballerina_in_my_room_by_Raineater.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5365085418869336850" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 286px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SnScw1VVqxI/AAAAAAAAAk0/hzkV-CRFWRQ/s400/Ballerina_in_my_room_by_Raineater.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hayatın detaylarında kısılıp kalmış bir ömür; nefesi yorgun bir hayvanınki gibi kesik, zayıf… Kollarını bir türlü yaşamaya açamıyor bu yüzden, ezkaza becerse bunu, ayakları takılıyor tam da uçmağa başlamışken. Zamansız bir ölüm, kabiliyetsiz ve yılgın bir baba, geçim derdi, defterlerden ve kitaplardan kocaman bir tepe, karanlık bir oda, artık gülmeyen gözler, bir daha ağlayamayacak kadar yabancılaşmak kendine, ağızda tuhaf bir tat, eksik kalmış cümleler, hep yorgun bir beden sürükleye sürükleye taşıdığı ayaklarına dolananlar. Büyük laflar edemeyeceğini biliyor artık. Beklenen &lt;em&gt;tek bir cümle&lt;/em&gt; hep, gri bir enkaza veya rengârenk bir mezbeleliğe dönen bu zihni ayağa kaldıracak.&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-5618265238021193346?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/5618265238021193346/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=5618265238021193346' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5618265238021193346'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5618265238021193346'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/08/uz.html' title='UZ'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SnScw1VVqxI/AAAAAAAAAk0/hzkV-CRFWRQ/s72-c/Ballerina_in_my_room_by_Raineater.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-8731906910188399042</id><published>2009-07-30T20:22:00.005+03:00</published><updated>2009-07-30T20:35:25.900+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>TANPINAR ÜZERİNE BİR DENEME...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SnHXQ2iCm2I/AAAAAAAAAks/-O5rvBpLtmE/s1600-h/n563993120_1166551_5124.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5364305315691141986" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 286px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SnHXQ2iCm2I/AAAAAAAAAks/-O5rvBpLtmE/s400/n563993120_1166551_5124.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Edebiyatımızın nevi şahsına münhasır ismidir Ahmet Hamdi Tanpınar; belki de onu bir çırpıda özetlemenin en iyi yolu bu ifadeden geçer. Bununla beraber onun kendine has şiirsel üslubunu, metinlerindeki çok boyutluluğu, işlediği konuların derinliğiyle Türk edebiyatının sonraki nesilleri üzerindeki muazzam etkisini dillendirirsek onun bu müstakil şahsiyetinin öne çıkan yönlerini de göstermiş oluruz. Fakat Ahmet Hamdi’yi hakkıyla anmak için sadece bu sıfat, bu betimleme yeterli olur mu; elbette ki buna olumlu cevap vermek zor. Fakat hiç değilse tamamlanmış ve tamamlanmamış eserleriyle karşımızda; bu eserleri iyi değerlendirmenin, şahsiyetini hayatın her sathına yaymış bu insanı, tüm zorluklara rağmen daha yakından tanıma fırsatı verdiğini düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cccccc;"&gt;Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü; Bilinen Tanpınar…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Her büyük yazarın kendisiyle özdeşleşen bir eseri vardır muhakkak; bu eserler, yazarın karakteristik özelliklerini yansıtabileceği gibi, yazarın diğer eserlerinin yanında aslında alelade bir konumda da bulunabilirler. Bugün Tanpınar denildiğinde akla ilk önce Huzur, ardından Saatleri Ayarlama Enstitüsü gelir. Peki, bu iki romanın benim gözümde yazarın külliyatında işgal ettiği yerler nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;“Zaten Boğaz’da her şey bir akisti. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Işık akisti, ses akisti; burada insan bile&lt;br /&gt;zaman zaman bilmediği bir şeyin aksi &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;olabilirdi.” &lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;~Huzur&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;1948 yılında tefrika edilen, 1949 yılında kitaplaşan Huzur, benim Tanpınar’ın okuduğum ilk kitabıdır. Mümtaz ve Nurhan’ın aşk hikâyeleri etrafında kurgulanan romanda, bu hikâyenin altına aslında başka bir açıdan, Mümtaz’ın şahsiyetini biçimlendirme, bireysel ve toplumsal olarak hayattaki duruşunu belirleyebilme mücadelesi anlatılır. Bu yüzden sorgulamalarla sıkça karşılaşılan kitap da gözümde birkaç yönüyle parladı. Bunlar uzun uzadıya yapılmış psikolojik tahliller (~gerek bireye, gerek topluma ilişkin olanlar) şiirsel anlatım, Doğu ve Batı meselesi şeklinde özetlenebilecek medeniyet meselesine ilişkin tespitlerdi. Tüm bunlarla harikulade bir eser olan Huzur, dürüst olmak gerekirse, belki de eseri etraflıca değerlendirebilecek yetkinlikte olmadığımdan, üzerimde roman olarak şaşırtıcı bir etki de yaratmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanpınar’ın okuduğum ikinci romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’dür ki her ne kadar Tanpınar, bilhassa lise edebiyat derslerinde Huzur romanıyla özdeşleştirilse de bu kitabın kendisinin en kaliteli eseri olduğunu düşünüyorum. 1954 yılında tefrika edilen ve nihayet 1961 yılında, Tanpınar’ın ikinci kez elinden geçerek yayımlanan bu romanda Hayri İrdal adlı karakterinin sıra dışı akıbeti aktarılır; ancak bu sıra dışılık masalsı olmaktan ziyade ironiktir. Hâlihazırda Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü Huzur’dan ayıran en büyük özellik de budur zaten… Hayri İrdal aslında Mümtaz gibi, Behçet Bey gibi, Cemal gibi bir içe dönük karakterken Tanpınar ona diğer eserlerindeki karakterlerden farklı olarak dışından yaklaşmış, olayları diğer eserlerindekinden daha ustaca bir kurguya oturtarak klasik roman çizgisine daha çok yaklaştırmıştır. Belki de Tanpınar tarafından yeniden elden geçirilmesinin artısıyla, bir bütün olma açısından Saatleri Ayarlama Enstitüsü Huzur’dan daha fazla romandır ve Tanpınar’ın edebi şahsiyetini ortaya koyar; Huzur bu bakımdan birazcık eksik kalır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Tanpınar’ın karakteristik özellikleri olan zaman fikrinin, ironinin, nesnelere bir insanmışçasına yaklaşmanın, toplum ve insan psikolojisine derinlemesine bakışın tüm güzelliklerini taşıdığı bir eserken, Huzur daha ziyade yazarın diğer eserlerindeki şiirsellikten izler taşır. Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde toplumun ve insanın karakterinde hiç fark etmeden taşıdığı ironiyi doğrudan gözlerimizin önüne sererken, bilhassa Mübarek’in ve İsprizma Cemiyeti’nin anlatıldığı bölümlerde insanın içinde büyük kahkahalar doğurur ki bu ve benzeri bölümler romanın çoğunluğuna yayılmıştır. Oysa okuyanların ayırt edebileceği üzere Huzur çok daha ağır başlı ve daha ziyade sükûnetin hâkim olduğu bir romandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;“Ve ben yalnız, odada, başım&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;iki elim arasında şaşkın ve&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;budala ‘Beethoven, Nietzsche,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;…, Schopenhauer, psikanaliz’&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;diye tekrarladım. Ah kelimeler,&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;isimler ve onlara inanmanın &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;saadeti…” &lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;~Saatleri Ayarlama Enstitüsü&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Şimdi burada bir virgül koyup değerlendirmek gerek… Gerçekten de Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Tanpınar’ın her bakımdan ön plana çıkmış eserleridir, fakat bu bir tesadüf değildir. Tanpınar’ın diğer romanları Sahnenin Dışındakiler ve Mahur Beste (tamamlanmayan Aynadaki Kadın ve Ayna kitaplarını dışarıda bırakırsak) ile hikâye kitapları Abdullah Efendi’nin Rüyaları ve Yaz Yağmuru da göz önünde bulundurulduğunda aslında yazarın iç içe geçmiş iki farklı üslubunun bulunduğu sonucuna ulaşılabilir; Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü Tanpınar külliyatı içinde bu bakımdan birer fenomendirler. Huzur’un temsil ettiği kanatta, daha ağır başlı, dili daha şiirsel ve tür olarak değerlendirildiğinde romandan daha ziyade Çehov tarzında yazılmış uzun hikâyeleri andıran eserler bulunur ki Sahnenin Dışındakiler ile Mahur Beste’yi bir çırpıda bunun örnekleri içinde saymak mümkündür. Ayrıca hikâye kitaplarındaki çoğu hikâye de bu kategoriye dâhil edilebilir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ise klasik romanın özelliklerine daha yakındır, ayrıca biraz önce bahsettiğim gibi ironinin had safhada olması yazarın bu kategorideki eserlerinin ortak noktasıdır ve Tanpınar, bilhassa Abdullah Efendi’nin Rüyaları, Evin Sahibi gibi hikâyelerinde bu üslubu daha ön planda sunmuştur. Kısacası tek bir adamın içinden çıkan iki ayrı yazardan bahsetmek, söz konusu Tanpınar ise çok da abes olmayacaktır. Fakat Tanpınar her ne yazarsa yazsın boş yazmamış ve her kelamında ayrı bir edebiyata can vermiştir; ben şahsen ilginç bulduğum iki yapıta değinmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="color:#cccccc;"&gt;&lt;strong&gt;Mahur Beste ve Tanpınar&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tanpınar’ın her ne yazarsa yazsın boş yazmamış ve her kelamında ayrı bir edebiyata can vermiş olduğunu söylemiştim; bunun bizi götürdüğü sonuç onun her eserinin ayrıca incelenmeye değer olmasıdır; bunu bilhassa diğer eserlerine nazaran geri planda kalmış Mahur Beste ve hikâyeleri için söylemenin elzem olduğunu düşünüyorum. 1945 yılında tefrika halinde yayımlanan, nihayet 1975 yılında bir bütün halinde basılan, aslında roman olarak kabul edilebilmesi bile güç Mahur Beste’de, benim bir örneğini daha görmediğim bir tarzda, çok ilginç bir biçimde, romanın akışı olaylara değil kişilere bağlanmıştır. Ortada gelişen bir olay yoktur, kitabın ana karakteri olan Behçet Bey’in vaziyeti, onun muhayyilesine tesir etmiş kişilerin hikâyeleriyle anlatılır. Bu, romanın yazarın kalemiyle açılan bir kapıdan eve girer gibi açılmasıdır; kişilerle beraber biz Behçet Bey’in hane-i şahsiyetinin odalarını teker teker ziyaret ederken, belki de onu hiç tanıyamayacağımız kadar iyi tanırız. Zaten Tanpınar, kitabın sonunda birinci ağızdan Behçet Bey’e yazdığı mektupta bizzat bunu dillendirir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;“&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Freud ve Bergson’un beraberce&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;paylaştıkları bir dünyanın &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;çocuklarıyız. Onlar bize sırrı&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;insan kafasında, insan hayatında&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;aramayı öğrettiler.” &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;em&gt;~Mahur Beste&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tanpınar’ın Behçet Bey’e yaklaşım tarzına ilişkin bir bilgi aradım ancak bulamadım; yapılan çözümlemelerin ise daha ziyade teknik olduğunu gördüm. Burada aslında Tanpınar’ın farklı bir yaklaşım yöntemi geliştirdiğini düşünüyorum. Okuduklarım arasında Orhan Pamuk’tan Sessiz Ev, Adalet Ağaoğlu’ndan Bir Düğün Gecesi gibi romanlarda buna benzer bir yapı olsa da, onların bilinç akışı tekniği ile, yani yazarın hadiselere içeriden baktığı bir gözlemle yazıldığını biliyoruz. Benim bu tarzda okuduğum tek roman ise Oğuz Atay’dan Tehlikeli Oyunlar… Behçet Bey muhterem pederi İsmail Molla Efendi’nin, Atiye Hanım’ın ve bir yığın karakterin hikâyeleriyle bize dolaylı olarak anlatılırken, Tehlikeli Oyunlar’da bu kez Hikmet Benol, Sevgi, Bilge, Hüsamettin Tambay gibi karakterlerin hikâyeleriyle anlatılmıştır. Psikolojiye ve bilhassa devrin modası olan psikanalize kafayı fena halde takmış olan Tanpınar’ın, romanı yazarken seçtiği bu kurgu da aslında psikanalizin bir nevi romana giydirilmesidir. Daha önce Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde, Hayri İrdal’ın hikâyesinde bu tekniğe değinen Tanpınar, bu kez ironiyi bir kenara da bırakmıştır üstelik. Aynı hevesin Oğuz Atay’da dolaylı olarak belirdiğini düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#333333;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;color:#cccccc;"&gt;Abdullah Efendi’nin Rüyaları ve Tanpınar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tanpınar’ın bir diğer ele alınması gereken eseri ise işte bu hikâye: Abdullah Efendi’nin Rüyaları. Yazarın 1943’de aynı adlı kitabında yayımlanan bu hikâyesinde, Abdullah Efendi’nin bir gece boyunca gördükleri anlatılır fakat yazar betimleme yeteneğini öyle iyi kullanmıştır ki görülenler rüya mıdır gerçek midir, ayırt edilemez; zaman zaman kısalan cümleler ve somut ifadelerin birkaç cümle hemen sonrasında karşımıza çıkan uzun uzadıya betimlemeler ve ağdalı dil, Abdullah Efendi’nin gözünden hayalin ve gerçeğin ardı ardına birbirlerinin yerine geçmeleridir. Bu şekilde, toplam ondan biraz fazla sayfadan oluşmuş bu hikâye yazarın en yetkin eserlerinden biri olur. Tanpınar’ın şahsiyetinin müzmin rahatsızlıklarını en güzel biçimde anlatan bu hikâye, toplum içinde yalnızlaşan bireyin gözünde toplumun kendi içindeki alelade işleyişinin bir anda nasıl çirkinleştiğini gözler önüne serer. İnceden inceye işlenen sahneler, muhayyiledeki kırılmalar ve nihayet yazarın kendi vücudunu lokantada bırakıp gezinmeye başlamasıyla hikâyeyi istila eden grotesk öğeler, metnin can damarlarını oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdullah Efendi’nin Rüyaları’nın onu özel kılan yönlerinden biri Tanpınar’ın, biraz önce iki ayrı üslup, tek yazar şeklinde özetlediğimiz edebi şahsiyetinin tüm değerlerini kapsamasıdır. Öyle ki bu öykü için Saatleri Ayarlama Enstitüsü kadar bütün, Huzur kadar şiirsel demek mümkündür; romancının dili, üslubu, kurgusu ve tespitleri her bakımdan bu hikâyede bulunabilir, bu yüzden en az Huzur kadar munis, Saatleri Ayarlama Enstitüsü kadar ciddidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanpınar’ı anarken kullandığım ilk ifadenin, yani onu nevi şahsına münhasır olarak anmanın dahi, yazarın renkli karakteri yanında fazlasıyla basit kalacağını söylemiştim. Belki de onu tanımanın en iyi yolu eserlerini tekrar ve tekrar okumaktan geçer. Ne yazık ki hiçbir zaman yazmak için yeteri vakti olmayan Tanpınar, tarz ve kıymet olarak kendisine yakın birçok yazar, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Sabahattin Ali gibi ardında yeteri kadar eser bırakmadan aramızdan ayrılmıştır. Yazdığı birçoğu sonradan derlenmiş eserlerinin edebiyatımızdaki tesirini düşündüğümüzde, hayatının otuz-kırk yılını yazmaya ayıran bir Tanpınar’ın erişeceği noktayı tahayyül etmek çok da zor değil…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-8731906910188399042?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/8731906910188399042/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=8731906910188399042' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/8731906910188399042'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/8731906910188399042'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/07/tanpinar-uzerine-bir-deneme.html' title='TANPINAR ÜZERİNE BİR DENEME...'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SnHXQ2iCm2I/AAAAAAAAAks/-O5rvBpLtmE/s72-c/n563993120_1166551_5124.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-3111995204113596956</id><published>2009-07-28T00:55:00.001+03:00</published><updated>2009-07-28T00:58:55.424+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><title type='text'>İNSANLIK TARİHİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sm4iZ89jRpI/AAAAAAAAAkk/RRcBLX3N9Rg/s1600-h/Forrest_god_by_yonaz.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5363262035501205138" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 325px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sm4iZ89jRpI/AAAAAAAAAkk/RRcBLX3N9Rg/s400/Forrest_god_by_yonaz.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;em&gt;"Evlat, bize göre değil bu masallar&lt;br /&gt;Aynaların içinde dahi türlü ızdırap, vehim ve efkâr…"&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-family:arial;"&gt;&lt;em&gt;Defterlerden&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya üzerinde kimsenin bilmediği kuytu bir zamanda, o zamanın gölgesinde uyuyakalan insan, gözlerini bir kiraz ağacının altında açtı ve uysal maviliğiyle boşlukta genişleyen gökyüzü düştü gözbebeklerine. Sersem etrafını izledi önce gökyüzünü yutan bu parlak gözlerle, ışığın derinliğiyle kamaşmışlardı. Bu yüzden uzun bir süre dünyayı olduğu gibi göremedi; bir türlü berraklaşmayan suretlerin eksikliğini dinleyerek, koklayarak ve tadarak kapatmaya çalıştı. Korkunç çalıların yollarını kapattığı ormanların içine yürürken ıslak ve yağmur kokan çimenlere dokunuyor ve de dinliyordu, rüzgârların ağaçların dallarında gezinişi veya bir yabani kuşun söylediği şarkıyı. Şarkılar dünya üzerinde insandan önce gezinen kahraman nesillerin hikâyelerini anlatıyordu çoğu zaman ama bir aşk hikâyesini veya herkese ibret olması gereken bir neslin talihsiz akıbetlerini de anlatan şarkılar duyulabiliyordu. Kuşlar hiç susmazlardı. İnsan da ağaçların arasında, güzel şarkılar söyleyen kuşların peşinden dolandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duyulan taze bir heyecana eşlik eden harikulade bir ezgiydi bazen. Kimi zaman da kuşların dilindeki eski zaman masallarıydı; kuzey ülkelerinin unutulmaz kahramanları ve nehirlerin, göllerin sadık bekçileri peri kızları, bu şarkılarda gökyüzünde apayrı bir surette doğuyorlardı. Lacivert gökyüzünü süsleyen bulutların tatlı kavisleri güzel kraliçelerin çıplak kalçalarını, yıldızların pırıltısı ölümsüz kahramanların cesaretle yanan gözlerini anlatıyordu. Üzerine titriyordu masallar insanın; fakat korkutmuyorlardı, saygı uyandırıyorlardı. Ama her nedense böyle şarkıların çoğu orta yerlerinde kesilir ve sessizliğinden yeni bir şarkı doğardı. O zaman da insan o kuşun olduğu ağaca doğru, sesi daha duymak için, var gücüyle koşuyordu. Durup soluklandığında ise ormanın taze kokusu diline değer, bir çam ağacının tadını duyardı dilinde. Hissediyordu. Bu sesler, kokular, tatlar ve kamaşan gözlerde ancak bir gölge gibi salınan suretler o denli silikti ki bir şey düşünmesine imkân da vermiyordu; bu yüzden ancak hissediyordu insan, hiçbir şey düşünmeden hissediyordu ve hisler, insan lezzetlerin uhrevi sarhoşluğuna teslim olmuşken bilmezliğin karanlığındaki göğsünden billur bir ırmak gibi kayıyordu. İnsanın yüzlerce yılı ormanda ağaçların, kuşların, tilkilerin ve kurtların, sonra ayıların, sakin rüzgârların ve geveze kuşların, mantarların, böceklerin ve sineklerin, solgun güneş ışığının ve değdiği her bir nesnede daha da uzaklaşıyormuş gibi görünen mehtabın arasında, böylece hiçbir şey düşünmeden geçti. Yalnızca o güzel sesli kuşların takibindeydi. Baykuşun yaşlı sesinde bir asalet vardı, dua okuyan yaşlı keşiş gibiydi; mehtap sedirlerin uzun boyunlarına bir gerdan gibi asılıp kalır ve karanlık geceler boyu bu gizemli kuş, rengi sarıya çalan gözlerle ağaçların üzerinden ormanı izler, arada bir duyulan kesik çığlıklarla ahkâm keserdi. Müstesna ötüşleri alelade olması muhtemelken bu gizem duygusuyla kıymetleniyordu. Kırlangıç ise ormanda ağaçtan ağaca gezinirken tatlı şarkılar söyler, gezinir, ürkek bakışlarla ormanı izler ve kendince oyunlar oynardı. Küçük gagasından duyulan nağmeler ve bakımlı bir elin ipeğe dokunuşu gibi gökyüzüne uzanan rengârenk ve parlak kanatlarının küçüklüğü ile çekici ve munisti. Başka başka kuşlar da vardı… Azametli şahin ormanın üzerinde gezinir ve buyurucu, korkunç çığlıklar atardı. Güzel ardıç, dalların arasında salınırken, insan, ormanın bütün sakinlerinin dikkatinin onda toplandığını biliyordu; kendinden emin ve mağrurdu. Bakışları bile hemen teslim olur cinsten değildi. Ve ormanda bu seslere eşlik eden birçok ses vardı: bülbüller, guguk kuşları, bet sesleriyle kargalar ve mezar nefesli akbabalar, cazibeli sesleriyle alaycı kuşlar… İnsan bunca ses içinde hangi sesi takip edeceğini karıştırır ve bazen şaşkın, ormanın içinde oradan oraya gezinirdi, kendini bilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat zamanın durgunluğunun da, bu dur durak bilmeyen takiplerin de bir sonu geldi. Mevsimler birbirini takip ediyorken bu akışta, zaman o denli uzadı ki geleceğe doğru artık gece ile gündüz arasında pek bir fark kalmadı. İnsan yeryüzünün üstüne, hiç gitmeyecekmişçesine örtülen bu grili mavili turunculu yorgandan, bu ebedi tulû halinden bir yandan ürküyor, bir yandan belki de birkaç dakikaya aydınlanacak günün heyecanını yaşıyordu. Ne var ki tüm heyecanla boşunaydı; zaman kendini tekrar edişlerin ruhuyla sarkmaya devam ediyordu; ötücü kuşlar yine şarkılarını söylüyor, kurşuni bulutlar yine yağmurlar getiriyor, orman yaşıyor ve fakat zaman da sürekli sonsuza sünüyordu. İnsan bu hareketli gözüken bu durgun varoluşta bir kenara çekildi ve izlemeye başladı, bu izleyişi can sıkıntısı dolu günlerin ardından büsbütün bir hikâyeye tamamlanacaktı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gümüş boyunlu, mavi kuyruklu sırça kuşu, aslında sesiyle değil ıslak havaya düşen sıcaklığı ile belirdi en önce; taze dinen yağmurun ıslaklığını döven yumuşak rüzgârlar vardı havada. İnsan bir ağacın altında bir sabah, bir akşam olan gökyüzünü seyrederken, o ağacın dallarından birine kondu ve yanan gözleriyle etrafı izlemeye başladı, tedirgin. Başını hızlıca bir bu tarafa, bir o tarafa çevirip duruyordu. Avuç içinden ufak başının iki yanında, ismini aldığı, içi siyah şarapla dolu iki küçük kadeh vardı; uzak ülkelerin krallarının bahar aylarındaki şenlikler için bin bir özenle yetiştirdiği üzümlerden siyah şaraptı gözbebekleri. Tedirgin savruluşlarıyla titriyorlardı. Bir an önce yukarıya bir yerlere baktı sırça kuşu, boynundan başlayan ve kuyruğunda biten mavi desenler ışıkta yanıp söndü. Sonra başını eğdi ve şarkısına başladı. Anlattı… En çok da çöl masallarını anlatıyordu; âşıkları, aşkı hiç kimsenin duymadığı kadar sıra dışı yaşayanları, mesela âşık olduğu cariyesini her gece görebilmek için sefere çıkmayı unutan hükümdarları ya da yârine haber göndermek uğruna tüm servetini bohçacı kadınlara yediren beyzadeleri, ay ışığının haleldar aksini kuyunun dibinde bir daha görebilmek için günlerce gözünü kırpmadan bekleyen ve sonunda kör olan şaşkın talebeyi anlatıyordu. İnsan diline esrarengiz masallar dolamış bu kuşun mu yoksa onun diline doladığı esrarengiz masalların mı tutsağı oldu bilemedi; lakin ona tutulduğunu, o güzel şarkıları her gün duymak istediğini hissediyor ve derinden gelen bir sesle, sonu gelmeyen sabahlarda onun peşinden koşuyordu. Ve sonunda sırça kuşu da aşka gelmiş olacak ki en güzel masalını söylemeye başladı… İnsan o ağacın altında, kuş insanın elini uzatsa yakalayacağı kadar yakınında bir süre kıpırdamaksızın durdular. İnsan gün yüzü görmemiş hayallerin ılık koynunda uyuyakaldı, oracıkta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı bir adam vardı rüyasında; mavi entarisini odanın kirli zeminine yayarak pencerenin kenarındaki derin bir koltuğa oturmuş, bir işlerle meşguldü. Tavandan neredeyse yere kadar uzanmış ipin ucunda parlak bir kandil asılı durmakta, elinden geldiğince simsiyah odanın içini aydınlatmaktaydı. Etrafında, insanın ormanda gördüğü kırmızı kelebeklerden biraz büyükçe peri kızları uçuşmakta ve kandilin göğsünden topladıkları boncukları o yaşlı adama vermekteydiler. Bu mavi, lacivert ve siyah, sarı, turuncu, pembe, kırmızı ve mor boncukları, upuzun bir ipliğe dizmekteydi adam. Yorgun elleri, odanın dört bir yanından gezinip gelen, belki de yüzlerce metre uzunluğundaki ipliği kavrıyor ve boncuklarla işliyor ve de yaşlı adamın dudaklarından sabah yeli gibi ince, tuhaf, mistik sözcükler dökülüyordu. Ne söylediğini anlamak zordu, bu yüzden insan çekinerek yaklaştı ona. Yaşlı adam onu hissetmiş gibi gözlüklerinin üzerinden etrafına bakındı ama insanı da göremedi, bakışlarındaki boşluktan bunu anlamak mümkündü. Bir şekilde ondan uzak durmasını öğütlüyordu bu bakışlar sanki… İnsan daha da yaklaştı. Yaklaştıkça adamın tuhaf bir heyecanı duyumsadığını, giderek daha çok titreyen ellerinden anladı. İnsan meraklandı. Eprimiş kumaşın yılgınlığındaki bu ellerin dokusunu, sonra odanın loşluğunda parıldayan boncukların tadını, ipin keskinliğini, dudaklarındaki kelimeleri merak etti, duymak istedi. Ellerini uzattığında kocaman bir çığlık attı adam. Elinden boşanan ipliğin üzerinden saçılıyordu boncuklar, yere çarptıklarında korkunç bir ses çıkartıyorlardı. İnsan, yaşlı adamın yüzündeki korku dolu ifadeden, eskisine nazaran şimdi korku ve panikle daha fazla titreyen ellerinden, hayret dolu çığlıklarından ziyade o boncukların zemine vururken çıkarttıkları tok sesten rahatsızdı. Bu rahatsızlığıyla o da yıkılıp kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gök gürültüsüyle uyandı insan rüyasından; gâh uzakta bir yerlere, gâh ormanın tam göbeğine düşen yıldırımlarda, ormanın kendine has sükûnetini parçalayacak bir kudret, o patlayan ışık ve ses vardı. Karanlık ve suskunluk boydan boya yarılırken orman tümden çıplak kalıyordu. Bu ağaçların, onların gövdelerine tutunmuş yosunların ve mantarların, bir ok ucu gibi boşluğa uzanmış rutubetli yaprakların, o çiğ toprağın ve çamur kokusunun, onun içinde neşeyle dans eden kurtçukların ve sülüklerin, vızıldayan sineklerin gözünden nasıl kaçmış olacağına şaşırıyordu insan ve ormanın bu iki yüzünün aynı olacağına inanmak istemiyordu. İnsan şaşkındı, boş gözlerle bakıyordu etrafına… Korku dolu yüreği kuşların şarkılarını da çoktan unutmuştu. Koşmaya başladı; kulaklarını yırtan sesten de, tenini döven yağmurdan da, bakışlarına dolan arsız ışıktan da tiksindi ve zihnine yığılan firar fikriyle, oysa nereye gittiğini de bilmiyordu, koşuşturdu. O kaçmak ve kurtulmak istedikçe duyularının keskinleştiğini hissediyor ve daha da hızlanıyordu; nihayetinde bir aydınlığa serinmiş yolu takip ederek garip suratlı ağaçlarla zebanileri andıran çalıların gizlediği küçük bir kulübe buldu. Tabiatın tekmil feryatlarında ve kendini bilmez ışık oyunlarında karanlıkta kalmış, huzur timsali odanın bir kurtuluş olmasıyla umutlandı. Tenini yırtan dikenleri bile aldırış etmedi; omzunu parçalamak pahasına kulübenin yaşlı kapısına yaslandı, içeriye kapıyı kırarak girdi. Odanın içinde yalnız kaldığı zamanlar bu zorlanışın bir ikaz olma ihtimalini düşünecek ve tenindeki sıyrıkları efsanevi bir zaferden arda kalmışlarcasına sevecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan o geceyi karanlıkta, ama içinde hissettiği duru bir mutlulukla geçirdi; kendini hiç olmadığı kadar yalnız ve biçare hissettiren dehşet tablosunun hatırası silindikçe aklından dinginliği de derinleşiyordu. İçindeki duygu ne çılgıncaydı, ne de şen kahkahalar doğuracak kadar coşkuluydu; bu mutluluk emniyet duygusunun doğurduğu tuhaf, serin bir histi, insanın göğsünü genişletiyor ve tatlı bir yemiş gibi tadını yavaşça yayıyordu. Bağımlılık yarabilmesi mümkündü; fakat ferah bir nefes gibiydi ve güzeldi. Bu mutlukla pencerelere vuran yağmur da dahi gizli bir ahenk bulmak, onu bir keyif nesnesi haline getirebilmek mümkün olabilirdi, ne var ki sabah yine her şeyi yeni baştan yarattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah hiç görmediği kadar büyük bir aydınlık ile geldiğinde insan, içinde yeniden doğurduğu mutluluğun tesiri ile değil, gece boyu her yıldırımda ve rüzgârın her çığlığında yüreğine nöbetler halinde çarpan kasvetin etkisiyle gözünü dahi kırpmamıştı. Kulübenin pencerelerini zorlanarak açarken, bu yüzden bu parlaklığı uykusuzluğun yarattığı o yalancı tazeliğe bağladı. Ama vaziyetin bambaşka olduğunu anlaması uzun da sürmedi; evet, dün gece vücudunda bir mucize daha peydahlanmıştı, gözleri şimdi her şeyi daha iyi görmekteydi. Ormanın içinde dolaşırken bunu tekrar ve tekrar tecrübe etti; karlarla örtüldüğünde şefkatli bir ele dönüşen ağaç dallarını, yemyeşil çimenleri, kuşları –rengârenk tüyleri ve güzel sesleriyle bütün o ötücü kuşları- gördü. Eskiden boşlukta bir hayal gibi gezinen ve suya düşen bir damla boya gibi genişleyen, genişledikçe derinleşen, gerçeğin ellerinde bir serap olan tüm suretleri eskisinden daha da açık, oldukları gibi görüyordu. Bu sertlik bir kez daha korkuttu onu, hiçbir nesne eski yumuşak hatlarında belirmiyor ve o yumuşaklığın yarattığı derinlik duygusunu yaratamıyordu. Asıl şimdi oldukları görünen tüm bu canlılar bu hatları belirgin, keskin halleri ise, tuhaftır, eski hallerinin ucuz bir kopyası gibi duruyordu. Belirsizliğin o lezzetli hali kaybolmuş, her şey sınırlarında, o sınırlı vücutlarında yavanlaşmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayal kırıklığı ile dolaştı insan ormanda; gerçeğe yenilmişti adeta. Kaybetmeye mahkûm birini çağrıştırıyordu, mücrim gibiydi. Kulübesine dönmek ve bir kez de ormanın bu halinden kurtulmak istedi. Kendini bitkin yatağına attığında ağzından göğsüne doğru sokulan hayali bir eli hissetti, ilerliyordu karnına doğru. O denli çaresizdi ki karşı koyamadı, ellerini iki yanına açıp teslim oldu; içten gelen bir gülüşe veya ağlamaya ve de kadere teslim olur gibi şuursuzdu. El içine ilerledikçe tüm tabiatın ve kelimelerin, yoksul mazisiyle hatıralarının yeni halleriyle, yani insanın nihayet olduğu gibi görebildiği halleriyle içine doğru itildiğini duyumsuyordu. İçi genişlemekteydi. Bir an durduğunda el, tüm dünyayı yutabileceğini düşündü insan; evet, yutabilirdi, her şeyi olduğu gibi karnına sığdırabilirdi. Büsbütün teslim oldu, bu kez iştahla. Ağaçları, çalıları, çimenleri, kuşları ve diğer hayvanları, onların seslerini, güneşi ve onun ışığını, yağmuru, bulutu ve ebemkuşağını, masmavi gökyüzünü ve karanlık geceyi, mehtabı, toprağı, madenleri, çamurları, nehirleri ve nehirlerin şekillendirdiği kayaları, çakılları yuttu; hepsini kendi içinde bir yere koydu. Koyacak yer bulamadığı, anlamlandıramadığı rüyalarını da ya dışarıda bıraktı ya da kustu; rüyasında gördüğü o yaşlı adamı, rengârenk boncukları ve ipliği kustu. Karnında taze bir dünyanın doğduğunu hissettiğinde düşünceli ve mağrur, biraz da yorgundu. Kendi karnına çekilip geceler boyunca uyudu.       &lt;br /&gt;                &lt;br /&gt;Uyandığında kulübesinin kapısını yavaşça araladı, içindeki dünyada mutluydu. Etrafına bakındı, içinde her şeye rağmen inanca dair bir açlık hissetti. Doldurulamaz bir boşluktu bu ve yeryüzünün tüm rüzgârları bir olup bu boşluğa doluyor ve üşütüyorlardı insanı. Bu üşümelerde histerik titremelerin tesirindeki insan, elini kaldırmaktan bile aciz, küçük, sevimsiz bir yaratıkken, mecburen kendi içine doğuyor ve dünyasına, ormana baktığında içindeki dünyadaki mutlulukla güzelleşip, korkuyla çirkinleşen, riyakâr ikinci bir âlem görüyordu. Bu âlemin iki suretinin arasında, boşluktan akan mürekkepten bir ırmak vardı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-3111995204113596956?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/3111995204113596956/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=3111995204113596956' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3111995204113596956'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3111995204113596956'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/07/insanlik-tarihi.html' title='İNSANLIK TARİHİ'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sm4iZ89jRpI/AAAAAAAAAkk/RRcBLX3N9Rg/s72-c/Forrest_god_by_yonaz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-3035858554237759849</id><published>2009-07-20T20:41:00.002+03:00</published><updated>2009-07-20T20:44:21.127+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EFSANELER'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='FUTBOL'/><title type='text'>VEDAT ABİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SmSspWIREhI/AAAAAAAAAkU/gmxnwTnEgsw/s1600-h/52190hp2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5360599282792600082" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 218px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SmSspWIREhI/AAAAAAAAAkU/gmxnwTnEgsw/s400/52190hp2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;VEDAT OKYAR&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;1968 - 1976&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;253 Maç&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-3035858554237759849?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/3035858554237759849/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=3035858554237759849' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3035858554237759849'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3035858554237759849'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/07/vedat-abi.html' title='VEDAT ABİ'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SmSspWIREhI/AAAAAAAAAkU/gmxnwTnEgsw/s72-c/52190hp2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-4324017768386095595</id><published>2009-07-12T02:13:00.007+03:00</published><updated>2009-09-16T13:34:31.481+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EPİGRAF'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><title type='text'>KARA KİTAP</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SlkhVAvUA4I/AAAAAAAAAkM/V_3xR1pNfdo/s1600-h/a_fairy_tale_at_Istanbul_by_coheper.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5357349876593329026" style="margin: 0px auto 10px; display: block; width: 264px; height: 400px; text-align: center;" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SlkhVAvUA4I/AAAAAAAAAkM/V_3xR1pNfdo/s400/a_fairy_tale_at_Istanbul_by_coheper.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;“Öyle ki sırf bu heyecanla on beş yıldır ilk defa bir buluşumu bütün ayrıntılarıyla kanıtlayan bir yazıyı kaleme alıp yayımlatmayı düşündüm; ama hemen de kararımdan vazgeçtim. Çünkü yaşadığımız hayatın bir başkasının düşü olduğunu kanıtlamanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini de biliyorum artık.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuş uçmaz kervan geçmez bir Doğu Anadolu dağına yerleşerek iki yüz yıl boyunca kendilerini Kafdağı’na götürecek yolculuğun hazırlığını yapan Zehriban aşiretinin hikayesini anlattı sonra Saim. Hiçbir zaman çıkamayacakları bu Kafdağı’na yolcuğuluk düşüncesinin üç yüz yirmi yıl önceki bir rüya kitabından alınmış olması ya da bu gerçeği kuşaktan kuşağa sır gibi taşıyan şeyhlerin zaten Kafdağı’na hiç gitmemek için Osmanlı’yla anlaşmış olması neyi değiştirirdi ki? Küçük Anadolu kasabalarındaki sinemaları pazar öğleden sonra dolduran erkeklere, seyrettikleri tarihi filmdeki yiğit Türk savaşçısına zehirli şarap içirmeye çalışan perdedeki fitneci ve tarihi papazın gerçek hayatta İslam’a bağlı, alçak gönüllü bir oyuncu olduğunu anlatmak, bu insanların tek eğlenceleri olan öfkelerinin tadını kaçırmaktan başka bir sonuç verir miydi? (…) Yüzyıllardır aradıkları altını hiç bulamayacaklarını bilmeleri de simyacıların mutsuzluğu değil, varlık nedeniydi çünkü. Modern illüzyonist, istediği kadar yaptığı işin bir hilesi olduğunu söylesin, onu heyecanla izleyen seyirci, bir an olsun, böyle bir büyüyle karşılaştığını sanabildiği için mutlu oluyordu. Bir çok genç, hayatlarının bir döneminde işittikleri bir sözün, bir hikayenin, birlikte okudukları bir kitabın etkisiyle aşık oluyorlar, aynı heyecanla sevgilileriyle evleniyorlar ve hayatlarının geri kalanında bu yanılsamayı hiçbir zaman anlamadan mutlulukla yaşıyorlardı. Karısı sabah kahvaltısı için masanın üzerindekileri toplarken, sofrayı kurarken, Saim kapının altından atılmış günlük gazeteleri okurken, yazıların, bütün yazıların hayattan değil, sırf yazı oldukları için, en sonunda birer düşten söz açtıklarını bilmenin de hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini söyledi. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;Orhan Pamuk, Kara Kitap; sayfa 85 ve 86&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-4324017768386095595?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/4324017768386095595/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=4324017768386095595' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/4324017768386095595'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/4324017768386095595'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/07/kara-kitap.html' title='KARA KİTAP'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SlkhVAvUA4I/AAAAAAAAAkM/V_3xR1pNfdo/s72-c/a_fairy_tale_at_Istanbul_by_coheper.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-600114727890008661</id><published>2009-07-09T22:35:00.002+03:00</published><updated>2009-07-09T22:41:24.386+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><title type='text'>IŞIK VALSİ II</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SlZHtduDYrI/AAAAAAAAAjs/R2dysn-eG_E/s1600-h/ads%C4%B1z.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5356547653201257138" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 265px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SlZHtduDYrI/AAAAAAAAAjs/R2dysn-eG_E/s400/ads%C4%B1z.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İman edenler arasında pay edilmiştir&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;mucizeler; teselliler, hayatın içinde eşyalara, &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;hadiselere, insanlara tutunarak döner dururlar.”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;Defterlerden…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Uyandım. Parlak bir ışık duvarı aydınlattı, çerçevelerde yansıyıp dağıldı. Gecenin kimbilir kaçı, bir kamyon gürültüsüyle zangırdadı ev; uyandım. Ter içinde kalmıştım. Kolumu yorgandan dışarı attım; belki biraz serinlesem iyi olacak. Bekledim biraz, fayda etmedi, hala terlemekteydim. Birazcık daha açtım üstümü. Kötü bir rüya görmüş olmalıyım diye düşündüm kendi kendime, herhalde ondan olacak bu vakitsiz uyanışım. Göğsüme de bir ağırlık çökmüştü zaten, sonra öyle birden, sanki saatlerdir uyuyup uykumu almışım gibi birden uyanmıştım. Oysa belki iki, belki üç saat oldu yatalı. Neyse dedim, uyuruz yine birazdan, yorganı toparladım, uzun saçlarımın yastıkta dağıldığını hissediyordum. Gözlerimi yukarı dikip, yanı başımdaki pencereden odaya dolan ışığı seyre daldım. Otomobiller, kamyonlar geçmeye devam ediyorlardı; arada ışıkları sokak lambasınınkiyle birleşiyordu sonra, odanın içine ansızın dalıveriyorlardı. Rüya gördükten sonra dönmek yaşama, denizde yüzmek gibi; size yüzme zevkini veren şeyin en ufak bir dalgınlıkta sizi alaşağı edeceğini, kontrolü sağlama çabasının anlamsızlığını, çünkü eninde sonunda tuzlu suyun ciğerlerinize, en hayati organınıza, tecavüz edeceğini bilmek… İşte bunun emaresi gürültüler, ansızın parlayan ışıkları. İzledim. Uykumun geldiğini, yavaşça gevşediğimi hisseder gibiydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğulur gibi oldum bu kez. Gözlerimi açtım yine, yine tedirginlikle. Bir duman dolanıp duruyordu başımın üzerinde. Toparlandım. İçime dolan dumanla öksürdüm. Arsız şey, yine gelip çökmüştü sandalyeye, elindeki sigarasına keyifle asılıp duruyordu. Nedense gözlerinin, bana doğru, lakin ben de uzak bir yere baktığını düşündüm. Uzaktık, yine de simsiyah ve pırıl pırıldılar görebiliyordum. Beyaz parmakları arasından zar zor seçilen sigarayı ağzına götürdü yine; duman, sonradan, kırmızı dudaklarının arasından koyuverdi kendini boşluğa. Her bir nefesin ardından huzursuzlukla salıyordu boşalan ellerini, nazenin. Ve karanlıkta bir mezar gibi, içine girdikçe genişleyen, sarmalayandı duman. Öksürdüm. Biz büyüdükçe içimizde halen yaşamakta olan çocuğu korkutandı kırık bir diş, yaralı bir parmak veya beyaz tenimizi boydan boya gezen sıyrıklar. Öyle bir yer varsa da teninizde, tüm darbeler oralara muhakkak uğrar. Sonra kendimizi o diş veya artık o hangi uzuvsa o denli bîçare hissederiz; dumanı içime çektikçe ben de, temiz havaya ihtiyaç duyan bana yükleniyordum. O ise durmaksızın, her sessiz nefesinde yudumluyordu gri gökkuşağını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşündüm. Ya ben kalkıp gitsem şimdi… Çünkü bir kere başladı mı, bir daha durmaz; huyunu bilirdim. Yere eğdi başını, simsiyah saçları yavaşça döküldü. Bu manzarayı bir de gündüz görmek isterdim; onları geceye, kendi tabiatına karışmadan önce yakalamak isterdim. Camdan sızan sarı ışıklar da nedense bembeyaz olurlardı onun ipeklerinde; bu ona bir gizem, kayıp bir tanrıçanın havasını katardı, nesnelerin ruhunu kendince tedvin eden. Efsun ya da basit bir büyü de diyebilirsiniz siz buna. Ayağa kalkıp yürüdü bir müddet, kafamdan geçenlerin ardından. Pencerenin kenarına vardı, parmak uçlarında yükselip demirlerin arasından sokağa baktı. Ne gördü kimbilir, bir hırsla masanın yanında bitiverdi. Paketten bir sigara daha çıkarıp yaktı. Gözüme, ciğerime doldu yeniden dumanlar. Bir zulüm bu… Daha fazla katlanmam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayağa kalktım yorganı sıyırıp. Giderken bir nereye dahi demedi. Çöktüğü sandalyeden, yok bu kez masanın yanına yere çömelmişti, gidişimi izledi yalnızca. Siyah elbisesinin etekleri yayılmıştı halıya, elleriyle, beyaz kupkuru dallar bunlar, acemice, acelesi olmadan onları toparlıyordu, ferahfeza. Kapıyı biraz sertçe, kızdığımı belli ederek kapattım. Koridordaydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Loş ışıkta ilerledim; uykulu aklımdan evin planını tekrar ettim: şurada sofa olacak, hmm, şurada banyo, o ufak banyo, evet, şurada mutfak, şurada annemlerin odası. Nereye gittiğimi bilmiyordum ben. Sofaya ilerledim, her uykusuzlukta olduğu gibi yatar televizyona dalar giderim dedim. İlerledim, evin muhtelif yerlerinden sızan ışıkların duvara nasıl yapıştığını, çerçevelerden, tablolardan, vazolardan nasıl aksettiğini gördüm, korktum. Ellerimi tutunduğum duvardan kaçırdım. Nihayet vardığımda sofaya, ışığın yandığını, içeride birinin olduğunu, külüstür bir daktilodan yayılan sesin, radyodan süzülen nağmelerle odayı doldurduğunu fark ettim. Yaklaştım; aralık kapıdan kıvamı tutmamış macun gibi sızmaktaydı sofa. Işık, musiki, daktilonun tıkırtısı, sobanın geçkin sıcaklığın hepsi, hepsi ince bir sınır gibi duran aralıktan dışarıya taşıyordu. Odanın esrarının üzerime yapıştığını hissettim, o ezgiyle. Kapının yanına çöküp dinledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Velâkin direnemedim ben de, pes ettim.&lt;/em&gt; Bu fikirlerimi üzerlerine bina ettiğim türlü şeyi kaybettikten sonra bolca da vaktim oldu, arada düşündüm sonra sonra. Birçok şeyden vazgeçebiliyordu insan. Zaman, aslında unutturmuyor, bu müspet; yalnızca sonsuz bir ırmak gibi durmaksızın akıp gidiyordu üzerimizden, bizi yavaşça törpülüyordu. Kendince şekillendiriyordu; kendi tabiatınca. Her ne ise o an, o anda hangi umutlar, hangi kederler varsa ruhumuzda onlar besliyordu bu sonsuza varan akıbeti. Biz de onda vücut buluyorduk, biz dediğimiz de bir ırmağın yatağıydı ancak, bir kalıp. Umutlarımız ve kederlerimizle şekilleniyorduk; insan, mutlak ki ihtiyaçları, istekleri, arzuları kadar, yoksun olduklarından da mütevellitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, ben de birçok şeyden vazgeçebilmişken pek çok şeyden, kafamda bu bulanık fikirlerle eksikliğimi teşkil etmeyecek biçimde vazgeçebilmişken, mevcudiyetimi hatırlatacak şeyler yaşıyorum. Rüyalar görüyorum. Kimi zaman, olmadık yerlerde, bir tanıdık yüz, mazide kalmış müşterek bir mekân, radyodan duyulan bir nağme, kimi zamansa yalnızca bir kelime, bir ifade, bir eda bana seni hatırlatıyor. Senin kadar, sensizliğe bulanmamış beni de hatırlıyorum, kahırlara batarak. Gerçek, böyle zamanlarda üzerime yıkılıveriyor sanki. Uykuya firar etsem, o büsbütün bir macera, kendi içinde; rüyaların ne getireceğini bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boylu boyunca uzandığımda yatağa, gözlerimi yumuyorum. Bu, beşeriyetin en tabii hallerinden birinin gölgesinde gerçeğe karşı direniyorum. Hayatın lalettayin bir ayrıntısına tutunmak, gerçeğe direnmenin en geçerli yollarından biri belki ve hayata karşı bir kadından, bir adamdan, bir evlattan veya anne-babadan güç almak da böyle bir dürtü olsa gerek. Ben o halimden güç alıyorum. Gerçek mengene gibi bir şey; insanın zihnini, ruhunu daraltıp, onun hayallerini, umutlarını, tüm hissi âlemini bir kalıba, kendince bir kalıba sokmaya çalışıyor. Rüyalar ise büsbütün bir boşluk… Orada yaşayan hiçbir şeyin bir sınırı, bir önemi yok; denizin içindeki bir damla misali her nesne. İçinde kaybolmaktan korkuyorum. Seni düşünebilmek için, uyku ve uyanıklık arasındaki son istasyona sığınıyorum böylece. Orada bir köşede dikiliyorum; azat ediyorum aklımı. Oynaşıyor gerçeklerle. İçinden belki bir ya da birkaç kelime çıkıyor; insan aklına, ruhuna en yakın cümleleri bu zamanlarda buluyor. Seni düşünüyorum o zaman, seni anlatan kelimelere, cümlelere, sen diye yakın olmak istiyorum. Belki bir kelimeye, bir öyküye sığdırabilirim onları diye umut ediyorum. Küçük bir deftere yazıyorum onları, unutmayayım diye. Sonra, hayatın o detayı içinde, orada olmanın mutluluğunu hissederek dalıyorum uykuya. Ne zamandır sabah ilk işim onları birerden deftere nakletmek. Herkesin tükenmeğe, hiçliğe karşı hayata bir tutunma yolu var; benimkisi ise bu. Yazıyorum; yazıyorum fakat okumuyorum onları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, bu gecelik son bir şey daha var. Senle, o hikâyelerin içinde, bir yerlerde de olsa, yeniden karşılaşma umudumu, her daim saklı tutuyorum. Lakin hayaller, gerçekler içinde pek bir can yakabiliyorlar bazen. Her ne olursa olsun, muhtevası masumiyetle ve aleladelikle ne kadar mukavemet kazanırsa kazansın, hayallerin, rüyaların ait olduğu yer gecelerdir çünkü. Gündüzün nasıl sinir bozabiliyorsa karanlık, hayallerin içinde de öyle asap bozuyor gerçekler, kabul. Fakat asıl sinir bozan, geceleyin, türlü nesnelerin üzerine düşen belli belirsiz ışıklar. Onlar nesnelerin olduklarından da farklı görünmelerine, asıllarından farklı siluetlere bürünmelerine neden oluyor. Böyle olduklarından daha da korkutucular. &lt;em&gt;Benim de meselem bu. Benim meselem...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başım önde dinliyordum. Son birkaç kelimeyi mütemadi bir sessizliğin takip ettiğini fark ettim. Daktilo sesi kesilmişti. Yalnız içerideki müzik hala kapının aralığından sızmaya devam ediyordu. Toparlandım; yazmayı kestikten sonra odayı da terk edeceğini düşündüm, ayaklandım ve kendi odama doğru yürüdüm. Bodrum katındaki evin tavana yakın pencerelerinden, süreksiz biçimde, adeta insanı illet etmeye ant içmiş gibi, yoldan geçen kamyonların, otomobillerin farları sızıyordu. Bilincim yerindeydi; ne var ki, köşeyi aniden dönen bir taksinin saçtığı ışıklar apansız daldı odaya. Holün kabarmış, bozulmuş duvar kağıtlarındaki çiçekleri canlandırdığını dahi gördüm bu haleldar karanlıkta. Adımlarımı sıklaştırdım, bir an evvel yatağa varabilmek için. Odaya girdim. Bıraktığım yerde kıvrılmış duruyordu, ağzında yine lanet sigarası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laf etmedim, yalnızca, gözlerimi, sanki ben orda değilmişim gibi özgürce odada gezindiren bakışlarına kilitleyip durdum. Ne onlarda bir canlılık belirtisi, ne nefes alıp verişinde, eşyaya, nesnelere dokunuşunda bir seda vardı. Yatağa uzandım. İzledim. Gözlerimi ayırmadım hiç. Onu, eteğinin zemine serilişini ve gölgelerini, yine eteğin bir köşesinden odadaki kasvete firar etmiş ince, biçimli ayak bileğini, sigara tutan parmaklarındaki alışılmadık edaları ve başını arkaya yaslamasıyla siyah saçlarının duvara olan hassas temasını izledim. Göz kapaklarım ağırlaştıkça daha da güzelleşmeye başladı ak sureti. Karanlıkta teni pırıldıyor, bastıran uykuyla odanın pis havasına doğru genişliyordu yavaşça; tarifi mümkün değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimi kapayıp onu düşündüm uzunca. Bir başkaydı o. Terlemeye başlamıştım yine. Kollarımı yorgandan çıkarıp aşağı saldım. Hala oradaydı, tüm kifayetsizliğiyle. O güzel, benzersiz, adeta bir melike, bir periydi ve ne yalan söylemeli o haliyle de en çok yok gibiydi. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-600114727890008661?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/600114727890008661/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=600114727890008661' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/600114727890008661'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/600114727890008661'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/07/isik-valsi-ii.html' title='IŞIK VALSİ II'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SlZHtduDYrI/AAAAAAAAAjs/R2dysn-eG_E/s72-c/ads%C4%B1z.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-7674454350681573210</id><published>2009-06-27T04:13:00.005+03:00</published><updated>2009-07-14T21:01:11.491+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><title type='text'>ODA</title><content type='html'>&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://quelquechose.deviantart.com/art/sun-dust-120611341"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5351810850239519522" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: pointer; HEIGHT: 268px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SkVznPmbmyI/AAAAAAAAAjc/FxD--RPn8Co/s400/sun_dust_by_quelquechose.jpg" border="0" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 11" name="Generator"&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 11" name="Originator"&gt;&lt;link href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5Cselo%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml" rel="File-List"&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:595.3pt 841.9pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"&gt;Pencereden sızan ışık denli yıpranıyor &lt;i&gt;rüyalar&lt;/i&gt;; sayfaları acemice karalanmış defterlerin ve biraz okunup kenara fırlatılmış kitapların, yorulmamış kalemlerin biriktiği masada, buz gibi sandalyede, içinde mahremiyet unutulmuş kırışık yorganda, gündelik hayatla pislenmiş elbiselerde yaşayan gölgeler, bu yüzden birazcık gerçek, birazcık masal.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"&gt;Ve yalnızlık var masalın tekerlemesinde…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"&gt;Lakin şu uçuk mavi bandana, çiçekli elbisen, beyaz babetler, dudağının dokunduğu ve üzerinde tül misali pembe rujunun kaldığı şu kadeh, dolabın kapağında file çorabın, içinde yarım bıraktığın kahveyle küflenmiş fincan, beyaz iç çamaşırların, siyah saten gecelik, gramofonda halen çalan bir içli şarkı-&lt;i&gt;mavi balat&lt;/i&gt;, sedef tarakla aynan, gümüş bir kolye… Hepsi katık olmuş ve bir yönüyle de aykırı durmuş yalnızlığa.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="font-family:trebuchet ms;font-size:85%;"&gt;Sen yine hayatın içinde bir yerlerde kaybolup gitmektesin tabii; ama hiçliğe, onun kendisi kadar yakın bir çırpınış, masalların içinden ışıkla beraber işte bir el uzanıyor, sarı ışık suretinde. Belki de biz bu odanın içinde bir detayda, bir pervazda örneğin, gölgeler boyunca sokakları karlarla kaplı bir şehirde, aşk şarkıları mırıldanarak yürüyoruz. Şarkılar binalara çarpıp sızıyorlar içeri pencerelerden, onları işiten insanlarda onlar kelimeler, cümleler artık. Oysa kafalarını uzattıklarında camlardan kimseyi göremiyorlar, şarkıları &lt;i&gt;ne çok sevseler de&lt;/i&gt;. Teferruata sarıldıkça hatıralar böylece kopup boşanıyor akıldan. Hayatın kuralına karşı koymuyorum ben de: Benim sen diye sarılacağım da nihayetinde tekmil eşya içinde bir şey oluveriyor. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-7674454350681573210?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/7674454350681573210/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=7674454350681573210' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7674454350681573210'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7674454350681573210'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/06/oda.html' title='ODA'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SkVznPmbmyI/AAAAAAAAAjc/FxD--RPn8Co/s72-c/sun_dust_by_quelquechose.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-7479999724732725334</id><published>2009-06-26T22:02:00.001+03:00</published><updated>2009-06-26T22:04:14.720+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EFSANELER'/><title type='text'>FENOMEN</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SkUbUjmrccI/AAAAAAAAAjU/Akzxgb5EllI/s1600-h/michael-jackson.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SkUbUjmrccI/AAAAAAAAAjU/Akzxgb5EllI/s400/michael-jackson.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5351713772168507842" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-7479999724732725334?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/7479999724732725334/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=7479999724732725334' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7479999724732725334'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7479999724732725334'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/06/fenomen.html' title='FENOMEN'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SkUbUjmrccI/AAAAAAAAAjU/Akzxgb5EllI/s72-c/michael-jackson.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-1717415978770024128</id><published>2009-06-22T03:39:00.005+03:00</published><updated>2009-06-22T14:03:55.678+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><title type='text'>BEKLENEN</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sj7Sxa_siMI/AAAAAAAAAjM/ssHEvJjhv9Y/s1600-h/5b918b29fdf16579.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5349945153864632514" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 310px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sj7Sxa_siMI/AAAAAAAAAjM/ssHEvJjhv9Y/s400/5b918b29fdf16579.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Yıllardır beklediğimiz şarkı, nihayet duyulduğunda radyoda, biz sıcak yataklarımızda uyuyor olacağız ve o uhrevi nağme ile değil, küçük bir kızın ona eşlik eden neşeli sesiyle açacağız gözlerimizi sabaha. Uykumuz son damlasına kadar kanmışken, taze günün gözlerimizi okşayan rengi, rüyalarımızın parlaklığını da aratmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokaklarda başı önünde gezen bizler, şehrin nefesini ensemizde hissediyoruz; gözlerimizin önünde türlü hayaller uçuşurken tenimize hayatın köşeleri batıyor. Kaçıyoruz; hayata rağmen kurulan hayallerin mucizevi halini görmemek için gözlerimizi birbirimizin gözlerinden kaçırıyoruz. O sabah tüm bu kâbuslar, şarkının gizemiyle kaplanıp görünmez olacak; küçük kızın avuçlarında yeniden doğacak hayat. İnsanların gözlerine baktığımızda, hayatın insanca çarpıtılmış aksini görüyoruz: Gözbebeklerimizin içinde onun ters-düz olmuş bir başka sureti var. Ruhuna meydan okuyup kaleme kâğıda sarılanların da, kahrından tek kelime laf edemeyecek hale getirilenlerin de, isyan edenlerin, alıp başını uzaklara gidenlerin ve hatta intiharı yaşamaya yeğleyenlerin de eylemlerinde katıksız yaşam sevincini ayırt edebiliyoruz. Biliyoruz: Hayatı yaşayamaz hale gelmenin hüznünden kaynaklanıyor tüm kısır döngüler. Ama o sabah, küçük kızın ellerinde, perdelerimizi başka bir dünyaya aralayacağız. Ve evet, pencerelerden dolan ışık da istilacı değil yalnızca davetsiz bir misafir olacak karanlık odalara. Sokakları bir baştan bir başa kat eden simitçinin sesi mecburiyetin ağırlığından kurtulacak ve huzurla, neşeyle çınlayacak. Hiç kimseye dayatılmayacak bu hayat, hiç kimse sevdiği, umut ettiği yaşamdan uzak kalıyor diye başarısız addedilmeyecek. Çekip gitmek zorunda bırakılmayacak. İnsan büyürken, büyütürken kendini, beraberinde yalnızlığını da büyütemeyecek; izin vermeyecek hayatın sadeliği ve yalınlığı buna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelimelerin sohbetin dili olmaktan vazgeçmesiyle, sözlere sahip çıkanların kendi hayallerinin ve ham varoluşlarının tesiriyle onları gasp etmesiyle, kelimeler anlatmanın dili oldu ve anlamlar denli büyüdü yalnızlıklar; böylece onların da yüzyıllardır insanoğlunun yüklediği tüm manalardan kurtulup hafifleyeceğini umuyoruz. O sabah, beklenen şarkının radyoda duyulmasının üzerinden üç beş dakika geçmeden daha, hızla küçülen ve nihayet ait oldukları yere cılız, bedenlerine dönen bizlerin kelimeleri de küçülecek. Belki Üstadın özlemini duyduğu vakit gibi, Adem’in gözü de çekilecek dünyadan ve tüm kelimeler de eşyaya dönecek o zaman: O zaman hayat, hayat olacak ve zaman da zaman… Böylece sayfalar dolusu kitaplar yazılmayacak bir kelimenin, mesela aşkın veya acının anlamını anlatmak için. Dilden dökülen her cümle bir diğerine tutunup bizi birbirimizden ayırmayacak. Her cümle elzem ve müstakilken, şimdi gün be gün aramızda çoğalan anlaşamamazlıklar bitecek. O sabahtan sonra cevapsız kalmayacak hiçbir çağrı, hiçbir telefon; tüm imdatlara evleviyetle yanıtlar verilecek. Özürler ve kusura bakmalar çekilecek samimiyetimizden. Yok olan mesafelere ve manalara inat sayfalar dolusu mektuplar yazılacak yalnızca; bir sonraki anla beraber solan duyguları, habersizce boşluğa akan kelamları, güzel ellerin sayfalarda bıraktığı tadı, kokuyu sahiplenmenin heyecanıyla dolup taşacak sayfalar. Çünkü acemice karalanmış şiirlerde, ders aralarında defterlere, kitaplara karalanan resimlerde, kavuşamamanın, mağlubiyetin bir irin gibi önümüze döküverdiği arabeskte seziyoruz bunları; insanlar birazcık olsun rahat bırakıldığında ortaya dünyanın en güzel şiirleri, resimleri, besteleri çıkacak. Varoluş sanata hapsedilemeyecek, hayat çekici olmak için sanata ihtiyaç duymayacak kadar güzelleşecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokaklarda herkesler selam vererek geçecek birbirlerine. Arnavut kaldırımlı sokaklarda kırmızı, mavi bisikletler dolanacak ve hiçbir tekerlek kaldırım taşları arasından fırlamış çimenlere elleşmeyecek; çocukların bir elinde balonlar, diğer ellerinde un kurabiyeleri olacak. Örgülerini ören ve acıkınca bize salçalı ekmek yapan annelerimizin kapı eşiğindeki gölgesini özledik. Betonların tecavüz ettiği akıllarıyla, ilk buldukları sokakta top tepen, evcilik oynayan çocukların heyecanını duyuyoruz henüz tenimizden ayrılmayan çocuk kokumuzda. Onlarla beraber karşılayacağız o sabahı. Ansızın bastıran yağmur, artık yağmurun yağması için kara bulutların çökmesinin gerekmediğini müjdeleyecek insanlığa; masmavi gökyüzünden de yağmur damlaları düşecek. Radyolardan sokaklara taşmakta olan nağmeye eşlik eden şu güzel sesi dinleyelim; o sesin sahibinin her edasında saçtığı güzellikleri düşleyelim. Zihnimize, dans ederken o narince devirdiği bileklerinin ve savurduğu saçlarının rengârenk ruhu düşüyor. Ebemkuşağı hiç kaybolmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecekondularda, bir şeyler yerken o anın keyfini değil, belki de sahip olduğu tek şeyi tüketmenin hüznünü yaşıyor çokları. Fakirlik tam da orada bir kuru ekmek misali tecessüm edip takılıyor boğazda. Çocuklar bu hüznü yaşamasın diye söyleyecek küçük kız şarkısını. Şölen havasında geçecek her bir kahvaltı ve tüm yemekler artık. Ekmek, süt, reçel, zeytin bedava olmayacak belki ama bakkallar alacak olarak defterlerine bir hal hatır sorma, bir gülen yüz yazacak. Kimsenin kimseden bir şey alması, ona karşılığında bir şey vermesi mümkün değil çünkü, anlamamak için diretsek de tüm aldıklarına rağmen aç ve tüm vermediklerine rağmen fakir olanları görüyoruz. Bu ve binlerce laf, bütün kanunlara, kitaplara ve tüm peygamberlere inat insanın özünden ortalığa saçılacak. O vakit sokaklarda erkekler kızlara laf atmayacak artık, siyah postallar caddeleri çiğnemeyecek, insanlar saatlerine bakacakları zaman sağını solunu unuttuklarını fark edecek ve kafalarını kaldırıp Güneş’e bakacaklar. Kendilerinden kurtulacak, hiç kimseler kalmayacak ortalarda. Hiç kimse kendisi olamayınca herkes biraz biz olacak sonra, her şey bizden olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç kimse aldatılmayacak, hiç kimse aldanmayacak; insanların doğruyu hazmedebildikleri o sabahtan sonra. Bundan sonra tüm hisler birbirlerinin yerine geçip gizleyecekleri yere insanları, onların teni, ağzı, burnu olup, başkalarını bize anlatacak. Gece çok zamandır ifritleri, türlü fenalıkları, kötülükleri gizlemek için iniyor dünyaya; o sabahın akşamında ilk kez karanlık, bir zamanlar olduğu gibi mahremiyetin davetiyle gelecek. Evlerine çekilecek tüm insanlar. Televizyonlar eğlenmek, oyalanmak için bir başkasına artık ihtiyaç duymayan sahiplerinin hasediyle bozulacak. Dedeler, nineler masal anlattıktan sonra çocuklara, meyveler yenilip, bahçede fenerlerin altında çaylar içildikten sonra, sevenler seviştikten sonra tüm insanlık bir köşeye kıvrılıp uykuya dalacak bir daha uyanmamak üzere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz için söyleyecek küçük kız şarkısını o sabah. Kendisi gibi sevimli şarkısı hepimizi ayağa kaldıracak ve koşmaya başlayacağız yeniden. Hayatın tekmil teferruatıyla bindiği omuzlarımızda, biz yerimizde ağırlaştıkça, dondukça hayatın suretleri böylece gözümüzün önünde her şey olduğundan daha mühim ve daha büyük görünmeye başladı. Biz büyüdükçe hayatımızın aslında pek de mühim olmayan detayları da bizimle beraber büyüyüp birer dert oldu. Biz koştukça ufka doğru süratle, yaşamın tüm figürleri silikleşip belirsizleşecek. Helecanla ilerlerken birçok şeyi görmez olacağız aslında ve mutluluğu hissedeceğiz nihayetinde. Gülümseyecek küçük kız güzel yüzüyle. Güzelliği müptezel kadınların değil, bir çocuğun tatlı tebessümünün tezahürü olacak. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-1717415978770024128?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/1717415978770024128/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=1717415978770024128' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/1717415978770024128'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/1717415978770024128'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/06/beklenen.html' title='BEKLENEN'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sj7Sxa_siMI/AAAAAAAAAjM/ssHEvJjhv9Y/s72-c/5b918b29fdf16579.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-5933129879064542516</id><published>2009-06-16T03:46:00.002+03:00</published><updated>2009-06-16T03:48:25.295+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><title type='text'>AĞIR ROMAN</title><content type='html'>&lt;a href="http://ofke.deviantart.com/art/istanbul-unutulmus-sokaklar-76452411"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347720599134788658" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SjbrjS133DI/AAAAAAAAAik/iaLvo8agX34/s400/istanbul_unutulmus_sokaklar_by_ofke.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye,&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;zaman ki sana hasta olmuş, incelikli haytasın,&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;raksederken mahallenin maşallahı-eyvallahı,&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;güzelleş be oğlum şimdilik ölümüne kadar hayattasın.&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;şimdilik...&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;em&gt;ölümüne kadar hayattasın&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-5933129879064542516?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/5933129879064542516/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=5933129879064542516' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5933129879064542516'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5933129879064542516'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/06/agir-roman.html' title='AĞIR ROMAN'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SjbrjS133DI/AAAAAAAAAik/iaLvo8agX34/s72-c/istanbul_unutulmus_sokaklar_by_ofke.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-4145141497274365840</id><published>2009-04-30T13:27:00.006+03:00</published><updated>2009-09-16T13:34:49.141+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EPİGRAF'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><title type='text'>TEHLİKELİ OYUNLAR</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sfy3zHtnnpI/AAAAAAAAAic/CpavCz8CIx4/s1600-h/door_by_Berlinnn.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 304px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sfy3zHtnnpI/AAAAAAAAAic/CpavCz8CIx4/s400/door_by_Berlinnn.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331338147771424402" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bazı sözler vardır, oğlum Hidayet, insan onlarsız edemez. Ölü noktaya gelmiş bir oyun, onlarla birden canlanır; akıcı, sürükleyici bir duruma gelir. Cümlelerin üzerine bir ağırbaşlılık gelir; seyredenler, neden olduğunu bilmeden, birden duygulanır. Oysa, insan kendisine ait bir kötülüğü, can sıkıcı bir küçüklüğü fark etmiştir tam o sırada; içinden yüzünü buluşturur. Fakat, oyunu ne pahasına olursa olsun sürdürmek gerekmektedir; oyunun kuralı budur. Bu yüzden daha önce yarattıkları etkiden yararlanır; "Bunu bana yapamazlardı, artık devam edemeyeceğimi anlıyorum," gibi başı sonu belli olmayan sözler mırıldanır. Ya da "Neredeyse ağlayacaktım," diye sızlanır ya da okumuş olduğu kitaplardan yararlanır kimseye belli etmeden. Onlardan işine geldiği gibi ters anlamlar çıkarır. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar; sayfa 64&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-4145141497274365840?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/4145141497274365840/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=4145141497274365840' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/4145141497274365840'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/4145141497274365840'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/04/tehlikeli-oyunlar.html' title='TEHLİKELİ OYUNLAR'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Sfy3zHtnnpI/AAAAAAAAAic/CpavCz8CIx4/s72-c/door_by_Berlinnn.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-233501387178318708</id><published>2009-04-23T02:56:00.002+03:00</published><updated>2009-04-23T03:09:14.656+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><title type='text'>O'NU BEKLİYORUZ</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Se-xgQIi-hI/AAAAAAAAAiI/qKNN9B2QsnA/s1600-h/spring_sleep_by_quelquechose.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5327672051847330322" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 268px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Se-xgQIi-hI/AAAAAAAAAiI/qKNN9B2QsnA/s400/spring_sleep_by_quelquechose.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Onu bekliyoruz… İlkbahar ya da sonbahar yağmurlarının ıslattığı sokakları adımlarken, onun eksiliğini hissediyoruz ta derinimizde. İlkbahar ya da sonbahar diyorum, çünkü fark etmiyor mevsimler. İnsanın içindeki boşluğa acımasız bir rüzgârın dolması ve bizi içten, en içten bir titreyişle yıkması için hava sıcaklığının ne olduğu, hiç fark etmiyor. Bu yüzden, içimizi ısıtsın diye onu bekliyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Saçlarını salarak güzelliğine güzellik katmış komşu kızın tazeliğinde; birer ucundan tutularak kardeş payı yapılan ilk aşkın suç ortağında, onun çocuksu tavrında; ilkokul öğretmenimizin vücudunun bize alışılmadık gelen kıvrımlarını keşfederken, her çizgide hissedilen olgunlukta; hayatın her köşesine saçılmış aşkın ve sonra tutkunun, sonra şehvetin bin bir suretinde olmayanın ne olduğunu bulmaya çalışıyoruz. Hayatın eksik kalan parçalarından birinde bulacağız onu muhakkak. O kaldırımlarda aniden karşımıza çıksın istiyoruz. Filmlerde, dizilerde, fotoromanlarda hep böyle olur; bir değişiklik olacaksa eğer hayatımızda aniden olsun istiyoruz. Evet, ne olacaksa aniden olmalı böyle ve eğer olacaksa, hepsi onun suretinde görülmeli önce. Kimseye benzememeli o; hiç kimseye benzememeli ki bizi kimsenin bilmediği diyarlara götürebilsin. Onun gözlerinden kayıp kıtaların, masallarda anlatılan ve sokakları beyaz mermerlerle kaplı şehirlerin yolunu görmek istiyoruz. O gözler, bilinmeyene açılan birer kapı olmalı. Fark etmez, biz gidip bulabiliriz onu… Ama en önce melek en azından bir kere gözümüze görünsün istiyoruz. Bu yüzden, uzun yolculuklarda merakla bakıyoruz otobüsün camından karşı otobüsün camına; oradaki suretlerden birinde o işareti bulabilmeyi umut ediyoruz. Orada olması şart değil; biz her halükarda, onun izlerini arıyoruz sağda solda. Okuldan yeni çıkmış çocukların bıkkınlık dolu gözlerinde, ilk aşkın heyecanına dair ipuçları bulduğumuz da onu bulmuş kadar seviniyoruz hatta. Evet, bu hayatta akla mantığa sığmayacak şeyler var hala. Kalabalık şehirlerde bu umudun ayak izlerine basarak yürüyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bizi kurtaracak, yüzündeki derin mana, farklı güzelliği ve peri kızlarına has asaleti ile bizi kurtaracağını bilmenin heyecanı içindeyiz. Onu bulamadığımız her dakika içine gömüldüğümüz karamsarlığı yırtıp çıkmak için tetikte bekliyoruz. Bir teslimiyet gibi bu bekleyiş, arayışlar her mahalleye, her sokağa yayılmışken, içimiz içimize sığmıyorken, bir anlamda beklemeğe denk bu tavır, kanlarımızı donduruyor. Kalabalığa baktığımda bir an önce harekete geçip ona ulaşmak için sabırsızlananların haletiruhiyesini yüzlerinden okuyorum. Ama ben ve birkaç kişi, durduruyoruz onları güç bela; hayır, son umudumuzu böyle hunharca harcamaya razı değiliz. Saflarda dalgalanarak yayılıyor atalet ve umutsuzluğa dönüşüyor. Biz güneşin bulutların ardına değin ulaşan parlaklığında, bu hayattaki her suretten farklı, en çok da bize benzemeyen o sureti bekliyoruz ve o bu hayata olan uzaklığını, bekleyişi uzatarak gösteriyor. Bekleyişin bıkkınlığına bulanan teyakkuzun ürkütücü suretinde, onun emsalsiz güzelliğini arıyoruz.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Haberler düşüyor ajanslara kimi zaman; gazete ve radyolarda, televizyonlarda, haftalarca onu bulduklarını iddia eden haberler yayımlanıyor. Dünyanın dört bir muhabirler telefonlar yağdırıyorlar merkezlerine ve gizliden haberler sızdırılıyor onu bulduklarını dair. Telefon her çaldığında, onu bizden evvel bulmuş olduklarının haberini almanın korkusuyla ellerim titreyerek kaldırıyorum ahizeyi. Kimileri onu dergilerin parlak kâğıtlarında bulduklarını, ona illaki bir dükkânın vitrininde rastlamış olduklarını, olabileceklerini iddia ediyorlar. Umudumuza vurulan her darbede, aslında hem onu bulduğumuz için seviniyor, hem de onu bulanlar başkaları olduğu için üzülüyoruz. Her şeyden evvel, evet, soğukkanlılığımızı korumamıza ihtiyaç var; bunu biliyoruz. Karanlık gecelerde, gözlerimizi kapayıp hayallere daldığımızda onun bizi er ya da geç bulacağını, belki de bir gazete kupüründe çoktan rastlaşmış olduğumuzu düşlüyoruz. Böyle koruyoruz sükûnetimizi; kaybedecek ondan daha değerli bir şey olmadığımızı da adımız gibi bildiğimizden. Hayatta bir yokluğun tadını, yokluğa dönüşecek bir bekleyişin yollarında hissediyoruz yalnızca.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-233501387178318708?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/233501387178318708/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=233501387178318708' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/233501387178318708'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/233501387178318708'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/04/onu-bekliyoruz.html' title='O&apos;NU BEKLİYORUZ'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/Se-xgQIi-hI/AAAAAAAAAiI/qKNN9B2QsnA/s72-c/spring_sleep_by_quelquechose.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-3198882725302719170</id><published>2009-04-19T16:07:00.003+03:00</published><updated>2009-04-30T13:21:39.378+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><title type='text'>HAZİNNÂME</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SesjQxd2C_I/AAAAAAAAAiA/t7xUfkyvu74/s1600-h/3150307841_b8d7a7c806_b.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5326389755359136754" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SesjQxd2C_I/AAAAAAAAAiA/t7xUfkyvu74/s400/3150307841_b8d7a7c806_b.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;HAZİNNÂME&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her gün aynı şeyleri görüyor olmamız mı &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;hayatın gerçekliğinin ispatı; her gün aynı&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;rüyayı görsek bu gerçek sayılabilir mi? &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;Belki sahiden bir ruhumuz vardır &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;maddiyattan bağımsız; biz uykudayken&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;zamansız, mekânsız, boyutsuz, suretsiz&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;her şeyin içinden geçmekte, belki de&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;gerçekten Tanrı’dan bir parçadır da &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;tüm bu maddi mevcudiyetin dışında &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;bir yerlerde yaşamaktadır. Yukarıdan bir &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;yerlerden seyredip bizi, bedenden bedene,&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;hikâyeden hikâyeye gezinmekte, &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;her hikâyede ayrı bir muhayyilede vücut &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;bulmaktadır. Belki bu yüzden mantıksız &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;gelmektedir bize rüyalar. Kaldı ki &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;mantık da, bilinç denen kurmalı oyuncağın &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;kötü bir alışkanlığından öte nedir?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Defterlerden…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yuvarlak masanın etrafında üç beş kişiyiz; arkadaşlarımdan biri beylik nutuklarından birini atıyor yine. Unutmam gereken bir mazim, kurtulmam gereken hatırlarım var benim, alkole sığınıyorum. Konuşuyor; Aslında o kadar büyük değilmişiz, aslında evren ve tarihin derinliği düşünüldüğünde tahayyül edilemeyecek kadar ufakmış var oluşumuz. Hak veriyorum, yine de muhalefet ediyorum kendi içimden. İyi de bunlar da önemli sözler değil ki, yüzyıllardır tekrarlanan sözler, kimin için, ne için bir anlam ifade eder bilinmez. Şimdi şu bulunduğumuz izbe bar da, içinde bizi eriten kalabalıklar da birer karınca yığınından farksızmış. Haklısın. Ama yine de bir önemimiz var kendi içimizde; birer karınca yığınıyız fakat bu barda, kendi değersizliğimizi bina ediyoruz. Bu değersizliğe, bu &lt;em&gt;fason boşvermişliğe&lt;/em&gt; sığınmak mutlu ediyor bizi. Sıkılıyorum. Üzerime çöküyor barın loş ışığı, biranın köpüklerinde dalgalanan yine o, midemi bulandırıyor. Hiçbir anlamımızın olmadığı muhakkak; fakat burada ardı ardına içilen biralar ve biri yanıp diğeri sönen sigaralarla yıkıma uğrattığımız bünyemizde, yarınsızlık duygusunda, etrafın değerlerini &lt;em&gt;sikimize&lt;/em&gt; takmamız konusundaki ısrarımızda bir değer meydana getiriyoruz. Üstelik o değer de ayaklarımızı bastığımız zemin oluyor bizim için; bu bizim var oluşumuz. Ben o da kaybolup gitsin istiyorum, özgür kalalım. Ya da gerçekten, gerçek anlamda önemli meselelere kafa yoralım. Ne bileyim eve kapanayım da eski aşklarımı falan düşüneyim ben de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başkası devralıyor sözü; o da hak veriyor benim gibi. Diyor ki okulun, işin falan ne önemi varmış. Bir gün öyle bir olay olurmuş ki hepsini kaybedermişiz. Öyleyse onların da pek bir değeri yokmuş. Ona da hak veriyorum; her şey gerçekten de özünde inanılmaz bir kırılganlık taşıyor. Mesela sevdiğimiz şarkı bitiveriyor en sonunda, ya da onu besteleyen dahi adam ölüyor ve bir daha beste yapması imkânsızlaşıyor. Bir değer kaybediyoruz; hayatımız asla eskisi gibi olmuyor. İnandığımızı bilmeden inandığımız, değer verdiğimizi bilmeden sevdiğimiz, yaşadığımızı bilmeden yaşadığımız şeyler var hayatta. En sevdiğimiz aktör ölüyor, bir daha hiç yeni bir filmini izleyemeyecek hale geliyoruz birden. Ya da biz ölüyoruz, o vakit neler oluyor, o çok şaşırtıcı. Deprem olunca yıllar yılı adımladığımız sokakların hali birden değişiyor. Hayat denilen şey böyle milyonlarca ufak detaydan ibaret; ayaklarımız onlarla yere basıyor. Hani komşuluk ilişkileri falan gibi… Böylesi kabul edilir gibi değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu geceki boşvermişlik yanılsamasının dağılıp gitmesini bekliyorum. Biz aslında böyle adamlar değiliz çünkü. Mesele arkadaşım her an masanın üzerine kusabilir ve böylece tüm gecenin keyfi kaçar, bizim &lt;em&gt;sikindirik&lt;/em&gt; evrenimiz dağılır gider ve biz de evlerimize, gerçek hayatımıza döneriz. Bir başka arkadaşa geçiyor konuşma sırası, tam o sırada barmen elindeki bardakları düşürüyor, bir gürültü ama kimsenin dikkati yönelmiyor o yöne. Bir hayal kırıklığı: sinek de küçük ama mide bulandırır. Arkadaşım anlamsızlığımızdan bahsediyor. Bu sefer hiç kulak asmıyorum; çünkü biliyorum ki tüm muhabbetin ardından o yarın sabaha uyandığında yine aynı işleri yapacak, yine bu anlamsızlığı bir kenara bırakıp sınavlarına çalışıp geleceğini inşa etmeye çalışacak, bir ay önce ayrıldığı sevgilisinin yerini bir başkasıyla doldurmak için yine kız peşinde koşacak. Şaşırtıcı bir şey değil bu: Yüzyıllardır aynı terane. Yalnızlığı, var olmanın kederini, anlamsızlığı anlatan adamlar da yaptılar aynı şeyleri; anlattıkları açmazların ağırlığından, kelimelerinin tesirlerinden hiç utanmaksızın yaşamaya da devam ettiler üstelik. Ölüp gitselermiş ya dertleri neymiş!? Arkadaş sözlerini güzel bir alıntıyla sonlandırıyor. Dikkat edelim beyler kendimize, her şey sanıldığından daha kırılganmış. Benim bu kalabalıklar içinde ne işim var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağılıyoruz, dakikalarca tek başıma müzik dinleyerek yürüyorum. Hiç bu dertlerim olmasaydı ya, oldu da ne oldu sanki. Bak yine yaşıyorum, hem de diğerlerinden bir farkım olmaksızın. Bir an önce bitse bu yol, yatağa kıvrılıp uyusam. Günler bir an önce geçip gitse; büyüsem adam olsam. Belki o zaman düzelir bu yalancı boş vermişlik bunalımları. Bir kere hayallerime kavuşursam ben de hayatın güzel olabileceğini, yeni baştan, en baştan hatırlarım belki. Evlenip çoluk çocuğa karışınca, sorumluluklar binince omzuma, belki ağırlaşırım ve yere değer ayaklarım. Küçük kızımı kucakladığımda, onun minik kalp atışlarını duyunca, o bütün çığlıklardan, tüm feryatlardan daha gerçekçi, daha vurucu gelir bana. Var olan bütün kelimelerden daha gerçek bir ses olur o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve geldiğimde nihayet, önce şöyle bir soyunup dökülelim de rahatlayalım. Sonra odayı toparlarız biraz; dağınık bir masa, kırışık bir pantolon odanın tüm huzurunu kaçırıyor; unutulmayan sevgililer falan, ya da unuttuğumuzu sanarak hatırladıklarımız sinirini bozuyor insanın. Yavaşça adımlarımı sürükleyerek odama varıyorum nihayet. &lt;em&gt;Kapıyı açıyo&lt;/em&gt;.. Kapı açılmıyor… Bir şey sıkışmış gibi sanki, kimbilir gene kim dağıttı odayı. Biraz daha zorluyorum, halı falan sıkışmış olacak herhalde. Derken zar zor giriyorum. Biri, bir kadın boylu boyunca uzanmış yatıyor kapının arkasında. Üzerinden sızan kanlar, bir gölge gibi yayılmış zemine. Aman Allah’ım ne olmuş burada ya? Kafası öne düşmüş, hamile karnında bir bıçak saplanmış duruyor. Kanlar bıçak yarasından etrafa süzülmüş, bembeyaz elbisesinin üzerine; eteklerindeki minik çiçekler kanı emmiş doyuncaya kadar, adeta simsiyah olmuşlar. Ben birkaç saniyelik şoku atlatamıyorum bir türlü. O birkaç metre ötemde bir kadın, karnından saplanmış bıçakla boylu boyunca, ölü yatıyor. Boş gözlerle bakıyorum, anlamaya çalışıyorum. Yüzü saçlarıyla kapanmış. En sonunda, dizlerim titreyerek varıyorum yanına, eğilip bakıyorum. Tanıdık yüzünde öyle bir ifade var ki hiç direnmemiş, sanki hemen teslim olmuş gibi ölüme. Bu teslimiyet, bu yüz de yabancı değil bana. Saçlarını düzeltiyorum yüzünü iyice görebileyim diye, gerçekten de hatırlıyorum bu yüzü. Bal rengi gözleri açık bana bakıyor. &lt;em&gt;Hazan sen misin desem&lt;/em&gt; de cevap vermiyor bana; ellerimi karnına koyuyorum, hala bir ümit var mı kurtarabilir miyiz bebeğimizi acaba diyorum. Cevap yok, cevap bir ölünün sessizliği. Bıçağın kanlı sapına dokundukça, ellerimde hayallerimizin, mutluluklarımızın, oyunlarımızın sevincini hissediyorum. Onun gözlerindeki aksimde, elimde bir bıçak, ben bir katilim şimdi. Her şey bitiyormuş gerçekten, hiç ölmez sandıklarımız da ölüyormuş, hiç bizi yalnız bırakmaz dediklerimizde terk ediyormuş bizi. Ben bu acıya dayanamam diyorum, ben bu acıya katlanamam. Geri çekilmek istesem de yapamıyorum, yanına çöküp sarılıyorum ona. Ellerini öpüyorum, kokusunu hissederek, halen sıcakken, son bir kez. Ağlıyorum, öksürükler, feryatlar karışıyor ağlayışıma. Kurtulmak istiyorum, gözlerimi yumuyorum sıkıca. Bir öksürük saplanıyor boğazıma, öksürüyorum, ciğerlerimi parçalarcasına öksürüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dakikalarca geçmiyor, kusar gibi nefesimi boşaltıyorum içimden. Nihayet sakinleştiğimde korkarak açıyorum ıslak gözlerimi. Kapının arkasına yaslanmış, yatıyor buluyorum kendimi. Ne bir ceset var ne de kanlar, biten kâbusumdan başka; hepsi bir rüyaymış diyorum kendi kendime. Demek ki bir rüyaya da inanılabiliyormuş, demek ki gerçek de alabildiğine kırılganmış ve o da bitebiliyormuş bir yerde. Gerçeksiz kalınca insan, o boşluklardan türlü vehimler ve yeisler, bir kâbus olup dolabiliyormuş hayata. Hayata tutunmak gerekmiş öyleyse; ölüp gitmemek için, hayallerin gerçek olacağı zamana kadar, tüm hüznü kelimelere bindirip gerçek denizinde hafiye olarak yüzdürmek gerekirmiş. Kâbusla gerçeği ayırt edebilmek gerek; gerekirse hikâyelerle, gerekirse masallarla.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-3198882725302719170?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/3198882725302719170/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=3198882725302719170' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3198882725302719170'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3198882725302719170'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/04/gecmisime-gebe-kadin.html' title='HAZİNNÂME'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SesjQxd2C_I/AAAAAAAAAiA/t7xUfkyvu74/s72-c/3150307841_b8d7a7c806_b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-2874055074492532116</id><published>2009-04-01T23:45:00.000+03:00</published><updated>2009-04-01T23:46:02.381+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNDELİK'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='FUTBOL'/><title type='text'>GUTI</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SdPScUa4BtI/AAAAAAAAAh4/hAAQq49uVew/s1600-h/580044821_05372d1337.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319826968814290642" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 247px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SdPScUa4BtI/AAAAAAAAAh4/hAAQq49uVew/s400/580044821_05372d1337.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-2874055074492532116?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/2874055074492532116/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=2874055074492532116' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/2874055074492532116'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/2874055074492532116'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/04/guti.html' title='GUTI'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SdPScUa4BtI/AAAAAAAAAh4/hAAQq49uVew/s72-c/580044821_05372d1337.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-256021253214915136</id><published>2009-04-01T23:38:00.001+03:00</published><updated>2009-04-01T23:41:57.264+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><title type='text'>IŞIK VALSİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://blackpixie.deviantart.com/art/In-The-Waiting-Line-98410949"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319825850538782178" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 398px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SdPRbOhN7eI/AAAAAAAAAhw/uOKVFOJzJzM/s400/In_The_Waiting_Line_by_blackpixie.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Gecenin bir köründe, çok ama çok uzaklarda, sanki bir ışık yanıp söner; bir daha bakarsın ama göremezsin. Oysa ki orada olduğunu bilmeye ihtiyacın da vardır, gözlerinde, zihninde izi kalmıştır çünkü, çünkü dikkatle bakınca göremezsin ama o mavili pembeli ışıltılar yine de yanar durur. Düşünürsün acaba nedir diye, bir araba mıdır, ya da bir evin ışığı, belki de bir fotoğraf makinesinin flaşı; kimbilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve içimde bir çocuk bağırır aşk budur diye!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bak yine başladılar diyorum ve gülümsüyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülerim çünkü seni ben, mesafeye, uzaklara boğulmuş bir aşkta gerçeğin karanlığında bir yanıp bir sönen ve bir daha da görülmeyen ışığa tutkun adam gibi merakla sahiplenirim. Yazdıklarıma baktıkça utanırım bir de. Merak ederim, sorularım canlanır tabiatında, sana dair hisleri duydukça.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni gördükçe niye mutlu olurum ben, sen gülünce neden bir anda ölecekmişim gibi gelir? Beni dinlerken, asıyorsun ya suratını birden, neden korkarım o kadar, seni üzmüş olma ihtimali nasıl da bitiverir hemen yanı başımda? Sigaraya veya envai meylere, hastalıklı bir tutkuyla teslim olanlar, onlar olmaksızın yaşayamayanların da hali böyle midir? Müptela olmak mı denir buna?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hah, gülüyorum şimdi de bak: Bu muymuş aşk dedikleri?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerini, dudaklarını, tenini kaplayan gülüşünü bir daha görmek için gözlerimi ayırmıyorum senden. İstiyorum ki o ışık gibi kayboluverme hemen sen de. Sen kaybolsan da bir izin kalsın aklımda, yüzünü ezberliyorum kendimden habersiz, bir gün kaybedersem seni, seni anlatan hikâyeler yazacağım. Yine de kaybolma sen, kaybolursan, nasıl gözlerimi dikiyorsam gecenin karanlığına, hasretin içine de öyle dalıvereceğim. Kaybolan sevgililerin ardından, âşıklar hasrete dalarlarmış sevdiklerinden bir iz bulmak için; ben de emsallerimi takip edeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlığa bakarım yüzyıllar boyu, hiç ayırmam gözlerimi ondan, belki bir gün gelir kör olduğuma inanırım. Gördüğüm son şey hasretin diye mutlu oluveririm; sonra, belki yine çok uzun yıllar sonra, bir ışık görünüp kayboluverir, aklıma sen düşersin. Geceleri okyanuslarda yüzerim ben, en dipte, yıldızların ve mehtabın uzanamayacağı bir köşede, kendimi soğuk suya teslim ederim. Gözlerimi açarım, tuzlu su yakar beni, cezalandırır. Hıphızlı yüzer, yüzeye ulaşırım. Mehtabı görünce, görebildiğime şükrederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün göremedim seni ama belki yarın sen olursun gördüğüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işıkları kapatırım, seni düşlerim… Yüzün gelmez aklıma, unutmuş olamam. Unutmuşum ama… Olamaz ki; unutsam gecelerce rüyalarda görebilir miydim hiç? Bilinmez ki cevabı. Unuttum mu sahiden, unutsam o ışık nasıl hatırlatacaktı seni bana. Yüzün bir görülür, bir kaybolur gözlerimde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülerim; derim ki aşk denen şey bu muymuş?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra içimden, derinden bir sızı cevap verir bana. Canım yanar. Ne bu, ne de bir başkasıdır aşk, ne senin gördüğündür, ne de başkasının ki! Göremezsin, tadamazsın ama bilirsin ki sokağa çıkarken üzerine geçirdiği elbisesidir ele avuca sığmaz afacan hayaller; ne sen kelimelerle anlatabilirsin onu, ne de bir başkası anlar. Ama herkese bir pay düşer ondan, herkesin elinde, avucunda, dudaklarında, tenhalarında bir iz kalıverir ondan. Bunu da adın gibi bilirsin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra anlarım, benim payıma da düşen budur. Her simada onu bulduğunu düşünmek ama asla dokunamamaktır. Her tende onu koklamak ama tadını duyamamaktır. Herkese anlattığım bir şeydir ama dinlemediğim, bilmediğimdir. Bir ışık yanıp söner uzakta, hadi şimdi yazacaksın aşka dair üç beş kelime der. Aklıma bir soru daha düşer: Neden seni düşündükçe hikayeler yazmak isterim ben; aslında içlerinde ne sen olursun, ne de ben ama ikimizde varızdır o hikayelerde. Oturup yazarım, yazınca, yazdıkça onun yüzünü görür gibi olurum. Hayallere dalarım, sanırım ki hayaller aşksızlığa bir teselli olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yalandır hepsi, hem de ne yalan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü benim canım yanar yine: Çünkü tüm teselliler, müsebbibi acılarımı hatırlatır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-256021253214915136?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/256021253214915136/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=256021253214915136' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/256021253214915136'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/256021253214915136'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/04/isik-valsi.html' title='IŞIK VALSİ'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SdPRbOhN7eI/AAAAAAAAAhw/uOKVFOJzJzM/s72-c/In_The_Waiting_Line_by_blackpixie.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-4233968434346516214</id><published>2009-02-21T12:58:00.003+02:00</published><updated>2009-09-12T02:23:49.428+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KARANLIK ODA'/><title type='text'>KARANLIK ODA*21</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SZ_epmYMxGI/AAAAAAAAAho/kIOHPC4B-18/s1600-h/paper_plane___IV_by_quelquechose.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5305203692323783778" style="margin: 0px auto 10px; display: block; width: 400px; height: 209px; text-align: center;" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SZ_epmYMxGI/AAAAAAAAAho/kIOHPC4B-18/s400/paper_plane___IV_by_quelquechose.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bembeyaz sayfalar olurdu eskiden olsa; o kadar beyaz olurlardı ki üzerlerine sürülen her bir mürekkep damlası kirletirdi onları. Ben öyle hissederdim, hepsine çaresiz ağlamaklı bakardım sonra, hepimize yazık olurdu. Sonra biri geldi, Ezgi diye, tüm o boş sayfaları yırttı. Bununla kalmadı ilmek ilmek dokuduğum, sonsuz emek verdiğim uzun ve anlamlı cümlelerimi, geçmişimizi, yırtıp attı. Bir ihanetten, bir ifritten hayırlı şeyler doğmaz biliyorum, bu sefer de doğmadı. Lakin sonumuz korkunç bir yalnızlık oldu da en azından herkes ağır bir yükten, şu hayattan kurtuldu. Konu dağılsın istemiyorum fakat, fakat öyle bir şey oldu ki işte tam da bugün, kalbimin kapıları yeniden açıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigaradan bir nefes aldım da kafam yerine gelsin diye, zihnim sigara dumanı gibi eğilip bükülüp sonra kayboldu hava gibi bir bilinmezliğin içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir iyi, bir de kötü haberim var şimdi kendime… İyi haber, yok deminkinden daha sağlam bir şekilde cümle kurmaya başlayışım değil, işte demin bahsettiğim gibi kalbimin kapıları yeniden açıldı. Kötü haber, ne yazık ki yine dışarı çıkan kimse olmadı. Sayfalarca kustuğum şu iki kızdan Sıla’dan ve Ezgi’den herhangi biri dışarı çıkma nezaketini göstermedi. Beni bilirsiniz, onlar dışarı çıkmayınca ben de kovma cesaretini gösteremedi. Netice itibariyle bir cesaretsizlik bir nezaketsizliği doğurdu; ben zamanında yeteri kadar cesur olsaydım eminim sonuç farklı olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne olurdu, mesela en azından konu böyle dağılmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün kasabada onu gördüm. Daha önce, çiftçiler tarlada çalışırken onu çitlerin kenarında durmuş, ufka doğru bakarken görmüştüm. Yanından geçip giderken uzun uzun bakmıştım ona, ta ki saçlarının sarılı turunculu rengi gözlerimi alıncaya kadar. Sonra vazgeçmiştim, arsızca gözlerini diktiği ufka doğru onunla bir olup seyre dalarken, kendi kötü sonumu hazırlamamak için utanabilmek istemiştim. Kendimi kıstırmama gerek kalmadı; bu garip tablo dağılıp gitti zaman içinde. Ben ayaklarımı yere süre süre yürümeye devam ettim, o da belli belirsiz yüzünü öte yana çevirirken tanışma faslımız sona ermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç kez daha karşılaştık sonra; kendime acıyordum, onu görme umuduyla kasabaya ziyaretlerim artmıştı. Nihayet diyordum kendi kendime, içindeki bir şeyler canlanıyor, o ebedi döngüyü, o kaçnılmaz mağlubiyetleri tekrarlamak için… Hissediyordum kendimden saklasam da, fısıltı gazetesi yayıyordu haberi yavaştan tüm benliğimde. Zihnimde, yüreğimde, geçmiş ve gelecek fikrimde, acı ve sevinçlerimde gelecek bir bayram söylentisi yayılmaktaydı yavaşça. Ellerim, onu dördüncü kez yine kasabanın girişinde gördüğümde, gözlerindeki mavi pırıltıyı bu festivali başlatacak olan işaret olarak algıladı; titreyip terlemeye başladılar. Düpedüz göz göze gelmiş bakıyorduk birbirimize. Ellerim, onlar inanmıştı çoktan ama ben de bir işaret bekliyordum, inanmak için değil kaderin kimi zaman ortaya çıkan yıkıcılığına karşı inancımı kaybetmemek için. Çünkü halihazırda inanıyordum ona, inanmasam kendimi böyle kör bir kuyuya teslim etmezdim. Bir an titredim yine, ufaktan görünür oldu kaderin yıkıcılığı ve aklıma “sandığımdan aptal olma” ihtimalimi getirdi. Öyle ya cesaretle aptallık arasında ince bir çizgi vardı ki onu da sonunu görebilme gücü, yani akıl teşkil ederdi. Tüm sonuçları görüyor ve tüm olumsuzlukları göze alıyorsanız bu cesaretti lakin bir şey bilmeden kendinizi ateşe atıyorsanız işte bu aptallıktı; cahil cesareti de denilebilir kısaca… Ben şimdi o çizginin cesaret tarafında olmayı umut ediyordum; yoksa umut da mı aptallıktan bir alametti? Sesimi kestim bir kez daha bu yoldan çıkışı kaçırmamak için… O gözlerini kaçırıncaya kadar baktım. Ve sonra belli belirsiz yine göz göze geldiğimizi fark ettim, bu kez gülümsedi. Gülümsedi ve içimde satır satır akmakta olan kaderimi tersine çevirdi bana umut vererek; ben umuttan da olsa bir limana demirlemek istedim hep kendimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bugün geldi sonunda; bugün yine evet, onunla bir yerlerde rastlaşabilmek için kasabadaydım. Ekmek ve biraz erzak aldım önce, sonra tütün almalıydım ama onu da alırsam burada kalacak sebeplerim tükeneceği için kasabayı dolandım biraz. İçine girdikçe, beni aylar önce büyülemiş olan Ortaçağ havasını uzun uzun teneffüs etme imkânı buldum. Bana gizliden de olsa ilham verdiğini fark ettim sonra bu havanın, geçmişin büyülü yönüyle. Saman çatılı taş evlerin atmosferi birden farklılaştırması, yüksek çan kulesiyle kilise, ufka doğru uzayan sapsarı tarlalar ve yine yemyeşil ormanlar, insanların yüzlerini değil aileleriyle geldikleri bu pazarda bizatihi hayatlarını gördüğünüz pazaryeri, bisikletli çocukların dolandığı sokaklar, kaldırım taşlarına çarpa çarpa yuvarlanan misketler ve onlarca küçük detay, özlem duyduğumuz bir zamana taşıyordu bizi. Bir zamanlar… Bir zamanlar diyebildiğimiz o eski zamanlar, bir sis perdesinin arkasında yaşatıyor bizi adeta, ayaklarını bu gibi kasabalarda ayaklarını yere basarak. Bununla bitmez elbette, daha nelerde yaşıyor o eski zamanlar; antika dükkanlarındaki onlarca eşyada, eski filmlerde, o filmlerde oynamış aktör ve aktrislerde, sonra eski şarkılarda, eski zamanlara dair hikayelerde, kelimelerde… Eski şeyler yalnızca kendi varlıklarıyla yaşamıyor aramızda, hepsi geçmişten bir tutam gizem de getiriyor yanlarında. Cümlelerin bir kenarına saklanmış bir kelime ya da dile dolanan eski bir şarkı, geçmişin anlamları ve aşklarıyla bütünleşiyor hemencecik. Hepsi ne hikmetse kendilerine güzellik katan bu tozdan tülle kaplı, yani gizemle. Gizem hangi varlığa güzellik katmaz ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerinin parıltısını meydandaki pastanenin vitrininden görürdüm… O anda, işte tam da böylesi nedenlerden ilham veriyordu bana bu eski kasaba; o ufak tavırlar eski zaman aşklarının ilhamıyla güzelleşti birden. Gülümseyerek girdi içeri sonra ve mavi, çocuksu desenlerle kaplı önlüğünü giyerek tezgahın arkasına geçti. Ben onu epey uzak bir mesafeden, kalabalığa karışmış görüntüsüyle seyretmekteyken o, dolaptan çıkardığı kurabiyeleri tezgaha diziyordu. Ellerine baktım, her bir hareketinde ustasının ellerinde yeniden tüm mükemmeliyetiyle şekilleniyorlardı ve beyazlığı, kendi gölgesinde ışıkla besleniyordu bir an durmaksızın. Yaklaşmaya başladım yavaşça, belki ayaklarım kendiliğinden yürüdü ona ve ne hikmetse gözlerim kendiliğinden buldu gözlerini… Masmavilerdi; tüm hayatım boyunca yüreğimde taşıdığım duygular geldi aklıma. Ben ki onları bin bir gayretle kelimelere işlemeye çalışmıştım; oysa tümü bir çift göze nakşedilmişti çoktan. Saçlarının parıltısını aldı gözlerimi; turuncu bir ırmak güneşin ışıklarıyla köpürüp sarıya dönerek dökülüyordu omuzlarından… Kimi yerlerinde ince ince örülmüş olsalar da tüm varlıklarıyla özgürlerdi aslında, kendilerine dokunacak birini bekler gibi. Sonra bembeyaz tenine ve hayatın iç içe geçmiş çizgilerine karışmış tabiatınai onun sınırlarına binlerce şiir dokudum içimden mavi, turuncu ve mor ipliklerle. Her mısrada ruhum çılgına döndü, adımlarım hızlandı kalp atışlarımla beraber, dudağımdan sözcükler döküldü: Merhaba, diye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafasını kaldırmamıştı dükkandan içeri girdim gireli, bana baktığında ise gülümsüyordu. Sözcüklerimle tamamlanmış olacak tablomuz, bu kişiliksiz sohbete ortak oldu. Tam adını sormak geldi içimden yapamadım, kahrolası. Sonra ne istediğimi sordu, bir çikolatalı pasta, dedim, çikolatası acı olsun. İçeri gidip geldi, biraz bekletti beni tezgahın önünde; ben, her türden çikolatayla, pastayla, meyveyle kaplı dükkanın içinde saniyeler içinde obur bir çocuk oldum. Paketi getirdi ve elime tutuşturdu, parayı verdim, yine tam adını soracaktım, yapamadım. Ama bu kaz kendi kendime küfretmedim içimden, kendimi bir kez daha olayın akışına bıraktım. Sonra boş boş yürüdüm kasabanın sokaklarında… Karlarla kaplı caddede bir an için ikimizi görerek mutlu oldum. Ne hissettiğimi anlamaya çalışyordum bir yandan da. En önce basbayağı aşıktım ama derinlerde bir şey daha canlanıyordu, varlığı tüm duygu alemime tesir eden. Tapınağın bahçesinde oturup sigaramı içerken rastladım o belli belirsiz duyguya: Ben her şeyin gerisinde, tam hayallerini kurduğum gibi bir kıza rastladığım için şaşkındım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kışın ortasında erkenden batan güneşin son ışıklarında evime yürüdüm… Yürürken eski şarkılardan mırıldandım kendimce, türküleri beceriksiz ıslığıma uyarladım. Şehrin canlı fakat kıymetsiz hayatında, yüksek apartmanların en yüksek katlarında veya olmadı havuzlu villalarında oturup şarkılar yazanlara lanet okudum; gerçek duyguları yaşatabilmek adına sarıldım türkülere. Orada acının her coğrafyadaki ayrı tadını görüp kendi sızımın rengini kavramaya çalıştım. Üşüdüm adımlarım ağırlaşırken, omuzlarıma abanan yükün altında sendeleyip yere kapanabilmek için sarhoş olmayı isterdim, kendimi yere atamadım. Evimin kapısını araladım yavaşça, sıcaklık tüm bedenimi kapladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyandıktan sonra masamın başına oturup yazmaya başladım… Bir kahve yaptım kendime, kahveden ezilen ağız tadımı yerine getirmek için aldığım pastadan birkaç dilim yedim. Yazımın son satırlarına geliyordum ki pastanın altına sıkıştırılmış bir kağıt gördüm. Bembeyaz, düzgünce katlanmış kâğıdı açtım… Kalemim son kelimeleri düşerken ancak kavramıştım kâğıtta yazan o son kelimeyi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yabancı?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-4233968434346516214?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/4233968434346516214/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=4233968434346516214' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/4233968434346516214'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/4233968434346516214'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/02/karanlik-oda21.html' title='KARANLIK ODA*21'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SZ_epmYMxGI/AAAAAAAAAho/kIOHPC4B-18/s72-c/paper_plane___IV_by_quelquechose.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-7896403760042264767</id><published>2009-02-15T15:30:00.002+02:00</published><updated>2009-02-15T15:38:41.284+02:00</updated><title type='text'>İNSANLIĞIN GİZLİ KALMIŞ TARİHİ I - ORMANCI TÜRKÜSÜ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SZgZD6Xp5FI/AAAAAAAAAhI/UPOdWxxNrig/s1600-h/n701348499_223969_5545.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5303016116227531858" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 290px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SZgZD6Xp5FI/AAAAAAAAAhI/UPOdWxxNrig/s400/n701348499_223969_5545.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Blog’un sınırlı sayıdaki takipçisine bir kıyak geçmek, tarihten bir dem almak, hayatın gizli kalmış yönlerini sıkmadan anlatmak amacıyla bugün yeni bir diziye başlıyoruz efendim. Dizimizin konusu ise insanlığın gizli kalmış tarihine, yani her gün gördüğümüz fakat dikkat etmediğimiz bazı şeylerin, şarkıların, sokakların, ünlü kişiliklerin, sağdan soldan duyduğumuz efsanelerin iç yüzüne şöyle bir göz atmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu niyetle başladığım çalışmalarımda, ele alacağımız, göz atacağımız ilk mesele ise, mezeli rakılı muhabbetli her çilingir masasının demirbaşı olan “Ormancı” türküsü… Türkülerin genelinde olduğu gibi gerçek bir olaydan esinlenerek bestelenen bu türküyü, diğerlerinden ayıran iki önemli özelliği var. Bunlardan ilki, demin de belirttiğim gibi, herkesçe bilinen, herkesçe sevilen bir eser olması. İkincisi ise olayın günümüze çok yakın bir tarihte gerçekleşmesi; hatta o kadar ki türküye konu olan kişiliklerin kimliği dahi bilinmekte. İşte şimdi biz de insanlığın gizli kalmış tarihine bir ışık tutabilmek amacıyla o günlere geri dönüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ORMANCI TÜRKÜSÜ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıktım Belen Kahvesi’ne baktım ovaya&lt;br /&gt;Bay Mustafa çağırdı, dama oynamaya,&lt;br /&gt;Ormancı da gelir gelmez, yıkar masayı,&lt;br /&gt;Söz dinlemez ormancı, çekmiş kafayı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aman ormancı, canım ormancı&lt;br /&gt;Köyümüze bıraktın yoktan bir acı&lt;br /&gt;Gevenes'in ortasında, değirmen döner,&lt;br /&gt;Değirmenin suları, dağından iner,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ormancı'ya atılan kurşun, Tevfik' e döner,&lt;br /&gt;Tevfik' in feryatları, yürekler deler,&lt;br /&gt;Aman ormancı, canım ormancı&lt;br /&gt;Köyümüze bıraktın yoktan bir acı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gevenes' in suları hoştur içmeye,&lt;br /&gt;Üstünde köprüsü var, gelip geçmeye,&lt;br /&gt;Tevfik' imi vurdular, hiç mi hiç yere,&lt;br /&gt;Yazık ettin ormancı, köyün iki gencine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aman ormancı, canım ormancı&lt;br /&gt;Köyümüze bıraktın yoktan bir acı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, ilk olarak türkünün güftesine göz attıktan sonra, şimdi de önce olayın geçtiği yeri, ardından da olaydaki karakterleri kısaca tanıyalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, türküde geçmekte olan Belen Kahvesi (yukarıdaki fotoğraf oraya aittir), Muğla’nın Yatağan ilçesinin Gevenes köyünde bulunmakta olup, olay bu köyde cereyan etmiştir (Gevenes’in ismi ise sonradan Çaybükü olarak değiştirilmiştir). Türkünün kahramanlarından Mustafa Şahbudak (yani Bay Mustafa), bir ağa çocuğudur. Türküdeki bir diğer kahramanı Tevfik Cezayirli de köyün muhtarıdır ve Bay Mustafa ile oldukça yakın arkadaştırlar. Ormancı olarak bilinen Mehmet İn ise, köyde görev yapmakta olan bir orman koruma memurudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oldukça yakın arkadaş olduğundan daha evvel bahsettiğimiz Bay Mustafa ile Muhtar Tevfik, hem sohbet olsun, hem de sıcak yaz günlerinde bir eğlence olsun diye Belen Kahvesi’nde bir araya gelip dama oynamakta ve oyunları da oldukça heyecanlı geçmektedir. Bu konuda aralarında tatlı bir rekabet olduğu söylenebilir. 1946 yılının Temmuz ayında, sıcak bir günde, yine böyle bir maç sırasında, Ormancı Mehmet gelip, köy bekçisini bir iş için Muhtar’dan ister. Ancak seçimlerle ilgili bir meselede görevli olduğundan Muhtar, bu bekçiyi Ormancı’ya vermek istemez ve bunun üzerine kısa süreli bir arbede çıkar. O esnada zaten körkütük sarhoş olan Ormancı Mehmet, bir darbe ile dama oynanan masayı devirir. Muhtar ve çevredekiler kavga büyümesin diye Ormancı’yı sakinleştirmek isteseler de, hâlihazırda asabi bir kişiliğe sahip olan Bay Mustafa’yı teskin edemezler. Böylece olay daha da büyür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce Ormancı, üzerine yürüyen Bay Mustafa’yı kama ile yaralar; Bay Mustafa ise buna silahını çıkarıp, korkutmak amacıyla havaya birkaç el ateş ederek karşılık verir. Kahve ahalisi uzun süre iki tarafı da sakinleştiremeyince, Ormancı, Bay Mustafa’ya okkalı küfürler savurmaya devam eder. Bu kez Bay Mustafa’nın cevabı daha ağır olur ve Ormancı’yı nişan alır. Ormancı, sırtına gelen kurşundan tabakası sayesinde kurtulur ama Muhtar Tevfik, can dostunun silahından çıkan kurşunla ağır yaralanmıştır.   &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sonradan belki de birçok Türk filmine ilham kaynağı olacak olaydaki aksilikler burada bitmez. Muhtar, önce epey bir uzaktaki hastaneye, tam yirmi üç saatlik yolculuğun ardından yetiştirilebilir. Ancak bu da fayda etmez, doktorlar çok kan kaybetmiş olan Muhtarı kurtaramaz. Muhtar, o gece vefat eder, Bay Mustafa ise adam öldürmekten dört yıl yer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olay üzerine iki tarafın ailesi de perişan olur ama elbette Muhtar’ın ailesinin durumu daha bir içler acısıdır; Muhtar, ardında 25 yaşındaki eşi Pembe ve ikisi erkek üç çocuk bırakmıştır. Pembe, bu olay üzerine akli dengesini yitirir. Olayın müsebbibi Ormancı da perişan olur ve köyden tayini isteyip başka bir yere yerleşir. Doksanlı yılların başında ölür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayın yıllarca dilden dile dolaşması bir yana, hikâyeyi asıl üne kavuşturan Bay Mustafa’nın anne tarafından akrabası olan Tahir Usta tarafından bestelenen “Ormancı” türküsüdür. Hâlihazırda birçok bestesi bulunan Tahir Usta da bu hikâyeyle üne kavuşmuş, onun bestesi yıllarca farklı müzisyenler tarafından okunmuştur. Bu bir o kadar acılı, acılı olduğu kadar gerçek hikaye, sağolsun Tahir Usta tarafından ölümsüzlüğe kavuşturulmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.ormanci.info/index.php"&gt;http://www.ormanci.info/index.php&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.turkuler.com/hikayeler/ciktimbelen.asp"&gt;http://www.turkuler.com/hikayeler/ciktimbelen.asp&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-7896403760042264767?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/7896403760042264767/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=7896403760042264767' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7896403760042264767'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7896403760042264767'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/02/insanligin-gizli-kalmis-tarihi-i.html' title='İNSANLIĞIN GİZLİ KALMIŞ TARİHİ I - ORMANCI TÜRKÜSÜ'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SZgZD6Xp5FI/AAAAAAAAAhI/UPOdWxxNrig/s72-c/n701348499_223969_5545.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-4923441497522834510</id><published>2009-02-12T01:17:00.003+02:00</published><updated>2009-02-12T01:21:32.960+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><title type='text'>PAZAR SABAHINDAN RÜYALAR</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://littleblackumbrella.deviantart.com/art/rainbow-in-the-sky-64873410"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5301683256794404514" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 300px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SZNc1SDd1qI/AAAAAAAAAhA/XuEUp6y0Zik/s400/rainbow_in_the_sky_by_LittleBlackUmbrella.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Önce pencereyi açıp, dışarıdaki temiz havayı içeriyi buyur etti. Ardından bir çaydanlık sıcak su koydu ocağın üzerine, su tıslayarak kaynarken, müzik çaları çalıştırdı. Bir sigara yaktı ardından, öylece pencereden dışarıyı izlerken, geçmiş günlerin olanca yorgunluğunun üzerinden kayıp gittiğini hissetti. Sessiz sedasız izledi bir süre öyle sokağı; huzurun soğuk havaya karışıp tenini yalayışını, nefesindeki yaşam gücüne sarılıp içine doluşunu, ardından tüm varlığını kaplayışını henüz fark etmemişti ama yine de anlayabiliyordu o günün her günden farklı olduğunu. Kendiyle baş başa kaldığı o anda, bir an kendini yenip itiraf edebilse, hayatta bir daha hiçbir şeyin onu üzemeyeceğini bile söylerdi belki. Ama yenemedi kendini, dilinin inadını kıramadı; o yüzden sustu uzun müddet. Bir kulağı sokağın canlı sesinde, diğeri müzik çalardan gelen nağmelerdeydi; dakikalar ilerledikçe, pencerelerden süzülerek dışarıya karıştı içerideki sesler. Ama o, orada tek başına ikisini de tek bir ses gibi duyuyordu; hayatın uzak iki yakasına ait ezgiler onun zihninde bir olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeriden “Selim!” diye seslendi Aylin; sesi birden bölmüştü ahengi. Selim önce gerçek hayattaki varlığına, onun düşüncesinin içine geri döndü, ardından penceresi açık buz gibi mutfağın içine. Ocaktaki suyun tıslamaları feryada dönmüştü, fokurduyordu sinirinden. Aylin, battaniyenin birine dolanmış, sendeleyerek, yalpalayarak yürüyordu koridorda. Düşmemek için ellerini duvara koyduğunda hafiften kayıyordu battaniye üzerinden, sonra hemen toparlanıyordu. Mutfağın ortasına geldiğinde tanımıyormuş gibi baktı onun yüzüne, bakışları mutfağın diğer köşelerine kaydığında bu yabancı tavrını onlara karşı da sergiledi. Her halinden belliydi akşamdan kalma olduğu; işte şimdi biraz da şımarıklık, yorgun olduğu zamanlarda had safhaya çıkan ilgi isteği eklenmişti o haline. Selim önce yaklaşıp, her zaman yaptığı gibi etrafında döndü onun, sevgilisinin aptal haline bakıp gülümsedi. Ellerinden tutup, dağınık evde yolunu bulmasını sağladı Aylin’in. Salona varıp, kanepelerden birinin üzerine yığıldıklarında odanın hatırladıklarından daha da dağınık olduğunu gördüler. Selim bu dağınıklığı anlayabilmek için dün geceye dönmeye ihtiyaç duymadı bile; kutlama, kalabalık, alkol, neşe, birbirinden ayrılmamaları şartıyla gecenin ilerleyen vakitleri ve aniden çöken hüzün dün geceyi anlatmak hususunda yeterince açıklayıcıydı. Açıklama kısmının eksik kalan kısımlarını tamamlamak için Aylin’e baktığında, onun uyku akan gözlerinde uyku, yatak, yorgan, yarın, ertelemek kelimelerini seçti teker teker. Kollarını iki yana kocaman açmış esnerken, Selim’in kendisine baktığını görünce utanarak gözlerini yere eğdi. Sonra battaniyeyi aralayarak içeriye, çıplak tenine buyur etti sevgilisini. Selim bu esrarengiz topraklara ilk adımlarını yeni atmıştı ki aniden fırlayarak mutfağa koştu, güzel bir şarkı koydu müzik çalara ve bekledi biraz, şarkının tesirinin odaya yayılması için. Nihayet istediği olduğunda yeniden odaya, bir pazar sabahı rüyasına geri döndü. Aylin kanepenin bir köşesine büzüşmüş onu bekliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sonra, hep yaşanan ve her birinde farklılaşan sevişmeler başladı yine… Bir pazar sabahı rüyasında, bu dağınık, çapraşık ortamda kendi evrenlerini yarattılar. Masmavi bir aşk denizi, nazar boncuğu gibi kondu bu evrenin en kuytu köşesine; bu aşk bir deniz, bedenleri birer gemi, mutfaktan süzülen nağmeler rüzgâr olup yol verdi onlara mutluluklarda. Bir an dudaklarını ayırdığında Selim, Aylin’in dudaklarından, müzik çaların çoktan sustuğunu, onun yerine kulağına anlamsız bir tıngırtının çalındığını anladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl kâbuslar, en güzel rüyalarımızın, rüya olduğunu anladığımızda başlar. Kafasında dile dökülemeyecek düşleri olanlar, her sabahı bir kâbus gibi yaşar. Ve Selim, güpgüzel uykusundan dandik bir çalar saat yüzünden uyanırsa ve uyandığında yanında kendisine şimdi hiç bırakmayacakmışçasına sarılmış olan Mine’yi bulursa bu hayata güzelce küfreder. Bu da bir kâbus mudur acep?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir kâbus olabilir. Şayet bu bir kâbussa eğer burası da en korkunç sahnesi olmalıdır. Ama kâbuslar, rüyalar gibi değildir; rüyalar en güzel yerinde bitse de, kâbuslar en korkunç yerinde bitmez. Daha doğrusu kâbuslar, hiçbir zaman bulamazlar senaryodaki o en korkutucu yerlerini, saatlerce delik deşik ederler bilinçaltınızı bu arayışta, ararlar da ararlar. Belki en çirkin yanlarıdır onların, hadiseyi bu kadar uzatmaları. Rüyalar bir film gibidir; başlar ve biter, ardında gerçekleri bırakır. Kâbuslar hiçbir şeye benzemez, senaryoya bağlı kalmaz ve belirsizliğin korkusunu hissettirerek yol alırlar içimizde. Uzadıkça uzarlar. Uzadıkça gerilir insan, karanlık bir kuyuya düşer gibi boşlukta yol alır. Kâbuslar gördüklerinizin kâbus olduğunu anladığınız zamanda biter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi o zaman da hayat çıkar karşımıza değil mi? İşte şimdi, öyle bir durumda çıkmıştı hayat Selim’in karşısında. Boş gözlerle Mine’ye bakıp durdu bir süre. Sonra Mine uyandı, gözlerini açtı, gülümsedi sevdiğine. O an aklı başına gelmişti Selim’in… Aylin’i yıllar önce kaybettiğini anımsadı. Oynadıkları hayat denen kumarı Azrail’e kaybetmişlerdi ve çekip gitmişti Aylin. Bir gece yarısı, uzak bir şehirde, hurdaya dönen arabanın içinde son nefesini vermişti. Mine’ye halen boş gözlerle bakarken, dün gece gördüğü rüyanın delip deşik ettiği yüreğinde doldurulması gereken ne çok boşluk olduğunu, ne çok hatıranın en baştan anımsanması gerektiğini anladı. Bir bu yüzden, ızdırap dolu geçmişini en baştan hatırlamak için kapadı gözlerini, bir de gözlerini karasındaki derin boşluğu karısından gizlemek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylin’in vakitsiz terkini hiç kabullenmemişti… Bu yüzden, bu gerçeğin aklının kapısını çaldığı her anda, acılara “evde yokum” diye seslendi. Kabullenmedi zamansız ölümü, kabullenmediği için Aylin hiç ölmedi. Aksine en yakınına çekildi Selim’in, Selim onu yüreğine bekçi koydu. Kendi dışında her kim geldiyse defetti kapı dışarı; Selim’in hayata meydan okuyuşunda Aylin’in çığlığı vardı. Yıllar yılı hiç susmadı, hiç susmadığı için son nefesini hiç tüketmedi. Aylin ölmedi; ne var ki Aylin’i içinde yaşatmaya çalışırken göz yumdu Selim hayata, onu öldürmeyeyim derken kendisi yaşayamaz oldu. Sonraları bir daha dönüp baktığında hayata, zamana direnemeyip devrilen sevdalarının çürüyüp toprağa karıştığını gördü. Her bereketli aşk gibi, devrilip yığıldığı yeri çürüyen varlığı ile besledi aşkları; ardından yeni sevdalar, irili ufaklı serüvenler bitti böylece. Yeni aşklar doğdu yüreğinde ama onun hayal âlemindeki sürgünü hiç bitmedi. Kaç yıldır bu sürgünü yaşadığını hesap etmeye çalışırken, Mine ellerini gezdiriyordu Selim’in saçlarında. Bir beyaz tel düşüp ipucu oldu zamana dair. Yaşlandığını düşünmeye fırsat bulamadan, bir sürpriz daha yaptı hayat ona. Ağlamamak için sıkıca yummaya çalışırken gözlerini, karanlıkta eski bir dosta rastladı. Yavaşça yaklaştı eski dost, buz gibi elleriyle yüzünü sevdi. Dokunuşları güzel günleri vaat eder gibi yumuşaktı. Ama o yumuşacık his yayıldığında tenine, önce avuçlarında sonra yüreğinde bir ağırlık hissetti. İpe dizilmiş gibi dizilmişti zihninde hatıralar sıra sıra; belki hissettiği ızdırap boynuna sarılan o ipin keskinliğiydi. Çok kısa sürdü; tahmin ettiğinden de kısa… Selim, ölüp gitti. Ölürken Aylin’in de onunla öleceğini bilseydi, yaşamak için direnirdi belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceleri ruhu başkaları gibi süzülemedi gökyüzünün ötesine; hatıraları ağır bastığından bu dünyada kaldı, gerçeklerin içinde bir hayal olarak gittikçe manasızlaştı. Bir kırmızı balonu vardı çocukken, Selim bir gün bulutların arasında ona rastladı. Kendini onun yerine koyup düşündü. Bir balon olsaydı, içindeki dolu havayla, yerçekimine diklenecek, gel gelelim yine de oyuncak olacaktı çocuklara. Oysa hayalleri vardı onun, gökyüzünün derinliklerine karışacaktı. İçindeki onca havaya rağmen, yine havalardaydı yani aklı. Kırmızı balonu bir hikâye anlattı ona kendince, çocuğun elinden kaçışını en başta; sapsarı tarlalar üzerinde gezişini… Sonra düşlerin bittiği yerde düşünceler başladı yeniden. Yeterince yükselebilirse, yüzünü yırtıp içini dışıyla bir edebileceğini, gökyüzüne karışabileceğini anlattı. Vuslat gökyüzünün en derinlerinde bir yerlerinde gizliydi. Çocukluk arkadaşıyla konuşurken nasıl geçtiğini anlamadı zamanın, yolun sonuna gelindiğini fark edemedi. Balonu patladı gürültüyle, nihayet karanlığa karıştı. Onu huzursuz eden yegâne şeyin, sureti olduğunu; oysa içinde taşıdığı ağırlığı, içindeki dünyayı dışarıyla birleştirebilse tüm yüklerinden kurtulabileceğini söyledi kendi kendine. Bir süredir aynaya her baktığında, yüzünün yerinde gördüğü hayallerinden böylece vazgeçti. O kadar karıştı ki sonra dışarıya, o kadar, o kadar yükseklere süzüldü ki ruhu, evreni sarıp sarmaladı. O kadar karıştı ki dışarıya, bizi var edenin sınırlar olduğunu anlamaya dahi fırsat bulamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-4923441497522834510?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/4923441497522834510/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=4923441497522834510' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/4923441497522834510'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/4923441497522834510'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/02/pazar-sabahindan-ruyalar.html' title='PAZAR SABAHINDAN RÜYALAR'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SZNc1SDd1qI/AAAAAAAAAhA/XuEUp6y0Zik/s72-c/rainbow_in_the_sky_by_LittleBlackUmbrella.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-6767566936838353861</id><published>2009-02-03T20:42:00.001+02:00</published><updated>2009-02-03T20:43:32.179+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNDELİK'/><title type='text'>MARCO MATERAZZI</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SYiQT_BqBqI/AAAAAAAAAg4/kH-nwvxqkmY/s1600-h/superMaterazzi.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5298643634611685026" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 238px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SYiQT_BqBqI/AAAAAAAAAg4/kH-nwvxqkmY/s400/superMaterazzi.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-6767566936838353861?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/6767566936838353861/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=6767566936838353861' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/6767566936838353861'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/6767566936838353861'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/02/marco-materazzi.html' title='MARCO MATERAZZI'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SYiQT_BqBqI/AAAAAAAAAg4/kH-nwvxqkmY/s72-c/superMaterazzi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-5147284474301486614</id><published>2009-01-30T23:21:00.000+02:00</published><updated>2009-01-30T23:42:11.412+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><title type='text'>MELEK</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SYNz6JWGPSI/AAAAAAAAAgA/vAwFWjG-EAE/s1600-h/Railway_in_esk__by_keshish.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5297205029496044834" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 270px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SYNz6JWGPSI/AAAAAAAAAgA/vAwFWjG-EAE/s400/Railway_in_esk__by_keshish.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;Şehrin ışıkları camda kırılıp başkalaşırken, bir otobüsün farının aksi camda, belli belirsiz bir melek olup dağıldı. Bir lavanta kokusu değdi sanki burnuma, irkilerek kurtuldum bu yarı uykulu halden. Tren gıcırdayarak yanaştı gara, başımı camdan uykulu kaldırıp bir bakış attım koridora doğru: ESKİŞEHİR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz önce tek kişilik bileti olup da yandaki koltuğa yayılarak istifade eden kimileri, şimdi korkuyla camdan dışarı bakıyorlardı. Biraz sonra şu dışarıdaki eli bavullu kalabalık içeri doluşacak ve yanlarındaki boş koltukları doldurarak onların keyiflerini kaçıracaklardı büsbütün. Nihayet Ankara’dan Eskişehir’e kadar vagondaki pek çok kişinin sürdüğü keyif böylece noktalanmış olacaktı. Beklenen oldu, ben dışarı çıkmaya çalışırken, biraz önce dışarıda bekleyen o kalabalık trenin içine doluşarak tüm koltukları doldurdu; artık herkesin kendi koltuğuna sığma zamanı gelmişti çünkü. Şaşırdım ki şaşıracak şeydi gerçekten; bu kadar insan işbirliği etmişçesine, aynı trene doluşup aynı yöne harekete geçmişti. Atkımı boynuma geçirip boşluğa bıraktım bu özgün olduğunu sandığım düşüncemi. Adımlarımı saldım ıslak perona, yabancı bir yağmur her yeri ıslatmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç kere gidip geldim ıslak peronda, sonra bir sigara yaktım, banka oturarak bilinmez hangi hayale daldım. Sonra tedirgin bir kız böldü bu hayali, yanıma sokulup oturup oturamayacağını sordu. Elbette, dedim, buyurun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturdu. Mor bir palto vardı üzerinde, açılmış düğmelerinden beyaz bir elbisenin kıvrımları dökülüyordu belli belirsiz. Ben trene dikip tamamlarken kafamdaki hayali, arada sırada bana baktığını hissediyordum. Sigaramı dudağıma götürdüğümde, onun konuşmak üzere dudaklarını ıslattığını da fark ettim: Fazladan bir sigaram var mıydı acaba? Paketi uzattım, üzerindeki deveye bakarak gülümsedi de aklıma düştü, garipsemiş miydi acaba? Hayır, aslında garipsememişti, uzviyetinin hâkimi bu durgunluğu biraz sonra kelimelere de dökülecekti. Nereye gittiğimi sordu bana, treni işaret edip, İstanbul, dedim, İstanbul’a gidiyorum. Neden gittiğimi sordu, arkadaşlarım falan mı vardı orada yoksa daha yakın biri mi, sevgili gibi? Aslına bakarsanız neden gittiğimi ben de bilmiyordum ya, işte böylece itiraf ettim ona. Gülümseyip bal rengi gözlerini bana dikerken, gidişimin nedeninin mantıksız olmasının, büsbütün nedensiz olduğu anlamına gelmeyeceğini söylüyordu. Ben de gülümsedim bu cümle üzerine, toparladım hemencecik. Ona uzun süredir uykusuzluk çektiğimi söyledim, bu belki, diye ekliyordum da tam o, bir kaçış diyerek tamamladı beni. Neden diye sormayacağını söyledi. Verilecek cevabım yoktu zaten…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kumral saçlarını kulaklarının arkasında toplarken kafama çok fazla şey takmamın da uykusuzluğa neden olabileceğini söyledi. Biliyordum; iki esnaf, bir öğretmen, iki esaslı dost, üç beş arkadaş, bir doktor, birer anne ve baba, bir sevgili söylemişti zaten bunu. Aklımı kaçırmamak için bütün gecelerimi kitap okuyarak geçirdiğimi söyledim ben de ona; böylece elimde hiç uyku yoktu ama en azından birer rüya oluyordu. Bilirsin, rüyalar tam da anlamlı olmayan alametler arasında, kitaplar da tam da benimle örtüşmeyen şeylerin içinde yapılan bir yolculuktu. Acı çekiyorsun değil mi, diye sordu, bir şeyler yazıp yazmadığımı da merak etmişti. Artık yazarlara kızdığımı anlattım ona, bu yüzden yazmaktan vazgeçtiğimi… O kitaplarda, ne fikirler var bir bilsen, dedim, insanın onlarla yaşaması mümkün değil, nasıl katlanıyorlar anlamıyorum, böyle acıları çekiyorlarsa çoktan kendilerine kıymış olmalıydılar. Gülümsemesi belirginleşti iyice, olgunlaştı tuhaf bir alaycılıkla. Yapma, dedi, onların da acıları var ama onlar acıları yaşamıyorlar, yalnızca tadıyorlar, bir güneş ışığı nasıl tenlerini yalayıp geçiyorsa, onlar da öyle geçiyorlar acıların içinden. Parıldıyordu gözleri garın bembeyaz ışıklarında, bir kahverengi, bir sarı, ışıldayıp duruyordu. Belli ki sen tüm varlığınla yaşıyorsun onları, dedi, hiç acımadan koymuştu teşhisimi. Sonra durup sigarasından bir nefes aldı… Belli ki, dedi, gerçek acıyı hiç tatmamış olduğundan. Ne tür bir acıydı bu gerçek acı? Annemi ya da babamı kaybettiğim zaman anlayabileceğimi söyledi, ya da yakın bir arkadaş, belki bir sevgili; işte o zaman anlarmışım. Haklıydı, hiçbir yakınımı kaybetmemiştim o güne kadar. Ellerimden tuttu sıkıca, gözlerime baktı yine, korkmamam gerektiğini söylüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çiçek kokusu, bir lavanta sanki çalınırken burnuma korkma, dedi defalarca… Bir an durdu, fakat kaçmaya devam etmemi de söyledi. Korkmadan kaçabilmekmiş marifet de, o vakit korkunun da bir anlamı kalmazmış kaçışların da. Bir ses çalındı perona boydan boya sonra, trenimiz birazdan hareket edecekmiş. Ellerini bıraktım usulca, bu soğuk eller, çok başka dünyaların sırrını veriyordu sanki bana. Sanki birazdan çıkacağım yolculuğun bambaşka olacağını da müjdeliyordu gizli kapaklı da olsa. Bilinmezlik katılmıştı hayatın tedirginliğinin arasında, gözlerine bakıp ismini sordum. Canan, dedi… Senin yolculuk nereye diye ekledim sonra, bunca muhabbetin ardından tanışma merasimi başlamıştı. Yine gülümsedi usulca, ben bir yere gitmiyorum, dedi. Anlamadım, anlattı yeni baştan. Bir belirsizlik içinde, bilinmezlik içinde, gâh trenle gâh otobüsle ülkeyi bir baştan bir başa gezip durduğunu anlattı. Şaşırmıştım bu divane meleğin sözlerine, ne tür bir yolculuk ola ki bu? Baştan sona bir hikâye imiş, her kelimesi her cümlesi gidilen yeni diyarların en kuytu yerlerinde bulunan. Bazen bir mahalle bakkalında, bazen bir düğün salonunda, gürültünün tam orta yerinde ya da o ilk dansta, kimi zaman bir ilkokulun bahçesinde, bir halk kütüphanesinin tozlu raflarında, antikacıda, saatçide, hangisi olacağı belli olmaz, bu hikâye için kurulmuş yüzlerce kelimeden biri apansızın bir yerde tamamlanıverirmiş. Ne eksik, ne fazla, bir anlam ve bir kelimeymiş bu yerlerde bulunan. Acı bir ses daha çalındı sonra, ayrılığın birine dair bir cümle belli ki tamam olmuştu artık. Çantasını açıp bir kitap çıkardı sonra. Bana uzattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerime oturduğumda hala onu izliyordum camdan; daha doğrusu onun gidişini. Kalabalığın içinde mor paltosuyla seçiliyordu uzaktan da olsa. Sonra yanında geçip gittik yavaşça, ben de merak içinde bu meçhul meleğin hediyesine gömüldüm. Önce karıştırdım biraz, sarı saman sayfaları iyiden iyiye cezbetti beni de bir solukta başladım okumaya. Saatler içinde eriyip gitmişti sayfalar… Son sayfayı çevirdiğimde, tren yavaşladı, koridordan bir boşluk esip gürleyerek yakaladı içimi. Titredim teslim olmadan hemen önce. Sayfaları yeni baştan çevirdim hızla, en baştan başladım okumaya, üç cümle geçmedi kitabın içindeki dünyaya daldı aklım. Ne olduğunu anlamak mı istiyorsun? Düşün, tüm kudretinle düşün şimdi öyleyse, bir hikâyeydi ki başlangıcında da bitişinde de mahrum bırakılmıştı. Evet, bizzat hayat gibiydi bu dile dolanan beste ve bu yeni hayatın içinde korkularım eriyip gitti. Ne var ki tüm bu tükenişten arda kalan son cümlesi, bu yolculuktan aylar sonra alakasız bir yerde, sabaha karşı karlarla kaplı başka kentin birinde tamamlanıverecekti: Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-5147284474301486614?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/5147284474301486614/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=5147284474301486614' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5147284474301486614'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5147284474301486614'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2009/01/melek.html' title='MELEK'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SYNz6JWGPSI/AAAAAAAAAgA/vAwFWjG-EAE/s72-c/Railway_in_esk__by_keshish.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-7854107934126884494</id><published>2008-12-30T01:18:00.002+02:00</published><updated>2008-12-30T01:23:55.067+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>İNSANLIK AYIBI</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVlbCCmoQ9I/AAAAAAAAAfw/E2GlcLKrl80/s1600-h/nah.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5285355728312746962" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 316px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVlbCCmoQ9I/AAAAAAAAAfw/E2GlcLKrl80/s400/nah.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Televizyonlar bangır bangır bağırıyor bir şeyler; birileri Ermenilerden özür dilemiş, İsrail bilmem kaç oldu Gazze’ye girip çocuklara kıymış, araştırma yapmışlar da Türkiye’de farklı olmak zormuş… Bir bu ülkede her gün arasında dolaştığı insanların onuruyla oynayan, evlenmeden birileriyle yatan, sofrasından şarabı eksik etmeyen kendini nimetten sanıyor. Sebep? Toplumsal değerlerin üzerine çıkmış olmak, aydın olmak da zaten işte tüm bu değerleri donunda sallamış olmakla ölçülüyor. Saçını kızıla boyatan, sokakta mini etek giyip dolaşan, üniversitenin çimenlerine sermiş kendini on sekizlik çıtır götüren, sahilde bira içen, hapı yutup delicesine dans eden farklı diyor kendine; ben her gün yabancı dizilerde, orada burada şurada görmekten bıktım onları, bu ülkede on beş milyon insan farklı olmak adına aynı ayakkabıyı giyiyor da sıfatından utanmıyor. İçinize sıçayım da sizin, o farklı rengarenk dünyanıza bir renk de benden gelsin! Ah siz marjinaller yok musunuz hepiniz aynısınız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de zaten düşünmüyorum artık sizi, camı açıp yağan karı seyrediyorum öylece, içim huzur doldu dolacak da lakin şu hissi içimden atamıyorum. Düpedüz utanıyorum kendimden. Neden? Sizleri sevemediğim için utanıyorum, birbirimizi sevemeyişimizden utanıyorum. Nasıl sevelim ama, bize sevgi mi öğretiliyor… Bu dünyada eğitim demeye kalmadan, hayat deyince önce haklar öğretiliyor. O haklar ki beni senden, seni benden koruyor, duvarların ardına koyuyor da bizi öyle yaşıyoruz. &lt;em&gt;Aksi halde ölüp tükeneceğiz&lt;/em&gt;... Aha bak şu dünyaya, bu koca dünya böyle şimdi, elimde bir demet hak beni senden ondan bundan koruyor. Kendimize düşmanız, ona ne çare peki, sen benim zihnime tecavüz ediyorsun her gün, bu ne yapmalı? İnsan sevmeyi bilmeyince, ancak bir duvar durduruyor onu, gerisi kar etmiyor. Koca bir yalan; demir sopa hem zincirlerle bağlandığımız kazık, hem kafamıza inen darbenin acı öznesi. Hukuka birbirini sevmeyen, içinde birbirlerine her an zarar verme tehlikesi olan bireyler bulunduran toplumların ihtiyaç duyduğunu kimse mi görmüyor? Öğrendikçe unutuyoruz; yasalarda saygıyı bulacağımıza sayfalar dolusu bok püsürün arkasına sığınıp özgürlüğün, saygısızlığın sınırına dayanıyoruz. İnsanlık büyüdükçe, dünya yaşlandıkça o yalanlar büyüyor, o demir çubuk uzuyor! Tam içimize bağdaş kurup oturmuş değerlerimiz kifayetsiz uzayan yalanın yanında. Dün ve bugün ailesi, milleti için ölenler ayıplanıyor, aptal yerine konuyor da, dünya çapında barış ve kardeşlik için ölenler kutsanıyor. Milleti için ölmeyen adam hangi kardeşlik için ölür; komşusunu sevemeyen adam, Çin’deki insanı nasıl sever, buradakinin &lt;em&gt;dinine örfüne adetine ahlakına&lt;/em&gt; saygı göstermeyen oradakinin nesine saygı duyar? Maksat insanlık olsun… Böyle dersen işte kendine göğsünü gererekten farklı diyen, başkaları beni farklı gördü diye yaygarayı basar; &lt;em&gt;onlar beni sevmiyor, beni istemiyor, bizi yok etmeyi istiyor&lt;/em&gt; demekten daha büyük ayrımcılık var mı? Ötekileştirmeyse, işte siz yapıyorsunuz babasını… Bu dünya çok devirler gördü ama bir bu yeniler, bir bok biliyor da cahil yerine koyuyor anasını atasını. Bir insanı cahilliği ile küçümseyen, hangi insana saygı duysun? Koskoca bir nesil, bir alem insan, ağızlarında özgürlük, kardeşlik ve barış diyerek geçmişini çiğniyor; onu bunu değil kendisi ezip geçtiği. Çocuk oyuncağı gibi oynadığı değerlerin sahibinden saygı bekliyor, senin kime ne faydan var ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya pis kokmaya mı yaşlandıkça anlamadım; biz çirkinleştikçe ağır geliyor bu makyaj tenimize. Çeçenistan, Bosna, Gazze, yanımızda hemen Irak… Patlamış dünyanın bağırsakları, etrafı bok götürüyor. Biz kokuştukça basıyorlar parfümü, her taraf leş gibi insan hakları kokuyor. Kandırılıp öldürüyor insanlar, bir ona çare bulamazken sen medeniyetinle övün dur hele. İnsanlık şöyle bir bakıyor da geçmişe kendinle gurur duyuyor. Ne çok şey keşfettik, ne çok şey icat ettik, atomu bile parçaladık, böyle kanunlar yapıp eşcinselliği bile tanıdık, aştık kendimizi, değerlerimizin üzerine çıktık, dünyanın bir ucundaki insanla konuşabiliyoruz artık, her şey ne güzel değil mi? &lt;em&gt;Hepsinin canı cehenneme&lt;/em&gt;, sorarım sana dünyayı daha güzel bir yer yapabildik mi? Sen oğlunu, sevdiğini anlamıyorken, dünyanın öbür ucundaki insanla konuşsan ne anlamı olur bunun, sorarım sana insanlık! O Ermenilerden özür dileyecek kadar geniş görüşlü aydın kişiler, aynaya bakınca artık kendini değil, o başka birilerinin taklitçisi aydının mertebesine erişmiş yüce kişiyi görüyor. Senin medeniyet dediğin, evlerimizin baş köşesine koyduklarımızdan eksiklik akar bize ancak; sokakta gördüğün kız, kendini televizyondaki mankenlerle kıyaslıyorsa, eksikliğinden bunaldığı şeyleri aşmak için her gördüğü erkeğe verecektir, vermiştir. O erkek de televizyona bakıp bakıp, her gün hissediyorsa koynundaki bir hatunun eksikliğini, kim ne veriyorsa alacaktır… Sen yılbaşındaki toplu tacizler için, &lt;em&gt;bunlar hayvan, bunlar cahil&lt;/em&gt; deyip duracağına kaldır o adamın gözünün önünden o kadınları; o bacakları, o göğüsleri sokup durma adamın aklına! Herkes elinde bir hak gezip duruyor elinde sonra: Birinde gösterme hakkı, ötekisinde bakma hakkı, televizyonlarda medeniyetin doruklarındaki o baldan tatlı hissi reklamlarında çıplak manken kullanarak yansıtma hakkı, birinde gösterip vermemenin haklı gururu, ötekinde yazsan satırlar boyu belden aşağı hayal mahsulü… Oynuyorsunuz insanlarla, kıldan ince keskin yakıcı insan nefsiyle oyun oynuyorsunuz, sapıklar, tacizciler adlı başını yürüdü. Aklını sikiyorsunuz milletin sabahtan akşama kadar da, adam sikilmiş haşat olmuş iradesine sahip çıkamayınca suçlusu siz olmuyorsunuz. Uçkurla da sınırlı değil mesele; insanlık, sizin filmleriniz dizileriniz sayesinde sevgiye, dostluğa, arkadaşlığa aç geziyor sokakta. Sizin ekranlarınızda sevilenler, sayılanlar hep aynı kotları giyip, aynı şeyleri yapıyor… Okul okumadan mezun olup bin türlü bokun içinden sinirleri yıpranmadan çıkıyor; çocuk oyuncağına çevirdiniz hayatı da nedense televizyonlardaki hayatı kimse bulamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Utanıyorum kendimden; bu kadar bilginin içinde, bu kadar tecrübenin içinde ne yapacağımı bilmeden, bilgiye aç yaşadığıma utanıyorum. Biri kardeş, dost demesin, inanın sevinçten gözlerim doluyor da sonrası büyük hayalkırıklığı oluyor. Olmasa ne olacak; her bakışında, her gülüşünde hissediliyor o patlayan bağırsakların kokusu, bu insanlık yıllardır uyuşturuculara, fuhşa, ordular boyu katliama, izbe jinekologlarda çöpe atılan ceninlere, açlığa, bok gibi suyu içmeye mahkum edilmiş insanlara, bitip tükenmek bilmeyen hastalıklara çare bulamıyor da hala kendini bir bok biliyor sanıyor… Bu kadar insan, türlü türlü mikrobun içinde mutluluğu ararken, dünyadan kopup gitmek adına sanal alemlerde kendini kaybederken halen bir medeniyetten, tüm dünyayı saran sevgiden söz ediliyor. Böylesine aptallaşmış bize yazıklar olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-7854107934126884494?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/7854107934126884494/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=7854107934126884494' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7854107934126884494'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7854107934126884494'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/12/insanlik-ayibi.html' title='İNSANLIK AYIBI'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVlbCCmoQ9I/AAAAAAAAAfw/E2GlcLKrl80/s72-c/nah.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-1417812875773960934</id><published>2008-12-27T00:37:00.002+02:00</published><updated>2008-12-27T00:39:53.225+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İZLENESİ FİLMLER'/><title type='text'>FIGHT CLUB</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVVdJDFMLtI/AAAAAAAAAfo/0DlEbiUbtjY/s1600-h/dovuskulubu_fight_club.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5284232147816427218" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 271px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVVdJDFMLtI/AAAAAAAAAfo/0DlEbiUbtjY/s400/dovuskulubu_fight_club.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Aslında hakkında yazı yazılması gereken en son filmlerden biridir &lt;em&gt;FIGHT CLUB&lt;/em&gt;… Bu öyle bir filmdir ki, beğenen, içinde değindiği noktalarla anlatış tarzıyla, kurgusuyla, oyuncuların ve yönetmenin üst düzey performansıyla onu izlediği en iyi üç beş film arasında yerleştirir; beğenmeyen ise karman çorman hikayesiyle, içerdiği yoğun şiddet ve anomaliye kaçan cinsel içeriğiyle onu iğrenç bir film olmakla itham eder. Ben, şayet varsa da, bu ikisi arasında yorum yapan birine rastlamadım… Bu yüzden iyi yönden ele alacak olsan söylenecek bir şey çıkmaz, kötü yönden ele alacak olsan kıyamazsın. Netice itibariyle iyi veya kötü olarak en çok ses getiren filmlerden biridir; ben de o getirdiği seslerden, kendimce bir demetini sunmaya çalışacağım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi futbolu bilenler için söylüyorum: Futbolda en başta gelen kurallardan biri, biliyorsunuz takım oyunudur. Tek başına yıldızlar hiçbir zaman işe yaramaz, çünkü futbol kolektif bir emeğin ürünüdür ve bu yüzden takım içindeki dengelerin iyi kurulması, saha içindeki oyuncuların dikkatli biçimde koordine edilmesi gerekir. Fakat bu da yetmez… Tüm bunlarla beraber takım içinde bir kimya, bir ruh yaratılmalıdır. Bu kimya, ruh yaratıldığında ortalama bir kadroyla iyi işler başarılır, iyi bir kadroyla harikalar yaratılır. Tam tersine o ruh yaratılmamış ise, süper bir kadro da tam manasıyla hezimete uğrayabilir… Ekip kavramının en ön plana çıktığı futbol açısından bu böyledir; sadece yıldızlar futbolda hiçbir işe yaramaz. İşte Fight Club da, bir gişe filminin sahip olabileceği en iyi kadroyu bu şekilde harmanlayarak, kadrosunun kalitesini, yakaladığı kimyayı beyaz perdeye en iyi şekilde aktarmıştır. Kitaplarındaki kurguyla insanı bir o köşeye, bir bu köşeye yatıran, kopartan, edebiyatı ve değerleri, kelimelerinde, tam manasıyla paramparça eden, anti-kahraman yaratma ustası Chuck Palahniuk yazar; Seven gibi, görselliği ve vuruculuğu ve tabii yine inanılmaz kurgusuyla ön plana çıkan filmlerin yönetmeni David Fincher yönetir; oynadığı her filmde başka bir karaktere, kanıyla canıyla hayat vermiş, yalnızca tipiyle değil yeteneğiyle de yıldızlaşan Brad Pitt ile tanıdığım en sağlam oyunculardan biri olan Edward Norton başrolleri paylaşır, bir de bunlara dünya üzerindeki mevcut kadınların karizma eksiğini tek başına kapatan Helena Bonham Carter eklenirse pekala ortaya güzel bir film çıkabilir; ancak böylesine acayip bir kadro, ender biçimde böyle bir kimyada buluşur. Şahsi kanaatim bu filmin bu kadar ön plana çıkışında bu kimya vardır. Filmi başarılı kılan diğer tüm etmenler ise, etkileri açısından daha arkada yer alırlar. Fıght Club’ın kült olmayı başarması, ekibin eseri kişiliklerinin ötesine taşımasıyla yakından ilintilidir. Sanırım kitabını okuyanlar da beni anlayacaktır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçerik olarak Fight Club’ı değerlendirmek ise aslında onun başarısı altında biraz daha zorlaşmakta… Genel olarak filmde aktarılan fikirleri siz, filmin akışıyla bir bütün halinde algılıyorsunuz; yani tabir-i caizse, hem kitapta, hem de filmde alt metni yapıtın bütününden ayırmak mümkün değil. Bu şekilde siz filmi izlerken, olaylar ve diyaloglar içinde Palahiuk’un düşünce dünyası da arka planda akmaya devam ediyor… Filmde, başarısız roman uyarlamalarının aksine, görselliğin, hayal kırıklığı yaratmaktan öte fikri ve olayı tamamlayıcı boyut kazanmasının altında bu nedenin yattığını düşünüyorum. Halihazırda tüm film boyunca dozu düşmeyen saldırganlık ve cinsellik aslında yazarın düşüncesinde ön plana çıkan dağınık figürlerin yalnızca birer tezahürü; kitap ve filmde gördüklerimiz, hikayenin temelini teşkil eden dibe vurmuşluğun, her gün gözümüzün önünden akan suretleri gibi. Başrol oyuncularının yalnızca yüzleri dahi, kitaptaki karakterle bire bir örtüşmekte neredeyse; Brad Pitt’in alıştığımız serseri ve biraz da sert halleri, Tyler Durden karakterinin tümüyle örtüşüyor; keza Edward Norton’ın Brad Pitte’e kıyasen efendi duruşu da kitaptaki anlatıcı ile… Kitabın şeytani melikesi Marla Singer ise filmde karşımıza Helena Bonham Carter’ın biraz saf ifadesi ve dandik saçlarıyla çıkarak, zaten sayısı oldukça az olan ana karakterleri mükemmel biçimde örtüyor. Karakterlerin, kişilikleriyle görüntülerinin uyumu o kadar yüksek ki, kitabı okuyan pek çok kişi için Tyler Durden’ın gölgesinin Brad Pitt’in hınzır ifadesinde yaşadığını tahmin edebiliyorum. Kitap her bir sayfasıyla, karakterler o karamsar tiratlarıyla yaşıyor filmin içinde… Kısacası Palahniuk’un kopmuş karakterleri, her yönüyle beyaz perdede gözükebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu başarı da en büyük pay sahiplerinden biri de elbette yönetmen David Fincher… David Fincher bize hazırladığı küçük sürprizler ve kurduğu mizansen ile ustalığını konuşturmuş, kitabı okuyanlar için kitabın atmosferini başarılı bir biçimde yansıtmakla beraber kitabı okumayanlar için sıradışı bir hava yaratmış. Oldukça karmaşık hikayeden tam koptuğunuz da filmde gözüküp kaybolan görüntülerle sizi yeniden ve yeniden hikayeye dahil ediyor. Daha önce de bahsettiğim gibi, oyuncu-senaryo-yönetmen arasındaki uyumun üst düzeyde olması, filmin seyirciyi içine çekmesi bakımdan oldukça önemli; Fight Club’ın ekibi yarattıkları kimya ile bunu oldukça iyi başararak etkileyici bir filme imzayı atmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman uyarlamak her zaman sıkıntılı bir konu olmuştur; kitabı okuyanlar halihazırda kafalarına, kitabın içeriği ile ilgili bir evren kurmuş olduklarından, konu bir kitabın sinemaya aktarılışı olduğunda çoğunlukla başarıdan da söz edilemez… Ancak bazı istisnai filmler vardır ki, A &lt;em&gt;Clockwork Orange&lt;/em&gt; veya &lt;em&gt;Dead Poem Society&lt;/em&gt; gibi, bunlar hem başarıya ulaşır hem de kitabı bir adım öteye götürür; kanımca Fight Club da bu filmlerden biridir. Orhan Pamuk’un Yeni Hayat’ın başında sarf ettiği güzel cümledeki gibi “Bir kitap okudum hayatım değişti” demek istiyorsanız, ya da en azından güzel bir şekilde harcamak istediğiniz zamanınız varsa, tabii hala izlememiş olanlar için, Fight Club, naçizane önerimdir… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-1417812875773960934?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/1417812875773960934/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=1417812875773960934' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/1417812875773960934'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/1417812875773960934'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/12/fight-club.html' title='FIGHT CLUB'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVVdJDFMLtI/AAAAAAAAAfo/0DlEbiUbtjY/s72-c/dovuskulubu_fight_club.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-7559540417038667314</id><published>2008-12-26T21:16:00.001+02:00</published><updated>2008-12-26T21:19:57.704+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNDELİK'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='FUTBOL'/><title type='text'>IVAN GATTUSO</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVUtsyVh2VI/AAAAAAAAAfg/RZ2Xedh1GGA/s1600-h/gattuso.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5284179985238710610" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 269px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVUtsyVh2VI/AAAAAAAAAfg/RZ2Xedh1GGA/s400/gattuso.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-7559540417038667314?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/7559540417038667314/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=7559540417038667314' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7559540417038667314'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7559540417038667314'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/12/ivan-gattuso.html' title='IVAN GATTUSO'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVUtsyVh2VI/AAAAAAAAAfg/RZ2Xedh1GGA/s72-c/gattuso.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-5705394666137571082</id><published>2008-12-25T01:02:00.002+02:00</published><updated>2009-09-12T02:26:53.743+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KARANLIK ODA'/><title type='text'>KARANLIK ODA</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVLCBtK8j-I/AAAAAAAAAfY/W2atS7sUgZE/s1600-h/Winmill_by_darekkocurek.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5283498647420178402" style="margin: 0px auto 10px; display: block; width: 400px; height: 221px; text-align: center;" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVLCBtK8j-I/AAAAAAAAAfY/W2atS7sUgZE/s400/Winmill_by_darekkocurek.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-5705394666137571082?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/5705394666137571082/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=5705394666137571082' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5705394666137571082'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5705394666137571082'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/12/karanlik-oda.html' title='KARANLIK ODA'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVLCBtK8j-I/AAAAAAAAAfY/W2atS7sUgZE/s72-c/Winmill_by_darekkocurek.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-2696806059147981119</id><published>2008-12-24T23:48:00.004+02:00</published><updated>2008-12-27T05:37:05.007+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><title type='text'>FISTIK TEPESİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://vampire-zombie.deviantart.com/art/I-fell-in-love-with-an-alien-106389551"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5283479647356451634" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVKwvwav-zI/AAAAAAAAAfQ/MfI7PzEayGQ/s400/I_fell_in_love_with_an_alien_by_vampire_zombie.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kim uyduruyor bunları bilmiyorum… Ama kim uyduruyorsa söyleyin kendisine, onun ne olduğunu kavradık, şimdi vakti geldiyse bize, onun nerede bulunabileceğini de söylesin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir varmış, bir yokmuş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük kız, o zamanlar belki, yüreğini sonradan sonraya dolduracak olan o hürriyet duygusuyla tanışmıyormuş henüz ancak okula tek başına gideceği ilk gün, o duyguya benzer bir hissi parmak uçlarında dahi hissediyormuş. Babasıyla iki yıl boyunca adımladığı sokaklardan şimdi kendi başına geçecek, daha önce küçücük saniyeler boyu seyredebildiği o hayatın içine şimdi girecekmiş. Adını koyamadığı hissiyatının sebebi buymuş… Böylece uyanmış uykusundan taptaze bir heyecanla, okul kıyafetlerini giymiş, ayakkabılarını ayağına geçirmiş, saçlarını taramış ve kâküllerini annesinden yadigâr mavi bir bandana ile toplamış. Aynanın karşısına geçip, bir peri kızı, bir melike gibi gördüğü henüz on yaşındaki bedenine bakmış, odada o duymasa da gaipten sesler yükselmiş: Tanrım ne tatlı bir kız, diye. Ardından, o sesler sarmalamış kızı, bunca fısıltı bir toprak kokusu gibi ellerine, yüzüne bulaşmış, hayatının büyülü hali kızın kokusu, beyaz teninin rahiyası oluvermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün her günkü gibi adımlayarak sokakları okuluna gitmiş; ertesi gün de ve ondan sonraki gün de… Ve fakat günler böyle geçtikçe adımları ve yolculuğu onu yormaya başlamışken, bir gün mavi bir bisikletin peşine takılınca, işte o ilk gün ne olduğunu bilmese de içinde hissettiği hürriyeti keşfetmiş. Bisikletli çocuğu keşfetmiş, onun arkadaşlarını, ardından kıpkırmızı balonu, sonra mahallenin bakkalını, envai çeşit şekerleme ve oyuncağı… Ceplerinden saçılan fıstıklarda Fıstık Tepesi’nin hatırasını tatmışlar, çocuk mavi bisikletinin tepesinden bazen de korkulu hikâyeler anlatmış. Her bir sokakta başka bir duvarı yıkarak gezerken dilinde damağında yaşamın fevkalade tadını duymuş; saatleri güneşle bir olup eritmiş minik parmaklarının arasından süzerek. Kırlara uzanıp bulutlardan resimler yapmış: Bir papatya, bir yağmur damlası ve bir kelebek. Ağaçlara tırmanıp ceplerine yeşil, kırmızı ve sarı yemişlerden doldurmuş, anne kuşların yavru kuşları besleyişi izlemiş. Akşam olduğunda tek bir kelime etmemiş, elbiselerini çıkarıp bir kenara koymuş. Yatağın içine gömülmüş ve gözlerini uykuya yummamak için çabalarken güzel bir rüyayı yeniden ve yeniden görmek için uyumaya çalışan başkaları gibiymiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman o en hızlı yaramazlıklarla akıp giderken, geçen her günde okulun eksikliği daha da hissedilir olmuş. Bu yüzden arada sırada okula gitmeye de karar vermiş küçük kız; ancak bunu nasıl yapması gerektiğini bilmiyormuş. Şöyle yapmış: Bir kâğıt kalem alıp eline, önce zevkle adımladığı sokakları derlemeye çalışmış bir yol olmaları için. O at arabalarının dahi giremediği &lt;em&gt;arnavut kaldırımlı&lt;/em&gt; sokakları koymuş arka arkaya, sonra yaşlı amcaların yola attıkları sandalyelere oturup kağıt oynadıkları sokağı, onun arkasından da gürültü yapan çocukların başından aşağı bir kova döken ve böyle böyle çocukların maskarası olmuş &lt;em&gt;ağaçkakan teyzenin&lt;/em&gt; oturduğu sokağı eklemiş. İşte o sokağın başından, o küçük marketin hemen solundan dönünce, bir zamanlar kurşun askerin satıldığı söylenen oyuncakçıyı da geçince, okulun olduğu meydana gelinebiliyormuş. Haritasını böylece katlayarak cebine koymuş ve ertesi gün yapacağı yolculuğu düşleyerek uykuya dalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün hava karardığında, yine yatağına uzanmış hayalleriyle gökyüzü kıldığı tavanı seyrederken, aklında nasıl olup da okula gidemediği sorusu varmış. Uzun zaman düşünmüş; sabahki heyecanını ve o heyecanla haritaya tekrar ve tekrar baktığı hatırlıyormuş. Evlerinin bulunduğu sokaktan çıktıktan sonra haritada işaretlenen sokakları adımladığını, kedi yavrularını sevdiğini, yaşlı ve meraklı teyzeden fıstıklı un kurabiyesini, bakkal amcadan acı çikolatasını aldığını, diğer kızlarla seksek oynadığını da hatırlıyormuş. Ne var ki bu yaptıkları onu okula getirmeye yetmemiş. Çünkü insanların dikkatsizce yürüdüğü bu sokaklar onun için yol değil ancak birer yaramazlık sebebi, apayrı haylazlıklara açılan kapılarmış. Bunu başkalarına anlatmalıyım diye düşünmüş hemen, ufacık zihnindeki koca dünyanın kelimelerine sarılmış, aynı okula gitmek isterken sokakları derlediği gibi derlemeye başlamış onları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl anlatılır bilmiyorum. Çevremdeki insanlara bakıyorum, naçizane tecrübelerime eğiliyorum, bilhassa sevgiye ve aşka karşı her adımımızda kendimize kastettiğimizi görüyorum. Ne kadar büyütüyoruz her şeyi, elimize bir şey geçmeye görsün, nasıl da dünyayı değiştirmesini bekliyoruz ondan. Hepimiz âşık oluyoruz, hepimiz sevip seviliyoruz mütemadiyen, hepimiz aşk hakkında üç beş kelam ediyoruz hemencecik: Aşk, dünyanın en yüce, en asil duygusudur, diyoruz. Bununla bitmiyor, ardından ekliyoruz: Aşk sonsuzdur, aşk güçlüdür, aşk ölmez, aşk bitmez, hele sevgi hiçbir şartta sona ermez, seven aldatmaz, âşık olan bırakıp gitmez, sevmek fedakârlık ister ve milyonlarcası… Daha söyleyeyim mi: Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk, diyoruz. Susmuyor dudaklarımız, aşkın sevginin içinde küçük hesapları yüceltip duruyoruz. Zihinlerimizde, kavgalarımızda savrulup duruyor duygularımız, aşklarımız ve sevgilerimiz bahanelerimiz oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Susalım lütfen; şimdi sessizlik için konuşuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En önce şu meseleyi birkaç kelimeyle kapatalım hemencecik: Artık el ele verelim, destek çıkalım birbirimize, sevgiyi aşkı muharebelere cephane yapmayalım. En önce bunu başaralım. Sonra, sonra parmaklarımızı uzatıp o ta uzaklardaki yerleri, duyguları, tarifi için mükemmel haricinde kelimeye ihtiyaç duymayacak şeyleri, her gün yaşadığımız şeylerin karşılığı olarak göstermeyelim. Kendi hislerimiz eşi bulunmaz kar tanesiymiş gibi sarıldığımız en başta aşka ve sevgiye, sonra bütün duygulara ait beylik lafları bir kenara bırakalım. O her kalıba sığan varlıkları, hem kendi küçük dünyamıza sınırlamayalım, hem de onları büsbütün hayatımızın dışında bırakmayalım. Bir gezinti yapalım içinde; ilk sözlerimiz onların sınırları hakkında değil hissettirdiklerine dair olsun. Sonra ortaya saçalım hepsini; bu mavili pembeli hislerin içinde aynı duyguların farklı tezahürlerini görelim. Aşk sonsuzluktan, her şeyi değiştirmeye yetecek güçten, ölümsüzlükten bir alamet değil, başlı başına eksiklikleriyle, bizi savurduğu köşeleriyle, içimize serdiği her renkten baharla bir evren olsun. Susalım, yalnızca hissedelim ve bizimle aynı şeyleri hissetmiyor diye diğerlerini suçlamayalım. Beceriksizliklerimizin tesirini aşkın kudretiyle yarıştırmayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün öleceğiz diye hayatı, geçip gidiyor diye baharı, silinip kuruyacak diye gözyaşını, anlatılıp unutulacak diye masalları yok saymak akıl karı değil. Mükemmeliyeti bir kenara bırakıp, görmeyecek gözlere en güçlü ışığın dahi görünmeyeceğini anlatalım; varsa bir sınır, sonsuzluk, o da mutlaka insanın zihnindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu aramış günlerce, bulamamış. Kelimelerine ve cümlelerine bakmış önce, mürekkep lekelerindeki tadını, yarım kalmış cümlelerdeki kokusunu duyabilmiş ancak. Aynaya baktığında tamı tamına on iki yıl evvel aynada gülümseyen kızın heyecanını hissetmiş. Pencereden yılları paylaştığı kasabaya bakıp sevgilisinin mavi bisikletini aramış; ne var ki, yok, kayıp, sürgün, bulamamış. Sonunda hayatını başlatan sokaklara düşmüş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ipucu varmış elinde yalnızca: Kelimeler; bu serseri sevgilinin, kaçıp giden sevgilinin kelimeleri. Mektuplarından, birbiri ardına dizilmiş aşka ve sevdaya dair kelimelerden anlattığı aşkın ait olduğu yeri bulmaya çalışmış. Kasabanın yaşlılarını gezmiş birer birer; herkese böyle bir aşkın yaşadığı yeri sormuş. Sonra bir teyzeden buralardaki aşkın Fıstık Tepesi’ni anlattığını öğrenmiş. Yıllarca evvel kasabadan kaçıp giden aşıkların saklandıkları yermiş orası. Birbirlerine bir zamanlar utanarak bakan aşıkların cesareti bu kaçışı hazırlayınca kasabanın duygu dünyası birden bire değişmiş. Yolu, izi bilinmez bu tepenin hikayesiyle ilhamla aşık olmaya başlamış herkes. Fıstık Tepesi, kelimelerinden soyutlanıp bir anlam oluvermiş böylece. Kasabadaki erkekler bir kıza bağlandıklarında onunla Fıstık Tepesi’ne dahi gidebilirlermiş. Kızlar bir delikanlıya kaptırdıklarında gönüllerini o fıstık tepesine dahi gitse bekleyebilirlermiş. İki gönül arasındaki tüm münasebetlerin tarifiymiş Fıstık Tepesi, o günden beri. Hisler Fıstık Tepesi kadar mor, onun kadar heybetli, en uçları onun tepesi kadar rüzgarlı, onları yaşamak bu tepeye tırmanmak kadar zor, mutlu mavi duyguların gücü onun ardındaki yerler kadar sonsuzmuş. Tüm bunları dinledikten sonra o tepeye giden yolu sormuş kız. Ne var ki hiç kimse, bu tepenin efsanesini dilden dile yayanlar dahi oraya gidecek yolu bilmiyorlarmış. Herkes aşka dair duygular hissettiği zaman içinde parmaklarıyla gururlanarak orayı işaret etse de evet, hiç kimse aslında oraya giden yolu bilmiyormuş. Başkalarına sora sora hikayenin de farklılaştığını görmüş; kelimeler, kelimeler ve kelimeler bir mananın etrafında dönüp durup onu kıstırmış, tam isabet olmasa da manayı bir çembere sığdırmış. Bu ipince anlamın adına Fıstık Tepesi demiş herkes.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cebine uğur getirsin diye, kasabanın çapraşık sokaklarını çizdiği haritaları koymuş. Sırt çantasına sevdiğinin mektuplarını, annesinden yadigar tül parçasını, acı çikolatasını, fıstıklı kurabiyesini, işe yarayacak yaramayacak çeşitli şeyleri sıkıştırmış. O akşam, hürriyeti tattığı sabah gibi Güneş’i o efsanevi tepenin arkasında görerek yola düşmüş. İlk adımları korkunç derecede değersizmiş bu tepeyi anlatan onca kelam arasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk ne sonsuzdur, ne de ölümsüzdür, dilden dile dolaşmış tüm efsanelerdeki gibi… Onu bu kadar güçlü ve değişik yapan insanlarda görülen milyonlarca suretidir. Bu milyonlarca surettir onu büyük bir mana çatısı altında yekpare kılma çabasının nedeni; hayatta hangi şey belirsizlik kadar tehlikeli ve hangi duygu aşk kadar belirsizliklere gebedir? Aşk ve sevgi, belki iki düşman kardeş, bir insana bağlanmak, kaderini onunla ortak kılmak demek dev aynasında gördüğümüz benliğimizin ayaklarının yere basmasıdır. Koskoca dünyamız bir ufak çehredeki kıpırtılara, bir çift göze, bir gülümseyişe sıkışır; kimse kabul edemez böyle esareti. Peki çaresizliği kutsal, daimi olarak kabul etmek midir budur sonu? Aşk minik bir ayrıntıdan ibaret olsa, kolları bir kız çocuğu gibi cılız olsa, bir mum gibi rüzgarların en hafifinde sönse bir şey kaybetmez ki güzelliğinden; aşk bir otobüs camında rastlanılan melaikeye karşı olsa da, tüm ömür boyu koynunda yatacağımız şefkat dolu sığına olsa da yine de aşktır. Ona her an bir başka köşe başında rastlayacak olsak da yine o, odur; bizzat kendisidir. Ömür boyu aranıp bulunamayacak, hiç tadılamayacak kadar değerli bir şeyden defalarca daha da değerlidir. Ve tabi her şey gibi kendisini anlatacak her şeyden başkasıdır yine de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi, aşk, sadakat, dostluk vs… Tüm bunları şimdi yaşanılmaz kılan, bize ızdıraplar çektiren bizim küçüklüğümüz değil tüm bunlar hakkında söylediğimiz kocaman sözlerdir; bizler, kendi eksikliklerimizi her dakika içinde hissettiklerimiz hakkında, zamanın birinde var ettiğimiz büyüklükle yarattık. Fakat bildiklerimiz, söylediklerimiz arttıkça keşfetme duygumuz azaldı; sevginin, dostluğun kendisine dokunamadan öğrendik her şeyi. Sürekli eksik kaldık, acı çektik ve belki de en kötüsü ne biliyor musunuz, kendi duygularımızı başkalarınınkine benzemiyor diye terk ettik… Oysa hiç kimsenin dilinde yoktu onların tadı, yalnızca onun tadı hakkında söylenmiş şeyler vardı. Böylesine bir yokluk içinde bizim tek hazinemizden, kendimizden vazgeçtik. Böylesi hangi fikre, hangi doğruya, hangi gerçeğe sığar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gittikçe kısalıyormuş adımlar, bir ormanın karanlığının içinde cesareti önce güneşin büsbütün batışıyla, ardından Fıstık Tepesi’nin upuzun fıstık çamlarının arkasında, gözden kaybolmasıyla kırılmış. Şimdi artık o tepeyi kaplayan fıstık çamlarının arasından, eğri büğrü bir patikadan yürüyormuş. Etrafına bakmış; yokuş yukarı giden yolun her iki yanına dizilmiş ağaçların tepesindeki kuş yuvalarını ve yine o ağaçların üzerinde gezinen sincapları görmüş. Buranın sokaklar kadar canlı, en az onun kadar heyecan verici ama şimdiye kadar kasabada gördüğü her sokaktan daha dinlendirici olduğunu düşünüyormuş etrafına bakınırken. Ormanın kendi karmaşasına karışan sakinliğinde ıslık çalarak yürümeye devam etmiş; tüm anlamları, içlerinden birinin tam bitti denilen yerde kendisinin tam karşıtını doğuruşunu ve böylece sonsuza kadar sürecek yaşantısını, gece ve gündüzün her gün birbirini takip edişini bir türküyle süslemiş. Bir kanat çırpışıyla irkilmiş; bir kuş havalanmış dallardan ve diğerleri, ya bunu bir tehlike olarak algılayarak ya da bu yalnız kız gibi ürkerek onu takip etmişler, belki de uçmak için hiçbir neden yokken. Dakikalar, birilerinin bir ormanı anlatırken yaşadığı anlaşılma çabası içinde kimine göre sıkıcı, kimine göre şiirsel bir anlatımla akıp gitmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fıstık çamlarının tepesinde dolunay gözükmüş artık. Yıldızlar dallarının arasından akıp ormanın karanlığına akmaya başlamış. Kız, her köşe başında, daha doğrusu ağaçların her dalında, her bir yaprağında kendisini buraya sürükleyen nedeni düşünmüş. Nihayet Fıstık Tepesi’nin en ucuna ulaşınca bir ateş yakmış ve dinlenmeye başlamış; artık yolculuğu sonuna geldiğini ancak halen daha bir yanıt bulamadığını fark etmiş. Hala sevdiği yokmuş ortalarda, bir sırrı aydınlatır, belki kasabadakilerin anlamsız inançlarına, adetlerini ortadan kaldırır, onlara gerçekten, gerçek aşktan bir haber verir diye çıktığı yolculukta elinde, içine düştüğü yorgunluktan başkası yokmuş. Heyecanla adımladığı bu yol, içine düştüğü ormanın sonsuz karmaşası onu yalnızca yormuş. Gözlerini kapatırken bir yerden aklına takılan döngü tekrar etmiş; tüm günün yorgunluğunu doğuran hengâmeden uhrevi bir sakinlik doğmuş. Kız yaktığı ateşin kenarında uyuyakalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah kalktığında hiçbir şey olmamış başka; yalnızca gözlerini açıp Fıstık Tepesi’nin üzerinden baktığında, bunca yükseklikten yaşadığı ancak asla böyle olduğunu bilmediği yerlerin güzelliğini görmüş. Fıstık çamlarıyla kaplı ormanın bir halı gibi tepeler ve tepeler boyunca yayılışını, gökyüzünde uçuşan kartalları, ta uzaklardaki belli belirsiz gözüken denizi ve tabi şimdi uzaktan, bir ağacın altına yayılan mantarlar gibi duran evleri, kasabayı görmüş. Hiçbir dağ veya tepeyle kesilmeyen, göz alabildiğine yayılan bu manzarayı ufka kadar görmüş. Tam o anda anlamış her şeyi, görmüş: Çantasını açtığı gibi sevdiğinin mektuplarını açıp okumaya başlamış bir bir, o mektubu bulabilmek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir tasvir anlatılan şeyden güzel değildir; ve yazıktır pek çokları eksiktir, yanlıştır. İnsan bir şey anlatmaya başladığında bilir çünkü bu eksikliği, bu yüzden icat edilmiştir tüm o afili kelimeler. Anlatamayışın çaresizliğini anlattığımız şeyi abartmakla dengelemeye çalışırız aklımızca, oysa tek yaptığımız onu tanınmaz hale getirmektir. Dünyanın en değerli şeyleri böyle dilden dile dolaşarak ulaşılmaz hale gelmiştir; kendimizi bu talihsizliğin etkisinden kurtaralım. Tüm güzellikleri birer yokluk abidesi olarak görelim artık; bırakalım içimizdeki o yokluklar biricik kalıplarımızla, yalnızca bize ait o kalıplarda var olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşktan bahsettik hep, eğer varsa aşka dair bir şey anlatılanlar değil diğer güzelliklerdir. Tüm güzellikler birbirini tamamlar; mahiyeti ne olursa olsun, o iplik kadar ince rüzgarı yüreğimizin neresinde estirirse estirsin tüm güzellikler tek bir şeyden doğmuştur: Bizden… Bu yüzden gözleri dört açıp bakmak gerekir hayatın içindeki aşkı görebilmek için, hayatın her köşesinde aşka dair bir işaret bulunur. Mesela, mesela bir öpüşteki sıcaklık, şimdi hissedebiliyorsanız şayet anlamlı olacak, aşka dair milyonlarca akisten biridir. Ne bir fahişenin, ne azgın bir bedenin hudutlarında bulunur o, teslimiyetin en dibinde rastlanır ona ancak; o yüzden güzel ve aşka alamet olabilecek kadar kıymetlidir. İnsanlar bunu, tüm o saçmaladıklarının yanında bulmuş olacaklar ki aşka simgeler aramışlardır var olduklarından beri, tanrıçaların güzellikleri bir çaresizlikten peyda olmuştur böylece. Sonradan unutulan da şudur ki bir şeyi hissetmek, onu gördüğünde tanıyabilecek kadar anlamak için onun hayattaki yansımasına, simgelerine bakmak yetmez, bilakis o yansımanın içinde olup hayata bakmak gerekir. Aşk, sevgi, bir kadının cazibesi, anne şefkati veya bir papatyanın masumiyeti, güzellik her neyse, mühim olan onu hissetmek değil, o hissediş içinde dünyaya yeniden bakmaktır. Çünkü en muhteşem, en gerçekçi alamet yalnız anlatmakta kalır, oysa en eksik yaşayış dahi hissetmektir. Hangisi daha kıymetli ona da siz karar verin…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve döndüğünde çocukken yazdığı onlarca defteri göstermiş sevdiğine; çocuk gülümseyerek almış ve okumuş hepsini. Kendi hatırasıyla rastlaştığı yerlerde, kelimelerin açtığı kapılardan ilerleyerek aşklarının başlayışına gitmişler. Sonradan sonraya tüm sözcüklerin aralarındaki boşluklarını, bedene konmuş ruh gibi geçmiş zamanın hisleriyle doldurmuşlar. Böylece anlatılanlar bir manaya bürünmüş ama bizim duyduklarımız, onlar eksik kalmış. Kıyafetler, ne kadar güzel olursa olsun, hepsinin tek kusuru varmış meğer, o da asıl güzelliklerini gizlerlermiş kadınların; anlam karşısında, asıl güzelliklerin karşısında, anlatılanların kaderi de bu olmuş. Bu yüzden bir masal olurken tüm bunlar, kız elinden tutarak sevdiğinin onu pencerenin kenarına götürmüş. Fıstık Tepesi’ne bakarken içinde bulundukları güzelliği hatırlamışlar bir kez daha. Her şeyin güzel olması için sonsuza kadar sürmesi gerekmediğini biliyor olacaklar ki o anın tadını sonuna kadar çıkartmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masal da burada bitmiş… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-2696806059147981119?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/2696806059147981119/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=2696806059147981119' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/2696806059147981119'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/2696806059147981119'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/12/fistik-tepesi.html' title='FISTIK TEPESİ'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVKwvwav-zI/AAAAAAAAAfQ/MfI7PzEayGQ/s72-c/I_fell_in_love_with_an_alien_by_vampire_zombie.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-6526464961351248789</id><published>2008-12-23T18:19:00.004+02:00</published><updated>2009-09-16T13:35:18.057+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EPİGRAF'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><title type='text'>YENİ HAYAT</title><content type='html'>&lt;a href="http://oye.deviantart.com/art/bus-guy-64868486"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5283021500954411282" style="margin: 0px auto 10px; display: block; width: 400px; height: 266px; text-align: center;" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVEQEIEjgRI/AAAAAAAAAfI/yP3_Jm6MRW8/s400/bus_guy_by_oye.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;Çok okudum, yalnız bütün hayatımı değiştiren kitabı değil başka kitapları da. Okurken ama, kırık hayatıma derin bir anlam vermeye, bir teselli aramaya, hatta hüznün güzel ve saygıdeğer yanını aramaya kalkışmadım hiç. Çehov’ai o yetenekli, verimli ve alçakgönüllü Rus’a sevgi ve hayranlıktan başka ne duyabilir insan? Ama boşa gitmiş kırık ve kederli hayatlarını Çehovcu denen bir duyarlılıkla estetikleştiren, hayatlarının sefaletinden böbürlene böbürlene bir güzellik, bir yücelik duygusu alan okurlar için üzülür, bu okurların teselli ihtiyacını karşılamayı bir kariyere dönüştüren işbilir yazarlardan da nefret ederim. Bu yüzden pek çok çağdaş romanı ve hikayeyi bitiremeden yarıda bıraktım. Ah atıyla konuşarak yalnızlıktan kurtulmaya çalışan kederli adam. Vah, sevgisini durup durup suladığı saksıdaki çiçeklere veren içi geçmiş beyzade. Vay, eski eşyalar arasında hiçbir zaman gelmeyecek, ne bileyim bir mektubu, bir eski sevgiliyi ya da anlayışsız kızını bekleyen adam. Bize durmadan yaralarını ve acılarını teşhir eden bu kahramanları Çehov’dan kabalaştırarak araklayıp başka coğrafyalar ve iklimlerde bize sunan yazarlkar da aslında ağız birliği etmişçesine şunu demek isterler: Bakın, bize, acılarımıza ve yaralarımıza bakın; biz ne kadar hassas, ne kadar ince, ne kadar özeliz! Acılar bizi sizlerden çok ince ve duyarlı kıldı. Siz de bizim gibi olmak, sefaletinizi bir üstünlük duygusuna çevirmek istiyorsunuz değil mi? Öyleyse inanın bize, bizim acılarımızın hayatın sıradan hazlarından daha zevkli olduğuna inanın yeter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okur, işte bu yüzden, senden hiç de fazla hassas olmayan bana değil, anlattığım hikayenin şiddetine, benim acılarıma değil de dünyanın acımasızlığına inan. Hem zaten, roman denen modern oyuncak, Batı medeniyetinin bu en büyük buluşu, bizim işimiz değil. Bu sayfaların içinde okurun benim sesimi kart kart duyması da, artık kitaplarla kirlenmiş, iri düşüncelerle bayağılaşmış bir düzlemden konuştuğum için değil, bu yabancı oyuncağın içinde nasıl gezineceğimi hala bir türlü çıkaramadığım için.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;Orhan Pamuk, Yeni Hayat; Sayfa 226 ve 227&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanları oturup her konuda, uzun uzun konuşabildiğim için, bazılarını ise söyledikleri sözlerin ardından söylenecek bir şey bırakmadıkları için seviyorum. Dilimize dolanıp duran ama bir türlü kelimelere dökülememiş şeyleri, ifade edebilmek kadar büyük bir meziyet var mı şu hayatta?&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-6526464961351248789?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/6526464961351248789/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=6526464961351248789' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/6526464961351248789'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/6526464961351248789'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/12/yeni-hayat.html' title='YENİ HAYAT'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SVEQEIEjgRI/AAAAAAAAAfI/yP3_Jm6MRW8/s72-c/bus_guy_by_oye.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-2245656863672608929</id><published>2008-12-21T02:46:00.003+02:00</published><updated>2008-12-23T18:07:29.301+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><title type='text'>BİR ZAMANLAR...</title><content type='html'>&lt;a href="http://2paperdreams.deviantart.com/art/Retro-Vision-67568211"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5282038547361430594" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 266px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SU2SEsll_EI/AAAAAAAAAfA/6b7G8MGJXMs/s400/Retro_Vision_by_2PaperDreams.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;İstisnasız, eksiksiz, herkesin özlemini duyduğu eskilerin tesirinden muzdarip ait olamadığı bu hayattan geri çekiliyor ve mağlup. Çizgilerle dolu yüzünün bir köşesinde kıvrılıp duran çatlak dudaklarından dökülüyor sitemi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski zamanlar… Anılarım, geçmiş, bütün hatıralar, o gençlik fotoğraflarım ve şarkılar, filmler, işte ben artık onları görmeye dayanamıyorum. Ya şimdiki hayatta ya geçmişte bir korkunçluk var uçurumlarla dolu; geçmişle bugün arasında bir yığın acımasız yıl ve eskitilmiş değerler var, ben bunlarla yüzleşemiyorum. Mutsuzluktan mı doğuyor bu iğrençlik, bizi geçmişin sihrine, büyüsüne ne mahkum ediyor, anlamıyorum. Hasret, özlem, aptalca bir heves, bu duyguyu kim anlatabiliyor? Yaşanmış ve bitmiş, her çağ gibi eskitilmiş, neden her özgür kalışında çocukluğuna dönüyor onlarca emekle büyüttüğüm benliğim, bilmiyorum. Büyümek, satır satır uzaklaşmak geçmişten, niye yıpratıyor bizi bu kadar, sen bunu söyleyebilir misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başımı öne eğip yaşlanmış bakışlarından saklanıyorum. Sessizliğimde, onun sorduğu sorulara bir tane de ben ekliyorum geçmişimizin geleceğini sorgularken… Silip atmaya çalıştığımız hatıralarımızın; eski sevgililerimizin, izlediğimiz filmlerin, müziklerin, oynadığımız oyuncakların, ilkokul arkadaşlarımızın ve hatta ancak uzaktan seyirci olabildiğimiz devirlerin, istisnasız herkesin özlemini duyduğu, oysa çoktan tüketilmiş bitirilmiş geçmiş zamanların bir geleceği var mı bizde?&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-2245656863672608929?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/2245656863672608929/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=2245656863672608929' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/2245656863672608929'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/2245656863672608929'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/12/bir-zamanlar.html' title='BİR ZAMANLAR...'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SU2SEsll_EI/AAAAAAAAAfA/6b7G8MGJXMs/s72-c/Retro_Vision_by_2PaperDreams.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-8901870227830551562</id><published>2008-12-14T03:17:00.005+02:00</published><updated>2009-09-12T02:24:34.407+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KARANLIK ODA'/><title type='text'>KARANLIK ODA*9</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://bryyyy.deviantart.com/art/Her-books-62211962"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279448829871205970" style="margin: 0px auto 10px; display: block; width: 400px; height: 381px; text-align: center;" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SURevTJTLlI/AAAAAAAAAew/KK3fZZsiZd8/s400/Her_books_by_bryyyy.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bana sorsanız yırtıp atardım hepsini; hayır, mağlubiyetin ezikliği ile bir köşede ağlayıp mektupları parçalayan kırgınlar gibi değil düpedüz delirmenin eşiğine gelmiş asabiler gibi. Böylesi, böylesi kitaplar, böyle çılgın cümleler ifrittir, zehirdir bizim için… Hele öğretmen olsam bir dakika görmeye tahammül edemezdim, çocuklarımın elinden kaptığım gibi, işte demin bahsettiğim o asabi adamın halet-i ruhiyesi ile hepsini paramparça ederdim. Zavallı anneler babalar debelenip duruyorlar çocuklarını kötü alışkanlıklardan, içkiden, kumardan, sonra uyuşturucudan uzak tutmak için. Bu yüzden çocuk eline iki kitap aldı mı seviniyorlar fena alışkanlıklardan şükür şimdilik uzak duruyor diye, ben kendine böyle ihanet eden başka bir canlı görmedim. Hele ki bazısı var hemencecik seviniyor çocuğum âlim olacak diye, oysa bilmiyorlar gerçeği; ah bir bilseler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, bakmayın siz o kitapların, kitaplardaki cümlelerin, cümlelerdeki kelimelerin ve kelimelerdeki manaların çekiciliğine… Bunlara aldanmayın cidden… Bir de, bir de sokaktaki hayatların yıpranmış, kirli görüntüsüne aldanmayın. O tinerci çocuklar, serseri gençler aslında gördüğünüz kadar kötü değil. Bilakis acıları var oluş sancısından ibaret pek çoklarından gerçek acıyı tadabildikleri için daha şanslılar, biraz da iyiler. Evet, aslında kötüler ama işte bu pezevenkler, torbacılar, sefil dilenciler aslında olabilecekleri kadar kötü değiller. Hatta ülkemize özgü şartlarla değerlendirelim kötülükte muzırlıkta Marks’la, Engels’le kıyas kabul eder cinsteler. Bu kitaplar var ya işte bunların içinde tüm sokaklardan daha kötü o adamlar var çünkü. Ne yankesici, ne değnekçi, ne fahişe; sokağın bir köşesinde sessizce oturmuş kalabalığı izleyen adamları anlatıyor bunlar. Dilenci olsa yine iyi para istemeyecek, paraya ihtiyaç duymayacak türden adamlar bunlar. Anlatabiliyor muyum, bu kitaplardaki adamlar normal değiller; bazısı gerçekten kaçık mesela, söylediklerinde bir tutarlılık, bütünlülük yok. Koskoca adamlar olmayan yerlerden, olmayan insanlardan bahsediyor, tüm bunlar müthiş bir ciddiyet içinde sadece okunmuyor bir de tartışılıyor. Sokaklar böyle adamlarla dolmuş; artık şu hayat ki onları tatmin etmiyor. Neden etsin, rüyalarında her gün savaşan adam ertesi gün okula neden gitsin? Gitmez… Bazısı var olaylardan pay çıkartıyor, zannedersin ki hayatta her şeyin, her olayın bir manası var, hepsinden bir ders çıkar. Türlü türlü acayiplik var bu kitapların içinde. Neden olmasın, bu kitapları yazanlar normal değilki! Yahu normal adam kitap yazar mı gider hayatını yaşar. Yaşayabilen insanlara bakın çoğunun başka bir iş yapmaya vakti yoktur, olamaz da; böyle zengin bir hayatta insan okuyup yazacak kadar vakit bulabiliyorsa zaten bir problem vardır. Tüm bu ifritler hiçbir şeyden değilse işsizlikten, ataletten doğar. Ben bu yüzden hepsini paramparça etmek istiyorum; ah bir öğretmen olabilseydim parçalardım bütün o kitapları, o kitaplar ki en kötü adamlardan daha tehlikelidirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela bir Schopenhauer Efendi, ne ister aşktan, aşıkları kıskandığı için, hiçbir kadını sevemediği için mi böyle darmadağın etti onu? Beynimize, gencecik fikirlerimize neden ekti nifak tohumlarını? Ya o pos bıyıklı amca ne istedi bizden; güzel şeyler anlattı tamam ama anlattıklarıyla yeni baştan onlarca soruyla baş başa kalacağımızı görmedi mi? Oğuz Atay, Hemingway, Palahniuk ve o meşhur işbirlikçiler: Onların en başında şu Selim gelir, Selim Işık. Tyler Durden var bir de, o çocukluğumuz boyunca beklediğimiz, hayat boyunca bekleyeceğimiz türden kahraman… Bize sahip olamayacağımız şeylerin değersizliğini anlatırken ileride sahip olacağımız pek çoğunun anlamsızlaşacağını nereden bilebilirdik? Biz bilemezdik ama ya siz, siz ne istediniz bizden, hayatı niye delik deşik ettiniz? Dostoyevski, korkarım pek çok insanı kendin gibi mutsuzluğa, titreyerek kendilerini kaybettikleri nöbetlerine ve pek çok derin düşünceye mahkûm ettiniz. Evet, en çok siz, insanları pek çok insandan daha iyi tanıyan siz. Sizler kötü bir arkadaştan, zeki bir düşmandan daha tehlikeli dostlarsınız. Aklınızla, isabetli fikirlerinizle, ne acıdır pek çok zaman karanlığınızla tüm dünya nimetlerinden daha çekicisiniz; aklınızdakiler, düşünceleriniz, onlar tüm gerçeklerden daha parlak. Güzel, ne var ki yanlış, tam bir deli saçması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmediğinizden sanırım, böyle bir zır delilik kesinlikle bilmediğinizden! Kaç yıllar boyunca sizin kadar cevval beyinlerin anlamları yüceltmek adına yaptıklarını hep kendini kandırmaktan ibaret görmek olsa olsa delilik. İnsanlığı yüzyıllar boyu peşinde bunun için koşuşturup durmalarını, tüm varlıklarını adayacakları bir anlam aramalarını, tüm yönlerini tek bir yerde birleştirme çabalarını görmezden gelmek, inkar etmek de neyin nesi? İnsanla hayatı, insanla kendisini ayrı kılmak, böyle düşüncelerle, bilgilerle, bilimlerle parça parça etmek… Sizin, insanlığın kafasına böyle fikirleri, idealleri, kavramları sokanların gerçekten kendinden utanması gerek, farkında olmadan da olsa doğru-yanlış, iyi-kötü diye insanları yaşamaktan alıkoyanların, yüzyıllar önce Vahdet-i Vücut diyenlerle rastlaştığında yüzünü yere eğmesi gerek. Tüm dünyayı, hatta fikirlerle hayatı dahi tek bir bütün olarak görmeye çalışanların kafasındaki her şeyi parçalayıp onları hayata karşı savunmasız bırakmanın vebalinin altından kalkılabilecek bir şey olmadığını görmelisiniz. Pekala zekisiniz, inandığımız pek çok şeyin yalan, yanlış, eksik olduğunu anlayabilecek kadar zekisiniz. Kaleminiz sağlam, bu eksiklikleri sadece gösterebilecek değil hissettirebilecek kadar da yeteneklisiniz; bir kelimeniz, bir cümleniz dahi o içimizi parçalamaya, orada koca bir boşluk yaratmaya ve o boşluğun derin ızdırabını duyurmaya yeter. Ama ne olacak, ne fark edecek? Yıkıp geçtiniz, insaflınıza denk geldik veyahut biraz daha aptalınıza bize bir de inanılacak bir anlam bıraktı, bıraksa ne olacak? Ya yüreğimizdeki, varlığımızdaki o büyük boşlukla titreye titreye, hayattan bir zevk almadan yaşayacağız ya da sarıldığımız o yeni anlamla, her yıkılan anlamda artan yalan yanlış olma ihtimalini de duyarak biraz güzelce fakat elimizdeki o anlamı da yıkacak yeni peygamberimizi bekleyerek günlerimizi geçireceğiz. Hiç umutla korku bir arada olur mu? Yeni bir anlamın peşinden koşarken, ona kavuşabilme umuduyla yaşarken, sarıldığımız ve sarılacağız tüm anlamların aynı derecede kifayetsiz olduğu gerçeği ile yüzleşme korkusunu aynı yürekte yaşatmak mümkün müdür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bırakın efendim yaşasınlar… Düşünmesinler, nefes alıp vermekle yetinmeyip yalnızca yaşasınlar; inanmadan, sorgulamadan yaşasınlar. Giderek büyüsünler, okuyup adam olsunlar, iyi mevkilere gelsinler, bürokraside veya ticaret camiasında dallanıp budaklansın insanlar. Elleriyle, kollarıyla değil emir erleriyle dokunsunlar, dalkavuklarıyla hissetsinler. Bir kadının koynunda yatarken ikisi arasına bu muazzam kuvveti koyan realiteyi düşünmesinler de manzaranın keyfini çıkarsınlar. Âşık olduklarında içlerinde hissettiklerinin kudretini ve manasını değil de verdiği azabı hissetsinler; böyle yapsınlar da azaplar lezzete dönüşebilsin, anlamın içinde olmanın verdiği boşluk duygusunu duyurmak yerine. Yalanlara inansınlar, hakikat gibi inansınlar içlerinde en küçük bir şüphe duymadan. Evlenip bir aile kursunlar da tabiatın bu yüzyıllardır sahnelenen piyesinde bir role soyunabilsinler anne-baba olarak ve sonra çocuklarının saçlarını okşarken yalnızca şefkati duyabilsinler. Her şeyde bir neden, bir sebep aramasınlar artık, mantıklı olmak denen şeyi bir kere atsınlar kafalarından. Basit, öylesine yaşamanın erdemini hayatlarının her dakikasında görebilsinler; bir kızı sevdiklerinde, tuttuğu takımlar maç kazandığında, evlerine yeni bir mobilya aldıklarında mutlu olsunlar, insanı yücelten böylesine küçük mutluluklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatta bir anlam arayıp duruyorsunuz, duruyoruz; korkum odur ki aradığımız şey hakkında pek az şey biliyoruz. Daha da fenası daha fazlasını bilmemiz de mümkün değil; zira hayat ince fakat uzun bir çizgi, her köşesini saptamak da imkânsız. Kısacası ne olduğunu bilmediğimiz, hatta var olup olmadığını bilmediğimiz bir şeyin anlamını tayin etmeye çalışıyoruz. Git gide körebeye benzeyen bir arayış, nereden geldiğimiz belli değil ki nereye gittiğimizi bilelim; kayıbız. Böylesine kaybolmuş bir halde de fena halde anlamsızız. Fakat teselli odur ki bu anlamsızlığımız için de herhangi bir anlam seçmekte de o kadar hürüz. Yeter ki oyunu kurallarına göre oynayalım, bu anlamın sınırlarını anlamsızlığın dışına çıkarmayalım, yalnızca yaşayalım. Gerekirse putperest olalım, ben yapmam ama gerekirse olmayacak şeylere tapalım. Mütevazı yaşamayı küçük görüp erdemle bilinçle sulanmış bereketli topraklara göç ederken, aslında o toprakların dünyanın her yerinden çorak olduğunu anlayanların, sonra kendini bu kuraklığa, bu yaşamsızlığa mahkûm edenlerin verdiği akıllara inanmayalım. Yalnızca hayatın bir köşesinden tutabilelim…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizinle kavga edecek halde değilim; pekala yanlışım, pekala eksiğim ama yaşayabilmenin huzuru içinde bunların hepsini unutabilecek bir kabiliyete de sahibim. Tek umudum ölüm gelinceye kadar yaşayamamak haricinde hiçbir şeyden korkmamaktır. Siz de rica ederim bana dokunmayınız; okuyunuz yazınız kitlelere ulaşınız, toplumda yerleşmiş tüm kalıpları yıkıp çığır açınız ama bana dokunmayınız. Gerçeklerden, doğrulardan ve erdemlerden dahi vazgeçtim yeter ki küçük heveslerime, aptalca hayallerime, hayata bağlanmış olduğum pamuk ipliğini elinizi sürmeyiniz. Hayatımı bir arayış olarak değil kendisi ne ise o olarak yaşamak istiyorum; her manayı paramparça ettiniz bari bunu bana bırakınız. Hiçbir şeyin hatırı yoksa yokluğun ve naçizane dostum anlamsızlığımın hatırına… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-8901870227830551562?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/8901870227830551562/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=8901870227830551562' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/8901870227830551562'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/8901870227830551562'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/12/karanlik-oda7.html' title='KARANLIK ODA*9'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SURevTJTLlI/AAAAAAAAAew/KK3fZZsiZd8/s72-c/Her_books_by_bryyyy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-9219515465953802288</id><published>2008-12-13T18:20:00.006+02:00</published><updated>2009-09-16T13:35:46.041+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EPİGRAF'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><title type='text'>SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://shoshin005.deviantart.com/art/pocket-watch-28026523"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279311387072762098" style="margin: 0px auto 10px; display: block; width: 400px; height: 266px; text-align: center;" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SUPhvE0lkPI/AAAAAAAAAeY/LUvJbAYvI0I/s400/pocket_watch_by_shoshin005.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Hürriyet kelimesini bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikada hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve tek insan onunla şöyle karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsın. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna sokaklara fırladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden gelir? Nasıl birden bire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldı. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan, fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayet şu kanata vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, -haydi Halit Ayarcı’nın sevdiği kelime ile söyleyeyim, nasıl olsa artık beni ayıplayamaz, kendine ait lügati kullandığım için benimle alay edemez!- bir nevi &lt;a href="http://www.birebir.net/goster.asp?d=snobizm"&gt;snobizm&lt;/a&gt;den başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmî nutuklarda adının anılması kafi geliyor.&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="right"&gt;Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Entsitüsü; &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;sayfa 24&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-9219515465953802288?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/9219515465953802288/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=9219515465953802288' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/9219515465953802288'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/9219515465953802288'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/12/saatleri-ayarlama-enstits.html' title='SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SUPhvE0lkPI/AAAAAAAAAeY/LUvJbAYvI0I/s72-c/pocket_watch_by_shoshin005.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-5687475089216431209</id><published>2008-12-11T05:05:00.007+02:00</published><updated>2009-09-12T02:25:00.367+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KARANLIK ODA'/><title type='text'>KARANLIK ODA*17</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SUEj4rzkjhI/AAAAAAAAAdw/8gAFCyMbT-o/s1600-h/ads%C4%B1z.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5278539694993608210" style="margin: 0px auto 10px; display: block; width: 400px; height: 264px; text-align: center;" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SUEj4rzkjhI/AAAAAAAAAdw/8gAFCyMbT-o/s400/ads%C4%B1z.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;  &lt;div align="justify"&gt;Sokakta gördüğüm kadınlar, televizyondakiler, gazetelerdekiler, dergilerdekiler sana benzeyebilirler ama sen olamazlar. Senin gibi gülebilirler ama senin ağlattığın gibi ağlatamazlar. Hepsinde senden eksik parçalar vardır, sana en fazla benzeyen en fazla başkadır senden, seni hissedeyim diye dokunduğumda onlara, sana en fazla benzeyenlerde batar bana senden olmayanlar. Sensizlik seni yaşatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecenin köründe rastlanılan bir resim seni hatırlatır ama seni hissettiremez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yokluğun hüznü tamamlar, varlığın beni eksik bırakır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlattıklarım nafiledir… Kelimeler bizi anlatmaz, bizi görünür kılmaz… Kelimeler yalnızca bizi gizleyebilir, bizi milyonlarca tarifin arkasına, bir sır olarak saklayabilir. Düşüncelerim benden bir parça değildir, sayfalarca kağıtlara dökülüp gidenler, kendi var oluşuma giydirdiğim giysilerdir. Bir fikrin etrafında kurulan cümleler, yalnızca hislerimi elle tutulur kılar, ona biçim verir ve onu başkalaştırır. Bedenim varlığımdadır, bendedir, onu ancak başkasına gösterdiğimde görünmüş olur, benim aynada kendime bakışım yalnızca başkalarının nasıl gördüğünü anlama çabası, onların gözündeki benim ucuz bir kopyasıdır. Fikirler de böyledir; onları yazıp okuduğumuzda kendi fikirlerimizle değil onların başkalarının gözündeki haliyle muhatap oluruz. Yazmak, anlatmak karşılıklı aynaların arasına geçip seyre dalmaktır; görüntü içinde görüntü gerçekle hayalleri birbirine karıştırır. Kağıt üzerinde hissiyatlar birer iyi dokunmuş fikre dönüşür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben seni anlatamam; anlattığım yalnızca benim gözümdeki sendir. Senin suretini anlatırım, anlatır ve binlerce, milyonlarca tarif içinde seni görünmez kılarım. Beni dinledikten sonra seni görenler, seni değil benim hislerimi görürler; gözlerindeki donuk ifadeler, dudaklarındaki kıpırtılar, sabahki deniz gibi durgun ve serin sesin ancak benim kelimelerimdir. Şimdi dört bir yanım karanlıkta iken seni anlatmayan kelimelere seni katmaya çalışıyorum: Hayatta hiçbir şey sensizliği yenmek kadar zor değil. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-5687475089216431209?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/5687475089216431209/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=5687475089216431209' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5687475089216431209'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5687475089216431209'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/12/karanlik-oda17.html' title='KARANLIK ODA*17'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SUEj4rzkjhI/AAAAAAAAAdw/8gAFCyMbT-o/s72-c/ads%C4%B1z.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-1204961840334088290</id><published>2008-12-08T22:37:00.006+02:00</published><updated>2008-12-08T22:50:28.575+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>TERK-İ DİYAR</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/ST2F_oOefJI/AAAAAAAAAYI/K93eyDrpnH8/s1600-h/bir_papatya_by_denizlerin.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5277521666524478610" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 268px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/ST2F_oOefJI/AAAAAAAAAYI/K93eyDrpnH8/s400/bir_papatya_by_denizlerin.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Her şey o kitabın yaprakları arasında bir papatya bulmamla başladı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir varmış, bir yokmuş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyah saçları, kömürkarası gözleri tüm hikayesini anlatan kızın biri, herkesten kaçmak için başladığı yolculuğun bir gecesinde, neresi olduğunu bilmediği bir ormanın içinde, kapkara bir ağacın altında açmış gözlerini. Üzerindeki yaprakları ve yolculuğun izleriyle tüm toz toprağı temizledikten sonra yavaşça ayağa kalkıp şöyle bir bakmış etrafına. Karanlığın hakimiyetindeki ormanın içine süzülen ay ışığı, siyah beyaz filmlerdeki gibi parıldarken, baykuşlar başta olmak üzere tüm yabanıl hayvanların sesleri, kum saatindeki kum taneleri olup dolmaktaymış manzaranın içine. Havada gezinen ellerine çarparken rüzgar, kızı doğanın her nefesinde bir ürperti esir alıyormuş. Ve kız minik adımlarıyla ilerlerken ormanda, tabiatın korkunç tablosu, her adımda biraz daha geriye kaçıyor ve saklanıyormuş. Ancak bu kovalamacayı, çalıların arasından fırlayıp birden kızın eteğine yapışan iğrenç bir yaratık bozmuş… Çirkinliği tüm karanlığa rağmen fark edilen bu yaratığın ağzından, dakikalar boyunca kıza yalvaran cümlelerden başka bir şey çıkmıyormuş. Kız, zihninde en anlamsız rüyalar karşısındaki kayıtsızlıkla beraber, içine dolan şaşkınlık ve korku ile izlemekteymiş yaratığı. En sonunda çığlıklar o denli büyümüş ki kız, ormandaki diğer yabanilerin de uyanmasından korkup kabul etmiş yaratığın teklifini ve beraberce yola koyulmuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yabancının peşi sıra ormanın içine ilerleyen kız, attığı her adımda, biraz önce korkuyla izlediği tablonun bir parçası haline dönüştüğünü fark etmiş. Artık tüm korkularından ve düşüncelerinden sıyrılırken böylece, nihayet yaratığın evi olan kulübeye geldiklerinde, kendine bir rol seçmiş bu tablodan. Simsiyah gözlerine ve beyaz yüzünün tamamına yayılan bir umutla gülümsemiş aya, kulübenin kapısından gelen gıcırtı aralarındaki pamuk ipliğini koparıncaya dek. Yaratığın yalnızca kemikten ibaret ellerinin ittiği kapıda ise “KARANLIK ODA” yazmaktaymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeri girdiklerinde, şömineden gelen ışıkla beraber ormanın içinden süzülen soğuk havanın taşıdığı karamsarlık yok olmuş. Yaratık, hemen başına koştuğu ateşi harlarken kız, şöyle bir bakmış odanın içine. Çatıdan sızan yağmurla sararan duvarlardaki garip resimleri, şöminenin üzerindeki minik oyuncakları, herhalde yabancının yatağı olan sofayı gözleriyle keşfettikten sonra şöminenin dibindeki koltuğa oturmuş yavaşça. Karşısındaki yatağın üzerinde, nereden geldi bilinmez, kızın belki bir kömür parçasıyla çizilmiş resmi varmış. Elle, aylarca yıllarca uğraşılarak yapıldığı belli olan bir çerçeve ayırıyormuş bu resmi dünyadan. Yaratık, kamburundan şikâyetçi olur gibi sesler çıkararak nihayet işini bitirmiş ve sevgiyle, kendi resmine bakan misafirine gülümsemiş. Ardından, aklına aniden bir şey gelen insanlara has yüz ifadesiyle, kitaplıktan tozlarla kaplı bir kutu getirip koymuş kızın dizlerine. “Bu senin hediyen demiş” rahatsız edici sesiyle ve aynı yalvarmalarındakine benzer bir ses tonuyla devam etmiş “Susma hadi, konuş benimle, her şeyi anlat. Bu yolculuğunu, duygularını, düşlerini ve hayallerini anlat. Kimseye söylemem söz, hatta senden bile saklarım onları; sen söylemedikçe bahsetmem sana onlardan. Ama yeter ki anlat kendini bana… Ne olur anlat.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaratığın, odaya hâkim huzuru için için kemiren sesi kesildiğinde kız, elindeki tozlu kutuya bakmaktaymış. Önce ufak, beyaz elleriyle temizlemiş kutunun kapağını ve ardından üzerindeki kurdeleyi çözüp kapağını kaldırmış. Kutunun içinde her biri ayrı renkten kâğıtlarla paketlenmiş bir sürü çikolata varmış… Kız, mavi paketlerden bir tanesini açarak başlamış bu saatlerce sürecek ziyafete ve çikolatanın tadı damaklarına yayılırken, bir masal anlatmaya başlamış yaratığa. Gece ilerledikçe şöminedeki ateş büyüyüp tüm odayı ışıkla doldururken, yabancının çirkin maskesi yırtılmaya başlamış ve kızın dudağından dökülen her kelimede, her cümlede yabancının güzelliği artmış. Sabah olduğunda, yabancı, yatağının hemen üzerindeki pencereyi açarken, o denli masal birikmiş ki hafızalarında onları düğümleyen anlamsız tesadüfü dahi unutmuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve aslında bütün masallar, içinde gizledikleri olanca sırrı “bir varmış, bir yokmuş” diyerek en baştan anlatırlar bize. Geri kalan tüm şeyler ise aslında teferruattır…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masal demek terk-i diyar demektir… Kişi kendi ruhu gibi sahiplenir fikirlerini ve anlatır kelimelerle. Ama ya bir gün olur da ellerimizdeki kelimeler yetmezse hissettiklerimizi anlatmaya, ya kelimelerimiz katılaşıp soğudukça birer düşünceye işaret eder olursa, ne yaparız o zaman? Kelimeler daha çok hissettirsin diye yeni kelimeler uydursak mesela, mümkün mü böyle bir şey? O zaman diğer anlatılar gibi öznel olup kendi içine çekilmez mi onlar? Tek yol kelimelere yeniden anlamlar vermek, kelimelerden bir dünya yaratıp o dünyaya göre kullanmak kelimeleri; gerçekliği terk etmek nasıl fikir peki? Öyle yaparsak da bir masal yazmış olmaz mıyız zaten? Masalın içindeki sır sanırım peşinen “bir varmış, bir yokmuş” demek, diyebilmek. Aklımızın bize anlattığı bu masallar gözlerimiz kapalıyken varmış da ve tüm onlar o zaman anlamlıymış da gözlerimizi açtığımızda hepsi yok olacakmış gibi aynı… Ama bu sırrın tadına varamayanlara göre de değersiz hepsi tabii. Ben bir peri kızını anlatırken sen kendi sevdiğini düşleyebiliyor musun, onun benzersiz güzelliği yansımıyor mu kelimelerden gözlerine? Eğer yansıtabiliyorsam varsın öyle olsun...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen gerçekten ne hayır gördün ki, “gerçek budur” dediğinde bunu kime anlatabildin ki? Çekiştirilip durdular en fazla, oysa masalsılar yakıp attı fikirlerin boğuculuğunu. Sıkışınca “masal bu ya işte” deyip geçtik. Sanmam bir düşünce bir masal gibi dilden dile anlatılabildi böyle… Sen de rüyaya yat o zaman, bırak anlatılanlar bir masal olsun. İçinde bu hayattan, en azından senden bir parça var ya, onu hissedip hissettirebiliyorsan yeter de artar bile...&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;....................................&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;*fotoğraf fotokritik'ten denizlerin adlı kullanıcıya aittir, bir papatya...&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-1204961840334088290?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/1204961840334088290/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=1204961840334088290' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/1204961840334088290'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/1204961840334088290'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/12/terk-i-diyar.html' title='TERK-İ DİYAR'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/ST2F_oOefJI/AAAAAAAAAYI/K93eyDrpnH8/s72-c/bir_papatya_by_denizlerin.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-5866698218455556457</id><published>2008-12-08T20:05:00.003+02:00</published><updated>2008-12-13T18:46:51.321+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNDELİK'/><title type='text'>SE7EN</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/ST1kTlnIVAI/AAAAAAAAAYA/SyPRODbBKO4/s1600-h/untitled.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5277484626024616962" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 270px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/ST1kTlnIVAI/AAAAAAAAAYA/SyPRODbBKO4/s400/untitled.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;sadece böyle boktan bir dünyada onlara masum deyip yoluna devam edersin. ama mesele bu. her sokak köşesinde, her evde ölümcül bir günah var ve görmezden geliyoruz. görmezden geliyoruz çünkü kanıksadık. havadan sudan şeyler gibi sabah,öğle,akşam görmezden geliyoruz.&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;john doe...&lt;/div&gt;&lt;div&gt;...&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Kurban bayramınız kutlu olsun...&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-5866698218455556457?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/5866698218455556457/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=5866698218455556457' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5866698218455556457'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5866698218455556457'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/12/se7en.html' title='SE7EN'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/ST1kTlnIVAI/AAAAAAAAAYA/SyPRODbBKO4/s72-c/untitled.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-2306255773586368887</id><published>2008-11-29T03:00:00.002+02:00</published><updated>2008-12-06T23:27:35.978+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>YALNIZ</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.fotokritik.com/531459?highlight=uykusuz"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5276791739689785746" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 266px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/STruIS3s2ZI/AAAAAAAAAX4/gyTl1_cIR_A/s400/uykusuz+-+recepgulec.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bedeni bir istekten, tabiatın bir zorunluluğundan fazlası uyku… Ya bu dünyada aradıklarını bulamayanların ya da bu dünyada bir şey aramadığı halde hayatın vaadettiği şeylerden sıkılanların, bazen hayatın zorlamasıyla bazen ihtiyari bir hareketle bu diyarlardan kaçışları. Hayata olan inançsızlığın ispatı gibi sanki; kim uykusuzluğa dayanabilir, yaşadığı süreyi kat be kat arttırmayı kim isteyebilir? Söyleyemesek de kafamızdan geçen şeyler bunlar, uykusuz kalınan bir gecenin sabahında tüm asabiyetin üzerimizde toplanmasının dolaylı sebepleri. Uykuya ihtiyacımız var; bu hayat bir an önce bitsin diye, birazcık olsun gerçek manada yalnız kalabilelim diye, bugünün hesapları karanlık bir nehirde boğulsun, yarına kalmasın diye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen bir kuyuya düşer gibi dalıyorum uykuya… Uzun zamandır hasret kalınmış sevgiliye, kendiliğinden uzanan kollar gibi zihnim bırakıveriyor varlığını uykuya. Deliksiz, homurtusuz, yorganın altındaki sıcaklık gibi çekici uyku her bir yanımı sarıp sarmalayıp hissiz bırakıyor beni. Yalnızlığımı ve onun ölümcül sessizliğini en derinden böylece yaşıyorum. Yaşadıkça uykunun tabiatı, her geçen gece, biraz daha tanıdık oluyor. Bu yüzden ona karşı küstahlığım, böbürlenerek karşımda masallardan arda kalmış haritaya bakıp “bazen bir kuyuya düşer gibi dalıyorum uykuya” diyebiliyorum. Bu biçimsiz, hayalperest tanrının, adı UYKU olan rüyanın bu içten içe kızdığını da tahmin ediyorum. Ama henüz bilemiyorum bu yüzden tüm varlığını benden çekeceğini ve beni onsuz bırakacağını…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uykudan arda kalan dünya, uyanıklık, uykuya; gerçek diye gördüklerimiz hülyalara, rüyalara yaklaştıkça daha da dağılıyor uykunun karanlığı. Sırların dillere dolanması gibi değil de artık karanlığın, hiçbir şeyin yok edemeyeceği bir aydınlığa dönüşmesi gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra artık bir yolculuğa çıkar gibi dalıyorum uykuya. Önce bir hevesin yemişlere benzer tadını duyuyorum dudaklarımda. Sonra da bir hayalin peşi sıra takılıyorum. Aklımda dönüyor konuşmalar, uykuya yaklaştıkça suretler bedene ve benim aklımdaki düşünceleri seslere dönüşüyor; bir hayal ete kemiğe bürünüyor. “Anne, babama iyi bak” deyiveriyorum gerçeklikten koparken “Ve sen de sevgilim, lütfen…” lütfen. O anı düşündükçe tüm vücudumu bir heyecan kaplıyor. Derken konuşmalar dudaklarıma çalınmaya başlıyor; hayalle gerçek yer değiştiriyor. Ne olduğunu bilmeksizin yoğun bir ağırlığın altında eziliyorum. Uyku gelip sarıyor dört bir yanımı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ne o başlardaki tatlı düşüş, ne de sonraki acayip serüvenler var geceleri. Birerden herkes el etek çekince geceden, geceleri hayatımda ilk defa yalnız kalıyorum. Uykum yok; hayaller, rüyalar, kâbuslar ve hatta karabasanlar dahi yok… Yapayalnız kalıyorum karanlıkta. Yorganın altına kendimi gizlemeye çalıştıkça, uykusuz, sakat tarafım ayyuka çıkıyor. Kıskanıyorum diğerlerini; ellerinde ne değerli bir servet tuttuklarını bilmeksizin, gaflet uykusuna dalanlara kızıyorum, senin kıymetini bilmeyenlere. Düşlerin kollarındayken bu anın keyfini çıkartmayı düşünmeksizin, her manada uyuyanlara kızıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle özledim ki o anları. Hiç değilse o uyandığım anları özlüyorum, gözlerimi yavaşça açarken içime dolan o ışığı en azından. Çığlık kopar gibi dağılıveriyor uyku, eskisi gibi sarıp sarmalayacağına beni. İsyan etmek ne mümkün; sen değil misin ona sıradan bir sevdaya düşer gibi tutulan. İsmindeki garabeti varlığıyla paylaşıyor, uykusuzluk; yoklukların en solgunu. Beni bu hayattan yeniden kopar ne olur&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-2306255773586368887?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/2306255773586368887/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=2306255773586368887' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/2306255773586368887'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/2306255773586368887'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/11/yalniz.html' title='YALNIZ'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/STruIS3s2ZI/AAAAAAAAAX4/gyTl1_cIR_A/s72-c/uykusuz+-+recepgulec.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-6689179475686115372</id><published>2008-11-02T02:26:00.001+02:00</published><updated>2008-12-13T18:47:36.968+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KISA KISA'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNDELİK'/><title type='text'>TAXI DRIVER</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SQz0JzXsbDI/AAAAAAAAAXY/ITXZCle4jxg/s1600-h/Cap038_travis.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5263850513734855730" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 225px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SQz0JzXsbDI/AAAAAAAAAXY/ITXZCle4jxg/s400/Cap038_travis.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;thank god for the rain to wash the trash off the sidewalk.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;travis bickle&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-6689179475686115372?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/6689179475686115372/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=6689179475686115372' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/6689179475686115372'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/6689179475686115372'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/11/taxi-driver.html' title='TAXI DRIVER'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SQz0JzXsbDI/AAAAAAAAAXY/ITXZCle4jxg/s72-c/Cap038_travis.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-7588138458650621889</id><published>2008-10-20T23:48:00.002+03:00</published><updated>2009-09-12T02:26:25.920+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KARANLIK ODA'/><title type='text'>KARANLIK ODA*13</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SPzu0HUvSMI/AAAAAAAAAXQ/i9C-8mt2jOQ/s1600-h/Poems___black_and_white_by_hoettoetoenoek.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5259341043948538050" style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center;" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SPzu0HUvSMI/AAAAAAAAAXQ/i9C-8mt2jOQ/s400/Poems___black_and_white_by_hoettoetoenoek.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; İçimdeki titreme, parmak uçlarımdan odadaki boşluğa karıştıkça gerçeğe dönüşüyor. Kısa bir zaman dilimi içinde bu titreyiş, elle tutulabilecek, gözle görülebilecek ve bedenimi sarıp sarmalarsanız en içten biçimde hissedilebilecek derecede canlı bir biçimde, geçmişin kabarık defterleri dolduran hesapları ete kemiğe bürünmüş bir canavar gibi içimde oynaşıyor. Kirli bardaklarla içilen birkaç yudum su, kara ekmek ve el kadar peynir midemde koca bir yarık açtı sanki… Midemdeki ufacık delikten süzülen kan ve mide asidi, içimde büyüyerek, damarlarımda keskin bir acıya dönüşüp gözlerime akıyor. Korkunç bir ızdırapla ellerimi oynayıp odadaki milyon tane toz zerresinden medet umuyorum. Halim, büyük kentlerin çöplerinde can vermeye her dakika daha çok yaklaşan ve inlemeleriyle kedilerden yardım isteyen şarapçılara benziyor. Ama ne var ki bunlar bile sızlamaları gölgede bırakamayacak derecede cılız; geçmiş bir şekilde içimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıla bir mıknatıs misali tüm sorunları kendi etrafında topluyor gibi… Sanki her şey onun varlığıyla var ve bulunamayan tüm cevapların kaynağı o. Asıl sorun yaratan yaşadığımız –kendi içinde- efsanevi aşk, onun etkileyici sesinin sonsuza kadar duyulmayacak olması, güzelliği, kendine has tavırları ya da onun anlamını teşkil eden herhangi bir şey değil. Daha önce de dediğim gibi sorun, onun yokluğu. Aslında tam olarak bu da değil… Sorun, bu denli inanç duyulan bir şeyin yok olup gitmesi, tarihe karışması, dün ifade ettiği pek çok şeye rağmen bu gün yabancı olması. Görüldüğü gibi olay başlı başına anlamsız ama bu yetmezmiş gibi bugünlerde bir de beni tesiri altına alan benzetme merakı var. Elimde değil; bu kadar karmaşık bir hayat kompozisyonunda her şey birbirine benziyor ve anlamı meçhul şeyler üzerinde olabildiğince anlamlı iskambil kâğıdından benzetmeler yükseliyor. Artık epey bir uzaktan baktığım için sanırım Sıla’yla ilgili pek çok şey birbirine benzer bir durumda… Sıla’nın yokluğunu kara delik farz edersek olup olmadık onlarca şey, ne olduğu fark etmeksizin, ona yaklaştıkça giderek artan bir hızda büzüşüp karanlığa karışıyor. Tuhaf değil, yalnızca anlatımı kuvvetlendirmek için bir çaba.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin oldu mu bilmiyorum, ya da size de oldu mu bu, özellikle ilkokul çağlarında falan dönem başlarında defterlerin öğrenci hayatındaki konumu son derece önemlidir. İlk derslerle beraber öğretmenin ağzından çıkan her kelime, büyük bir özenle ve aynı düzeydeki kararlılıkla, en düzgün biçimde deftere aktarılır. Defter, annenin yardımıyla özenle kaplanmış, üzerine en sevilen çizgi film karakterinin etiketi yapıştırılmış, ad-soyad annenin marifetiyle afili bir biçimde yazılmış, defterin kenarına çizgi çekilmiştir… Başlıklar kırmızı kalemle yazılır, kenarlara ataç konur, hatta konular deftere olabildiğince sistematik biçimde aktarılır. O defterin ilk yaprakları, ve hatta öğrencisine göre belki ilk on yirmi sayfası, bir sanat eseri biçimindedir. Ancak zaman geçmeye başladıkça ilk günlerdeki o tertip yavaşça yok olmaya başlar. Bu bozulma herhalde önceleri yazının düzeninde kendini hissettirecektir; sonradan defterin genel durumunda da bozulmalar başlar. Mesela artık dikkatlice tutulan o başlık sistemi bozulmuştur, kırmızı kalem evde unutulmaya başlandıkça defteri, tek başına kurşun kalem egemenliğine alır. Ataçlar kaybolur ve yerine yenisi konmaz, artık defterin kenarına çizgi çekmek de gereksizdir. Defterin boşluklarına anlamsız şeyler yazılmaya, sıkıntıdan kaplıkların bantları sökülmeye, iç kısımlara resimler çizilmeye, etiketlerdeki kahramanlara tükenmez kalemle eklemeler yapılmaya başlanır. Kısacası defter, ruhen ve madden bir çöküntü içine girer ve bu çöküntü mütemadiyen öğrencinin halet-i ruhiyesi ile paralel gider. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bu süreç, hayatımızın birbirinden farklı alanlarında karşımıza çıkan başka başka süreçlerin ufak bir kopyası gibidir. Ayrıca yanında benim için şöyle de unutulmaz bir ders barındırır içinde: Zaman er ya da geç yıpratacaktır… Zaman, elimizde olan, yakınımızda olan her şeyi, bıkmadan usanmadan yıpratır. Çünkü gündelik yaşam gibi basit bir şey bile içinde, erdemlerimizle çıkarcılığımız, bencilliğimiz arasındaki çatışmayı körükleyecek sınavlar barındırır. Her gün kendimizi, ilişkilerimizi, erdemlerimize olan bağlılığı ve isteklerimizi sorgulamaya başlarız. Zaman olur ki, bizlere doğru gibi görünen şeyin sonucunda, kaldırabileceğimizden ağır yükleri taşımak zorunda kalacağımız durumlara düşeriz. Erdemlerimizin peşinden koşarken, içimizi kemirip duran şeytana karşı mağlubiyetler başlar… Doğruluğun, yardımseverliğin, mütevazılığın, sadeliğin ve daha pek çok erdemin, günlük hayatta pratik bir önem arz etmediğini hazmetme süreci kuşkusuz ağır ve sancılı bir yolun başlangıcına tekabül eder. Yalan değil; bu zorluklar birçoğumuzun doğrularından uzaklaşırken aynı zamanda kendisine yalan söylemesine kadar giden bir dizi talihsiz olayı da beraberinde getirecektir. Ancak asıl yanılgı veya en büyük yalan, çocukların büyüdükçe kirlendiği lafıdır. Oysa çocukların masumiyeti gibi, güçlü ve amansız bir sınavdan geçirilmemiş erdemler, tek başına hiçbir anlam ifade etmez. Bu kısır döngü içinde, muhtemelen mükemmeliyet denen şey, ya bir an kadar kısa bir zamana ya da mutlaka geçmişte kalmış bir döneme tekabül eder. O defterlerin mükemmeliyetleri geçmişte kalmıştır; kısa bir dönemin başlangıcında yoğun bir hevesle atılan adımlar zamana yenik düşmüştür. Eskiler nostaljik bir havayla özlemle anılsa da zamanla dönüştüğü şey de asıl kendisidir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzetme hususuna geri dönecek olursak, bu mecazdaki defterin Sıla’yla ilişkimizi anlattığı gayet açık sanırım. Okul sıralarındaki başlayan bir aşk için de oldukça trajik… Ne var ki, tüm varlığıyla gerçek. Asıl talihsizlik ise her daim yanımızda olmasını istediğimiz sevdiklerimizin, sadece bu sebepten, sürekli bir kirlenmeye ve yıpranmaya maruz kalması. Belki kirlenmek yanlış sözcük; bir şeyi, senin istediğinden farklı bir değişime uğradığı için, kirlenmekle itham etmek, belki ağır bir suçlama. Bu yalnızca değişim. Hayatın içindeki sınavları düşünecek olursak, büyük bir ihtimal değişim bile olmayan bir keşfetme süreci. Zamanın içimizdeki her şeyi, zamanla bir bir dışarı döktüğü, sınavlarla dolu bir serüven, sevdiklerimizi onlara yüklediğimiz anlamlardan uzaklaştıran. İlişkiler, sonsuz bir aydınlanma gibi gözleri kamaştıran ve zihinleri bulandıran, insanın kendini ve karşısındakini tanıdığı bir oyun. Yaşadıklarımız, hayatın bizi karşı karşıya getirdiği olaylar, en çok, en yakınımızdakileri değiştirir böylece… Biz en çok onları tanırız ve biz, en çok da onların en iğrenç, en saplantılı, en bencil yönlerini görürüz. Ancak bırakıp gidemeyiz de onları, tüm bu olanlara rağmen; çünkü onlar sevdiklerimizdir. Zamana yenik düşendir vazgeçemediklerimiz. Biz vazgeçemedikçe o, o anlamından daha çok uzaklaşır ve o uzaklaştıkça biz daha da kopmak isteriz. Aşklarımız, bağlılıklarımız ve bağımlılıklarımız, zamanla el ele verip bizi sonsuz bir kısır döngü içine hapseder, böylece aşkın içinden nefreti çıkartarak. En büyük yalnızlıklar, hayata en bağlı insanların içinden, büyük mağlubiyetlerle böyle doğmuştur. Büyük sevgiler, büyük serüvenlerdir ve büyük serüvenler, muhtemelen, daha fazla hayat gerçeğiyle karşılaştırır bizi. O bir yıl defteri kirlettiği kadar, kendini düzenli bir insan zanneden öğrencinin aslında ne kadar pasaklı ve düzensiz biri olduğunun da, kendisine ispatıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suçlu ne kendimiz, ne karşımızdaki, ne geçen zaman, ne hayat, ne defterler, ne de onlara hak ettikleri değeri veremeyen öğrencilerdir… Suçlu, başlı başına önümüzde öylece akıp giden süreçtir. Somut bir varlıktan, elle tutulabilir olmaktan uzaktır kendisi; bir kişiliği, belki bir varlığı yoktur. Son durakta, her şey bittiğinde, bütün hesaplar kapandığında herkes sonsuz bir masumiyet içerisindedir. Mükemmeliyetler, belli bir zaman dilimine sıkışmış, bunun karşılığında kıyamete kadar akan zaman, sürekli varlıktan bir şeyler çalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızlığın tadı da buradadır… İnsan yalnızsa akan dakikalara, saatlere ve hatta yıllara rağmen zaman geçmez. Yalnızlıkta bir etkileşim ve değişim yoktur; yalnızsanız zaman durmuştur. Yalnızlığın kendi başına çekiciliğine ve yalnızlığın içindeki tüm hüzne rağmen, ona duyulan sevginin kaynağını da, bir ihtimal bu durağanlık teşkil eder. Oysa hayatın içinde var olmak ve tüm anlamlarıyla beraber yaşamak, insanı sürekli bir arayış ittiği gibi hayatın dalgalanmalardan ibaret seyri benliğe sürekli olarak darbeler savurur. Yaşam akmaktayken dünden çıkarılan dersler bir işe yaramaz, her dakika bilinenlerden bir şeyler çalar, yalanlara bile bile göz yummak zorunda kalınır. Işıklar kapanıp gece olduğunda yorganın altına girilirken kalp atışlarına eşlik eden bazen kocaman bir gülümseme bazen zor tutulan gözyaşlarıdır. Ancak ne olursa olsun gecenin ilerleyen dakikalarında bir cennet inşa edilir o sıcak battaniyenin altında. Kararlar alınır, sözler verilir ve erdemlerimizin, doğrularımıza olan bağlılıklarımızın, masumiyetimizin, bizim dünyamıza ait o tertemiz şeylerin hepsinin koca duvarların ardına saklanacağına dair yeminler edilir. Yalnızlıkta, bir başımıza düşünürken böylece illaki temizlenir vicdan. Mükemmeliyet o dakikada kısılıp kalır işte… Sabah kalkarken o battaniyenin altından teslim alıp hayata kattığımız şey yeni doğmuş, tertemiz bir çocuktur. Ancak hayat durmaz... Ruhumuzun kirli yönleri, ihtirasları; bedenin bitmek tükenmek bilmez iştahı, bugün olmasa da yarın mağlup edecektir bizi. Biz ise tüm bunlar olurken, bizi olduğumuz şeye dönüştürdüğü için hayatı suçlarız tüm ahmaklığımızla. Oysa yaşamak budur, kendini keşfetmektir; karşındaki dev aynası kırıldı, aynadaki aksim yok oldu diye kendini yok zannetmemektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıla’yla hikayemiz, tam en heyecanlı yerinde, tam işler yolunda giderken, tam yarına dair umutlar varken, öğrencinin İÇİNDEKİ O HEVES tam olarak sönmemişken sıranın altında unutulan bir defter gibidir. Defterlerimin içinde en güzelidir o… İçindeki inci gibi yazılarla, parlak kaplığıyla, bir çocuğun masumiyetiyle süslenmiş tüm detaylarıyla bir sanat eseridir benim kaybettiğim. Biliyorum; hiç kuşku yok ki yaşayabilsem o da diğerleri gibi kirlenecek, ona yüklenen anlamların pek çoğundan zamanla mahrum kalacaktı. Ne var ki Sıla tam zamanında elimden çekip alarak onu, benim hiçbir zaman yapamayacağım bir işi başarmış oldu. Ben ise mecbur yarıda bıraktım bu hikayeyi… İçimdeki hastalık ise, tüm bu anlattıklarıma rağmen, ısrarla inanmam onun mükemmeliyetine. Bu yüzden kanlı canlı yaşamakta içimde hala. Belki o ateş, o aşk ve o yakıcı heves bile şimdi yok oldu içimde; ancak ona duyulan sevgi, onun varlığının saygınlığına duyulan inanç hep bu aldanışla korunmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir defter, içini yazılar süslemedikçe ne işe yarar bilemem ama pek çoğunun öğrencilerin ellerindeki ilk günlerini hasretle aradıklarını tahmin ediyorum. Uzak durduklarımız, yaşamadıklarımız, kendimiz dâhil hayatımızın dışında tuttuğumuz her şey, sonsuza dek mükemmeliyetini koruyacaktır. Yaşantının, serüvenlerin dışında kalanlar aynı zamanda, belki de onu gerçek anlamına ulaştıracak derecede değer ifade eden, değişimlerin dışında kalırlar.   &lt;br /&gt;Ama öğrencilerin vazgeçilmezi defterlerin kaderleri zamana yenik düşmektir; biten koca senenin ardından, son dönemlerde maruz kaldıkları hırpani muamelenin de etkisiyle artık çirkin ve sevimsiz bir hale gelirler. Yaz tatili geldiğinde ise iyiden gözden düşmüş bir vaziyette öteye beriye savrulurlar. Hayatın önemsiz birer detayı olmuşlardır çoktan… Yeni yılla, çantalar yeni defterle dolunca aslında hak ettiğinden az sürmüş sancılı bir süreç sona ermiştir.&lt;br /&gt;Güzel bir başlangıcın aynı güzellikte sonlanması da mühim bence; ama madem güzel neden sonlansın, diye de sormak mümkün. Şimdilik böylece kapatacağım bu düşünce faslını… Böyle düşündükçe zihnim koca bir soruda takılıp kalıyormuş gibi oluyor sanki. Açık söyleyeyim uzun süredir de bu akşamki kadar zorlu bir kendi kendimle konuşma süreci yaşamadım; her cümle, her benzetme yük oldu bana. Böylece kapatacağım bu faslı ve şimdi, yavaşça böylece uykuya dalacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-7588138458650621889?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/7588138458650621889/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=7588138458650621889' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7588138458650621889'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7588138458650621889'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/10/karanlik-oda13.html' title='KARANLIK ODA*13'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SPzu0HUvSMI/AAAAAAAAAXQ/i9C-8mt2jOQ/s72-c/Poems___black_and_white_by_hoettoetoenoek.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-2268689369100328947</id><published>2008-09-29T17:24:00.010+03:00</published><updated>2009-04-18T21:35:02.882+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>MASUMİYET MÜZESİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SODlOdJ52dI/AAAAAAAAAXI/nW55rwmV2u8/s1600-h/127773947l.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5251449202021095890" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SODlOdJ52dI/AAAAAAAAAXI/nW55rwmV2u8/s400/127773947l.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;div align="justify"&gt;Öncelikle belirtmem gerekir ki yazının Orhan Pamuk ve kitabıyla pek bir alakası yok. Yalnızca kullanılan bu ifadeyi yazının konusuna uygun bulduğum için kullandım. Tüm ilişki bundan ibaret; dolayısıyla yazı ve kitap arasında bir bağıntı aramayınız, yanılırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konumuza gelecek olursak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geride bıraktığım çok uzun olmayan yıllar boyunca ortalama bir insanınki kadar, belki de daha az yoğun bir sosyal yaşantım oldu. Öyle bir sürü insan tanıdım, hepsinden çok şey öğrendim diyecek bir vaziyette değilim. Henüz kendimi yetişkin ve olgun da saymayacağım için yaşadıklarımdan önemli dersler çıkarttım ve artık akıllandım da diyemem. Ama ve lakin bazen kendimi oldukça karmaşık ilişkiler içinde bulduğum ve bu durumlara anlam vermeye çalıştığım oldu. Doğru cevapları bulduğumu düşünmüyorum ancak olayların akışı, insanları tavrı, davranış biçimleri, onları böyle davranmaya iten sebepler üzerine çokça kafa yordum. Ayrıca hayatın akışı içinde kendimi bazen melek bazen şeytan rolünde hissettim; en azından ben bazen de olsa gerçekten iyiliğin peşinden koştum. Bu karmaşık hal de beni yine olaylar ve kendim üzerinde düşünmeye itti. Sonuçta henüz bilgi mertebesine erişemese de elimde kendimce naçizane tespitlerim var diyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;"benim ruhum bakire"&lt;br /&gt;sertab erener&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Dediğim gibi bazen kendimi oldukça karmaşık ilişkiler içinde buldum. Karmaşık ilişkilerden kasıt elbette böyle filmlere, dizilere malzeme olacak cinsten hadiseler değil; yalnızca insanın kime hak vereceğini bilemediği, işin içinden bir türlü çıkılamadığı durumlar gibi karmaşık ilişkiler… Olabildiğince bu karmaşanın karşı taraflarını dinlemeye özen gösterdim ya da bazen her iki tarafta bana yakın olduğundan her iki tarafı da dinlemek mecburiyetinde kaldım. Bazen de alakam olmayan mevzularda, merakımdan kaynaklanan eğilimle kendimce gözlemler yapmaya, hangi tarafın haklı olduğunu çıkarmaya, olayı kendi kafamda çözümlemeye çalıştım. Bunların yanında elbette bir de hayatta kendi adıma bazı kararlar almak zorunda kaldım. &lt;em&gt;Dostlarım bilir&lt;/em&gt;, bazı zamanlarda, kendi adıma öylesine kritik karar verdim ki sonucunda meydana gelen yanlışlıkları enine boyuna düşünmeye mecbur oldum. Pişmanlığın getirdiği sorgulamalarla geçmişteki beni ve o zamanki değerlendirmemi, neyin yanlış gittiğini uzun uzun düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:+0;"&gt;Sonuçta ne oldu diye sorarsanız hem benim için, hem de yakından tanıdığım insanlar için geçerli olacak bir çıkarımda bulundum kendimce: Bıkmadan usanmadan sarılınan &lt;em&gt;masumiyet&lt;/em&gt;. Üstelik öyle böyle, yalandan takılınan bir maske gibi değil; bildiğin kanlı canlı, vicdanı sonsuza kadar rahatlatan masumiyet. Ben dahil, neredeyse herkesin yaptığı en büyük yanlışlarda dahi mutlaka haklı bir yanının olduğunu fark ettim. Evet, herkes kendi haklı sebepleriyle bir işe bulaşıyor ve haliyle sonsuz boşlukta bir olay için bir değil, iki değil bazen milyonlarca doğru çıkabiliyordu. Doğrunun bu kadar çeşitlenmesinin elbette doğal sonucu da iyilik ve kötülüğün arasındaki çizginin yavaşça kaybolması ve insanın hem melek, hem de şeytan biçimlerinde oldukça başarılı roller sergilemesi oldu. Açıkçası diğerlerini bilmem ancak ben artık iyilik ve kötülük arasına bir çizgi koyma konusunda ve dolayısıyla iyi bir insan olmak adına adımlar atmakta zorlanıyorum. Her konuda ben masumum deyip işin içinden kurtulmak, üstün bir &lt;em&gt;retorik&lt;/em&gt; kabiliyetle mümkün neredeyse… En azından bezen ben kendimi kandırabilecek kadar ustalaşıyorum bu konuda.&lt;/span&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;"aşk karşımızdakinin mahvettiğini sandığımızdır"&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;charles bukowski&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Aslında işin boyutu küçük, tespit de öyle harikulade bir tespit değil. &lt;em&gt;Mahkemede herkese eşit savunma hakkı verilmesi&lt;/em&gt; mesela, olayların göreceliliğinin durumu ne kadar değiştirebilir ve suçluyla masumun hangi şartlarda belirlenebilir olduğu ile alakalı bir mevzu. Etik konusunda da bu tip sıkıntıların olduğunu biliyoruz; örneğin Şehrazat hanımın, oğlunu kurtarmak için geceliği 150.000 $’dan patronuna vermesi gibi mevzularda, dizide de olsa, ahlak konusunda karşımıza büyük açmazlar çıkabiliyor. Şimdi kadın namusunu mu koruyacak, oğlunu mu yaşatacak, kim masum, kim suçlu vs. böyle mevzularda hepten karışır. Ancak benim derdim böyle büyük mevzularda değil küçük mevzularda sarılınan masumiyet. Çünkü büyüklerinin hesabı hep bir şekilde insanın içinde yara olur ancak küçükleri er ya da geç unutulacaktır. Oysa küçük mevzularda yapılan yanlışlar belki hiç hatırlanmaz ve insan kendini hiç suçlamadan kolayca üzerine geçiriverir masumiyeti. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;"sevdiklerimize neden hep doğruları söyleyelim,&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;ya doğruları duyduklarında artık bizi sevmezlerse?"&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;cahil periler filminden&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Hatalar, yanlışlar, suçlar aslında biraz da olayın baktığımız tarafıyla ilintili. Özellikle ikili ilişkilerde bu yüzden &lt;em&gt;empati kurumu &lt;/em&gt;bu denli önemli. Çünkü masumiyet aslında kırılgan gibi gözükse de, pişmanlık insanlar kendi içinde kapandıkça ve kendilerini merkeze alan bir düşünce yapısına sahip oldukça daha da zor ortaya çıkan bir duygu. Herkes doğruyu kendisinin bildiğini, ya da doğrunun kendisinin bildiği gibi olduğunu savunup karşı tarafı suçlayarak kolayca muhafaza ve müdafaa ediyor masumiyetini. Hal böyle olunca anlaşmak-karşılıklı anlaşılabilmek** neredeyse imkansız hale geliyor. İşin açıkçası karşılaştığım en bilge insanlarda, hatta böylece atıp tutmama rağmen bende de karşılaşılabilen bu durum bu; çünkü doğru değişebilir, daha doğrusu biçim değiştirebilir bir şey.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;"hatasız kul olmaz&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;hatamla sev beni..."&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="right"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;orhan gencebay&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Beni bunları yazmaya iten asıl mevzu ise dinlediğim birkaç şarkı oldu… Otobüste öyle alelade bir radyodan müzik çalarken Kıraç’ın &lt;em&gt;bırakma beni, insanlar kötü*&lt;/em&gt; deyişine şahit oldum. Kıraç bey, anladım ki, &lt;em&gt;gezmiş-görmüş-öğrenmiş&lt;/em&gt; ve kendinin iyi bir insan olduğuna karar vermiş olacak ki böyle bir cümle sarf etmiş. Elbette adam şarkıya böyle bir sözü rast gele yazmış olabilir ancak genelde insanlar hissettiklerini dile getirdiklerinden bu sözü onun şahsında kabul ediyorum ve soruyorum: Ey yüce Kıraç, kimseyi incitmedin mi bugüne kadar, hep o sahip olduğun yüce ahlakı korudun mu, meşhur olmak için hiç mi &lt;em&gt;karanlık-çirkin&lt;/em&gt; işlere bulaşmadın? Pekala olmuştur, hepimizin olur, önemli olan olmaması değildir bence iyiliğin ve masumiyetin öyle gelişi güzel kullanılmaması asıl önemli olandır. Hele ki bir insanın kendini iyi addetmesi resmen abesle iştigaldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzeri bir örneği de ülkemizin son yıllarda yetiştirdiği &lt;em&gt;büyük filozoflardan&lt;/em&gt; Sagopa Kajmer*** üzerinden verelim. Bilindiği üzere son albümünün ismi &lt;em&gt;Kötü İnsanları Tanıma Senesi&lt;/em&gt;… Sanırım kendisi ergenlerle fazla takılmış olacak ki, kendi dışındaki herkesten nefret etme eğilimi bu adamda da baş göstermiş. Birçok şarkısını dinledim, görüyorum ki yazık bir biçimde bir kendini beğenmişlik var bu tip davranışlarda. Oysa anlaşılması gereken şu var ki bu hayatta hiç kimse mükemmel değildir, herkesin kendince iyiliği-kötülüğü vardır. Sana istediğini vermedi ya da seni üzdü, sana yanlış yaptı diye bir insanın kötü olması mümkün değildir; kötülük olaylara bağımlı olacak derecede ufak bir meseleden ziyade çok az kişi de rastlanan bir ruh halidir. Seri katillerin bile karşımıza haklı sebepler koyabildiğini düşünürsek iyi ve kötü ele alınıp oynanamayacak kadar kırılgandır, bunu unutamamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masumiyet, ekmek su kadar ihtiyacımız olan bir şey… Vicdan hepimizde neredeyse aynı sağlamlıkta ve kötülüğü kabul etmeyecek kadar dirençli bir yapıdadır. Haliyle belki bazen kendini kandıracak dahi olsa masumiyeti koruyacaktır, korumak zorundadır çünkü kimse kendinden nefret etmek istemez. Herkesin kendi içinde bir masumiyet müzesi vardır… Bu şekilde aynı olay için belki de yüzlerce doğru oluşur ve seninle aynı doğruyu paylaşmaması karşındakini kötü yapmaz. Sanırım iyiliği kendine has görenlerin de içlerindeki duvarları kırıp kendilerine söyledikleri yalanları görmeleri gerekir. Şahsi kanaatim asıl erdem en azından karşıdakini anlayabilme ve onun da haklı sebepleri olduğuna inanma niyetine sahip olmaktır. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;----------------------------&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;*Bahsolunan şarkı Kıraç'ın Bırakma Beni şarkısıdır. Sözleri de Ümit Yaşar Oğuzcan'a ait, adam kaç defa intihar etmiş, nedeni belli...&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;**Aslında anlaşmak, karşılıklı olarak birbirini anlamak anlamına geliyor ancak burada karşılıklı anlaşmak gibi bir ifade kullanmak istemediğimden böyle bir ifadeyi-yinelemeyi tercih ettim&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;***Sagopa Kajmer, çeşitli şarkılarında divan edebiyatı şiirlerinden esinlemektedir. Şarkılarını dinleyenlerin bunu farkedecek birikimde olmaması sanırım onu avantajıdır. Böyle mi iyi insan olunuyor sevgili Sago??&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-2268689369100328947?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/2268689369100328947/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=2268689369100328947' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/2268689369100328947'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/2268689369100328947'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/09/masumiyet-mzesi.html' title='MASUMİYET MÜZESİ'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SODlOdJ52dI/AAAAAAAAAXI/nW55rwmV2u8/s72-c/127773947l.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-5806096011744204490</id><published>2008-09-12T23:04:00.004+03:00</published><updated>2009-09-12T02:27:58.578+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KARANLIK ODA'/><title type='text'>KARANLIK ODA*83</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMrLn0mpHnI/AAAAAAAAAXA/tLXbNGD5bY0/s1600-h/Creepy___clasic___road_____by_MOSREDNA.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5245228601022422642" style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center;" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMrLn0mpHnI/AAAAAAAAAXA/tLXbNGD5bY0/s400/Creepy___clasic___road_____by_MOSREDNA.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sabah erken kalktım ve birkaç saatlik bir yolculuğun ardından ormanı aşıp deniz kenarındaki kasabaya vardım. Burası belki elli yüz hanenin yaşadığı, havasıyla ortaçağ kasabalarını hatırlatan, bu yüzden gözümde gerçeklikten kopmuş masala karışmış bir yer. Bugün burada olmamın sebebi biraz erzak ve sigara için de tütün ve çarşaf almak… Alışveriş sırasında köylülerle sohbet ediyorum; pek sık görünmeyen bu yabancıya karşı biraz meraklılar. Soru soruyorlar benimle ilgili ve ben kaçamak cevaplar veriyorum. İşim bitince sabahki yolculuğun aynısını bu kez geriye doğru yapıyorum. Kulübeye döndüğümde bir sigara yakıyorum; neredeyse akşamüstü olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her nefeste tütünden ve kağıttan gelen çıtırtı seslerini dinleyip bugünkü düşünce konumuzu belirliyorum. Evet, artık her gün böyle bir şey var: &lt;em&gt;Acılara neden olan şeyleri dağınık olarak dile getirmektense&lt;/em&gt; o gün canımın istediğiyle uğraşıyorum. Belki biraz daha rahatlatıcı ve pratik bir şey…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ormanın siyah ağaçlarında yapılan kulübe dışarıdaki yağmurla her dakika biraz daha çürüyor. Herşey yoruyor onu neredeyse… Damarına çakılan her bakır çivi canını alıp yağan yağmurlar çürütüyor bedenindeki örgüleri. Ve güneş ortaya çıktığında ağacın kabuğu çatlayıp içindekileri ortaya saçıyor, savunmasız bırakıyor onları. İşte hayat diyorum ve ben; bu hayatın ne menem bir şey olduğunu anlatırken kendime. İlk nefesle başlarken hayata kendi ayaklarımızın üzerinde durmaya başladığımız günden beri bazen bir kulübe, bazen koca bir şato inşa eder gibi hayatımızı inşa ediyoruz ellerimizle. Önce yaslanacağı destekleri koyup sonra evi tuğlalarla tek tek çevreliyoruz. Ardından da süslü bir çatı koyuyoruz tepesine. Tabi bazı hayatlar daha şatafatlı; balkonu olan var, havuzu olan var, terası olan var… Kısacası türlü şekillerde, kendimize ve imkanlarımıza göre yavaşça şekillendiriyoruz onu. Ev bitince karşısına geçip bir süre izledikten sonra evimizi, o tatlı yorgunlukla iç dekorasyona koyuluyoruz. Oturma odamızı dostlarımızla, mutfağı yeteneklerimizle, çalışma odasını iş arkadaşlarımızla, yatak odamızı sevdiğimiz insanla süslüyoruz. Bazının hayatı uzaktan bir sanat eserini andıracak kadar güzel, bazının ki ise ne olduğu anlaşılmayacak kadar biçimsiz. Kimi kendini desteğe koyuyor evini inşa ederken, kimi kendinde o gücü bulamadığı için başkalarından destek alıyor. Ama herkes bir şekilde, birbirlerinden çok farklı olsa da bir hayat yaşayıp kendisine böyle evler yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin aslı ben de kendine o gücü bulamayıp hayat evini başkasından destek alarak yapanlardanım. Önce neden o gücü bulamadın diye soracaksak bunun hayat olan inançsızlığımla izah etmenin mümkün olabileceğine inanıyorum. Neden bilmiyorum; niye bu şekilde inançsız ve hayata karşı miskin bir tavır benimsediğimi bilemiyorum. Daha önce de dediğim gibi belki kaybetmekten korkmaktan yani bir şekilde ulaşamama korkusundan bu hale geldim. Ya da belki de korktuğumdan… Sebep her neyse bir türlü kendimden destek alarak, kendi doğrularıma yaslanarak beni saklayacak, bana güven ve huzur verebilecek yuvayı kuramadım. Sonra hayatıma bana o güne kadar yaşamadığım duyguları yaşatacak biri girdi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ilk nefeste ağlar ya bebekler benim de bu hikayem öyle bir acıyla, öylesine bir gözyaşıyla başladı. Hep efsanevi gelmiştir bana o başlangıç; Sıla’yla ilk göz göze geldiğimizde kalbimde duyduğum sızı fazlasıyla abartılmış aşk hikayelerinin başlangıcı gibidir. Ama ve lakin gerçekten olmuştur. Sıla bana bakıp gülümsediğinde ben tüm benliğimle o gülümseyişin ısıtan sıcaklığını hissetmişimdir. Bunu anlatmak çok güç… Sıcaklığından, yakıcı etkisinden ve verdiği kocaman mutluluktan ötürü bunu anlatabilmek görülen bir rüyayı başkasına tam anlamıyla anlatabilmek kadar zor. Devamı ise hepsinden daha beter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıla’nın varlığının anlam kazanması yollarımızın ayrılışına tekabül eder…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hayatı inşa ederken, doğru temeli seçmek kadar yanlış temeller üzerine kurulmuş bir yapının yıkılmamasını sağlamak da maharet ister; ben hayatımdan çıkışıyla yanlış bir seçim olduğunu anladığım Sıla’nın kaybında anladım bunu. Onu kaybetmek bir bakıma beceriksizlikti… Peki onu, üzerine koskoca bir ev kurduğum desteğimi hayatımda tutacak adımları atamamak ve böylece onu kaybettiğimde hayat diye kurduğum evin tüm şiddetiyle üzerime çökmesi neydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki canım yandı mı hiç?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bileklerimden akan oluk oluk kana, iskeletimin önemli parçalarından olan ve şu anda kırık durumdaki birkaç kaburga kemiğime, ezilen muhtelif yerlerime, kopan parmaklarıma ve üzerime enkaz olup çullanmış hayatıma rağmen canımın yanmadığını biliyorum. Karanlıkta gözüme süzülen üç beş ışık demetinde sonsuz bir kayıtsızlıkta hiçbir şey hissetmediğimi hatırlıyorum. Hayat o anda, onun beni terk edişiyle yok olup gitmişti; giden tüm acılarım, tüm mutluluklarım, hayattan ve gelecekten tüm beklentilerim, geçmişe dönüp baktığımda yüzümde tebessüm oluşturan anılarımdı. Sıla giderken bana dair herşeyi alıp gitmişti. Ve her şeyin anlam olarak tam karşılığını artık üzülmeye veya canımın yanmasını sağlayacak duygularımın da hiçe döndüğünü anladığımda öğrendim. Ben o kadar olayın arasında adeta hayatsız kalmıştım. Aklımdan geçen tüm bu şeyleri bir kenara bırakıp kendime gelmek için yeni bir başlangıca ihtiyacım olduğunu kavradığımda ise aslında hiç hakkında ne kadar az şey bildiğimi ve ona ne kadar uzak olduğumu fark ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu ben söylemiyorum; pek çok insan hayatlarını bir evi inşa edermiş gibi yaşıyor. Güzelce dekore ederek o evi, sonradan dışarıdan görenlere gösteriş yapıyor. Kabul edelim lütfen, pek çoğumuz ve hatta belki hepimiz başkaları için yaşıyoruz. Tüm bu durumu doğrulayan ise aslında hepsi bir zamanlar güzel evlere sahipken artık hayatları enkaza dönüşmüş, hiç olan, hiçbir şeyleri olmayanlara verdiğimiz-vermediğimiz değer. Oysa o insanlara bakıp enkazların da değerli olabileceğini görmek çok zor değil. Ben bunu, o enkazın altında yatarken bile diğerlerine anlatabileceğim çok şeyim olduğunu anladığımda fark ettim. Enkazımı sahiplenmem ise o hiçbir şeye anlam katmam, kaybettiğim her şeyin yerine hiçbir şeyi koymam demekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımın enkazını sahiplendim… Ve kendime, hayatta mükemmeliyet kadar mağlubiyetin de insana ait bir şey olduğunu ispat edercesine o harabenin ne denli ben olduğunu söyledim. Sıla ise bir varlıktan daha çok yokluk olarak kabul edilecekti artık. Onun yokluğu bir varlık olarak vücut bulduğunda ruh halimde rüzgar zamanla üzerimdeki enkazı sıyırıp aldı. Aslında şimdi yokluğu varlığı daha büyük bir parçaydı benden; varlığından daha sivri, daha çarpıcı ve can acıtıcı bir şeydi yokluğu. Beni ayaklarımın üzerine basmaya zorlayacak, tek olmaya itecek ve bana yalnızlığın bir seçim değil zorunluluk olduğunu öğretecek kadar kanlı canlı dururken karşımda huzurumdan çok fazla şey götürdü. Sürekli uyanık olmanın ne demek olduğunu öğretebilecek bir tek oydu sanırım. Ve konu mutluluğa gelecekse eğer şunu söylemem mümkün ki yoklukları varlıklardan daha iyi kavrayabilmek çok az kişiye bahşedilmiş bir yetenekti; ve bende olmayan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigara alevin kağıtta yayılarak yarattığı çıtırtılarla son demlerine geliyor. Kendimi ve onu, herkesi düşünüyorum… Bugün veya herhangi bir zamanda yalnız kalmaya sebebin mükemmeliyete olan tutkun halimizin hatası olduğunu anlatıyorum boşluğa. Zaman mükemmeliyetinden taviz vermediğimiz herşeyi tamamıyla aldı bizden ve yerine yalnızca yokluklarını bıraktı. Oysa onlara değişme, belki yok olma imkanını versek bu denli uzak olmazlardı bize. Kimse onların haline anlam veremese de yanımızda olurlardı; bilmiyorum, belki aradığım küçük sır bu… Belki bizim sırrımız bu olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son bir nefes daha diyorum &lt;em&gt;en az üç kere&lt;/em&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odanın penceresine doğru baktığımda tıkırtıların cama vuran yağmurlar olduğunu görüyorum. En klişe depresyon vaziyetleri için böylece tablomuz tamamlanmış olmuş. Düşünceler ise en basit benzetmeyle havada uçuşup sigara dumanına karışıyor… Hala bir şeylerin peşinden koşmak güzel; eylem sürekli düşünmek de olsa yapılan herşey umuda olan inancın belirtisi. Bir şekilde bunun içinden sıyrılmaya çalışıyoruz, atlatmaya çalışıyoruz ama bunun sonu yok, bunu da biliyoruz. Benim için varlıkla yokluklar arasındaki çizgi bu odanın içi ve dışı arasındaki sınır kadar belirli olana kadar en azından. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;----------------------------&lt;/div&gt;&lt;div align="left"&gt;*Fotoğraf devianart'tan mosredna'nın classic road adlı eseridir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-5806096011744204490?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/5806096011744204490/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=5806096011744204490' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5806096011744204490'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5806096011744204490'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/09/blog-post.html' title='KARANLIK ODA*83'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMrLn0mpHnI/AAAAAAAAAXA/tLXbNGD5bY0/s72-c/Creepy___clasic___road_____by_MOSREDNA.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-6720803764186745589</id><published>2008-09-12T22:46:00.003+03:00</published><updated>2008-09-12T22:54:42.646+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNDELİK'/><title type='text'>DARFUR</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMrHQvJxzfI/AAAAAAAAAW4/aDaxNXbzDY8/s1600-h/sudan1_470x350.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5245223806375677426" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMrHQvJxzfI/AAAAAAAAAW4/aDaxNXbzDY8/s400/sudan1_470x350.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Televizyonlar, gazeteler şükredeyim yada cep telefonumdan &lt;em&gt;bilmemhangi &lt;/em&gt;numaraya &lt;em&gt;kısamesajla&lt;/em&gt; yardım yapayım diye bana bu görüntüleri gösterdikçe sonsuz bir anaforun için kalıp hayattan da onlardan da daha bir soğuyorum. Nasıl bir oyun bu, zarları kim attı, nasıl bir talihsizlik orada olmak, ya da ben burada olduğum için o çocuktan kaç milyon kere şanslıyım… bin soru dönüyor aklımda. Tek farkımız onun yanlış zamanda yanlış yerde mi doğmuş olması? Ya ben böylesine büyük bir rastlantının içinde nasıl doğru adımları atıp iyi adam olacağım? Halime şükredecek kadar iyi durumda mıyım gerçekten? Bu &lt;em&gt;ben&lt;/em&gt; miyim… Bana verilen bu hayat, benim çalışmayıp kazanmayıp elde ettiğim bu hayat benim hayatım mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben kimim, o çocuk kim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O neden kaybetti başlamadan, ya da kazanamadıkları nelerdi? Sadece bir cevap istiyorum; birinin onun neden orada, benim neden burada olduğumu bana anlatmasını istiyorum. Ufacık bir cevap sadece. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;dostum dostum; güzel dostum&lt;br /&gt;bu ne beter çizgidir bu&lt;br /&gt;bu ne şaşırtan denge&lt;br /&gt;yaprak döker bir yanımız&lt;br /&gt;bir yanımız bahar bahçe&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-6720803764186745589?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/6720803764186745589/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=6720803764186745589' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/6720803764186745589'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/6720803764186745589'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/09/darfur.html' title='DARFUR'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMrHQvJxzfI/AAAAAAAAAW4/aDaxNXbzDY8/s72-c/sudan1_470x350.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-6313199200371551978</id><published>2008-09-11T13:43:00.003+03:00</published><updated>2008-09-11T14:01:01.471+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNDELİK'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='FUTBOL'/><title type='text'>ANDREY ARSHAVIN</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMj3a2GvPdI/AAAAAAAAAWw/YYYn5neKvkI/s1600-h/k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk+%C3%A7ar.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244713806645378514" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMj3a2GvPdI/AAAAAAAAAWw/YYYn5neKvkI/s400/k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk+%C3%A7ar.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-6313199200371551978?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/6313199200371551978/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=6313199200371551978' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/6313199200371551978'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/6313199200371551978'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/09/andrey-arshavin.html' title='ANDREY ARSHAVIN'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMj3a2GvPdI/AAAAAAAAAWw/YYYn5neKvkI/s72-c/k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk+%C3%A7ar.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-134342096674454528</id><published>2008-09-07T19:13:00.009+03:00</published><updated>2009-09-12T02:26:06.041+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KARANLIK ODA'/><title type='text'>KARANLIK ODA*7</title><content type='html'>&lt;span style=";font-family:Arial;font-size:85%;"  &gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMP-UsjFx7I/AAAAAAAAAWo/XW6nrBAdmcE/s1600-h/6b3f2e6743f7bebb.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5243314022698567602" style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center;" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMP-UsjFx7I/AAAAAAAAAWo/XW6nrBAdmcE/s400/6b3f2e6743f7bebb.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;div align="justify"&gt;Odadaki tekli koltuğa uzanmış ve elleriyle pürüzsüz yüzüne düşen saçlarını topluyor. Gözyaşları korkutucu derecede düzgün yüz hatlarından süzülüp yere damlıyor; ben gözyaşlarının yere düşerken çıkan minik gürültüyü duyuyorum. Bana kendi dertlerinden bahsediyor, bunlar onun kederleri… Bu dünyada yalnızca onun yüreğinde hissedilebilen şeyler bunlar. Dakikalarca mırıldanıp sustuktan sonra son günlerde başına musallat olan bir şeyden bahsediyor. Meğersem günlerdir bahsettiği kusma isteğinin altında artık yazı yazamaz oluşu varmış. Yazdığı herşeyde istisnasız kendinden bir parça olduğundan bahsediyor; meğersem artık kendinden başka birşey yazamaz hale gelmiş. Minik ve narin ellerini anlatımı kuvvetlendirmek için sağa sola savururken bunları söylüyor. Korkusu sonradan basit bir ergen hikayesi haline dönüşebilecek şeyler yazmakmış; kendimi anlattıkça ortaya çıkanların bunlar olduğunu söylüyor. Yalan da değil… Biz aslında bu berduş halimizle ahkam keserken dert ettiklerimiz gelecek yıllar içinde silinip gidecek şeyler. Kendimize dert olarak seçtiklerimizin bir devamlılığı, bir sonsuzluğu ve bu yüzden bir anlamı yok. Zaman içinde yok olurken anlamlarını da beraber götürecekler. Acılarımız gözlerimize perdeler çekiyor. Bu saçmalıklar, gerçeklerle yüzleşmememizi sağlıyor, bizi gerçek acılardan ve yokluktan bir adım ileride tutuyor. Keder ve hüzün de aynı mutluluk gibi sarhoş eden, anlık etkileri oaln bir nevi uyuşturucu gibi; ayrıca mutluluktan çok daha kişisel ve gizemli. Yazdıkça da açığa çıkanlar bunlar. Kederlerimizle bizler savruluyoruz kağıtların üzerine. Kendisi bundan rahatsız: &lt;em&gt;Bir kere de kendim hissetmediğim, bana ait olmayan şeyler yazmak istiyorum&lt;/em&gt;, diyor. Ama imkansız zira ya hissettiklerimizi yazıyor ya da yazarken yazdıklarımızı hissediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlikte pek çok şey öğrendik geçtiğimiz günlerde… Becermek yerine sevişmek fiilini ve anlatmak yerine konuşmak fiilini koyduk. Birbirimize alıştığımız her dakika, içinde bulunduğumuz güven arttıkça daha özgür oluyoruz. Beni kaybetmeyeceğini anladıkça daha da rahat, daha da kendisi oluyor. Benim için de aynı şeyler söz konusu… Hayatımda aklıma gelmeyecek saçma sapan konular hakkında yorumlarda bulunup tespitler yaparken içinde bulunduğum komik durumu ancak onun alaycı gülümsemesinden anlıyorum. &lt;em&gt;İnsanın istediği özgürlük değil esaret, bir yere bağlı olmak, kendini güvende hissetmek… Özgür oldukça daha mutsuz oluyoruz, karşımıza seçimler çıktıkça saçmalıyoruz, kafamız bulanıyor. Oysa esaret bir noktada bizi rahatlatıyor&lt;/em&gt; derken durup onun o gülümsemesini görüyorum; &lt;em&gt;ne var, çok mu saçmaladım?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Kesin konuşmayı tercih ediyor ve biz kesin konuşmayı tercih ediyoruz. Düşündüklerimizi kesin ifadelerle aktarırken yanlışlar daha çabuk ortaya çıkıyor gibi geliyor. Kesin ve net ifadeler kullanırken saniyeler içinde kendi içimde kendime karşı olan güvenim sorgulanıyor. Ne kadar saçma ve tutarsız şeyler düşündüğümü böyle konuşmalar yaparken anlıyorum. Yine de kafamdakileri kelimelere dökmeyi kesmiyorum; &lt;em&gt;bakalım arkasından ne gelecek, bakalım daha nereye kadar devam edebileceğim… &lt;/em&gt;Kendi içimde bir konuşma yaşıyorum adeta. O ise tüm durumları gözlerimin titremesinden anladığını söylüyor. O kadar güzel ki aslında ondan korkuyorum; çok çabuk tesiri altından bırakabilecekmiş gibi beni. Beni etkilerse ve bunu belli bir istikrarla sürdürürse onun yanında daha özgür olacağım çünkü ona baktıkça hayallerimi yaşıyor gibiyim. Gerçekle hayal arasındaki çizgi onun sayesinde kayboluyor. Tam hayallerimdeki gibi yüzü, tam düşlediğim gibi elleri var. Aklımdan geçenlerin tutarsızlığını fark ettim yine; &lt;em&gt;ne oldu, yine mi titredi gözlerim?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Onunla beraber sürdürdüğümüz bu yalnızlıkla güven hissiyatının gölgesindeki sonsuz özgürlük sona eriyor yavaşça. Birazdan ikimizde insanlar içine karışıp kaybolacağız. O zaman bizi bu halimizle gören ve düşünen biri olmayacak; dolayısıyla bu odadaki kişilerle dışarıda görülenler bir değil. Hepimizin aile-arkadaş-sevgili derken birbirinden oldukça farklı karakterlere bürünerek yaşadığı kısmi şizofrenik hayatı biz böyle yaşıyoruz. Akşama kadar yine bir başkası olmak için birikeceğiz. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;----------------------------&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:arial;font-size:85%;"  &gt;*. Fotoğraf devianart'dan zemotion'un rememberence isimli eseridir.&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;span style=";font-family:arial;font-size:85%;"  &gt;**. Yazar burada okuyucuyu rahatsız etmemek için sikmek ifadesi yerine becermek ifadesini kullanmış. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-134342096674454528?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/134342096674454528/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=134342096674454528' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/134342096674454528'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/134342096674454528'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/09/karanlik-oda.html' title='KARANLIK ODA*7'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMP-UsjFx7I/AAAAAAAAAWo/XW6nrBAdmcE/s72-c/6b3f2e6743f7bebb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-4365542991214713311</id><published>2008-09-07T00:17:00.001+03:00</published><updated>2008-09-07T00:23:56.978+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HİKAYELER'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='FUTBOL'/><title type='text'>SOYUNMA ODASI</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SML0sopMhxI/AAAAAAAAAWg/dIET-HNKuTk/s1600-h/45.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5243021963874305810" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SML0sopMhxI/AAAAAAAAAWg/dIET-HNKuTk/s400/45.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Soyunma odasına ilk girenlerden biri benim… Terli formamla yüzümü silerken odanın köşesine, forma numaram yazılarak bana ait olduğu belirtilmiş olan bölüme doğru ilerliyorum ve oturuyorum. Arka tarafımda sezon başında çekilen fotoğrafım ve onun üzerinde büyük puntolarla yazılmış numaram var: 3. Bu numarayı altyapıdan A takıma yükseldiğim yıldan beri giyiyorum ve takım içindeki arkadaşların söylediğine göre bu numara savunmadaki güveni ve kaptanlığımı ifade ediyor. Tam yedi sezondur bu takımın kaptanıyım; kaptanlığı aynı benim gibi kulübün altyapıdan yetişen ve tüm kariyeri boyunca tek bir takım için ter dökmüş olan Aydın Reis’ten devraldım. Savunmada beraber oynadığımız yıllardan sonra bizzat kendisi işaret etmişti beni bu görev için. Onu kaptanlığa getiren ve kendisine Reis lakabını takan Timur Kaptan gibi, o da takım için son derece önemli olan kaptanlık mevkiine gelecek olan ismi, Ali Hoca’dan izin alarak bizzat belirledi. Burada işler böyle ilerlerdi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ben bunları düşünürken soyunma odasının aralık kapısından çıkış tünelinin sesleri geliyor. Kramponların zemine her dokunuşu başka bir gürültü koparıyor ve takım arkadaşlarım odaya yaklaştıkça artıyor bu sesler. Konuşmalar, şakayla karışık küfürleşmelerle gülüşmeler kramponlardan çıkan o rahatsız edici sesle birleşmiş ve tüm takım tek bir organizma gibi ilerliyor çıkış tünelinde. Takım ilk yarının hemen ortalarında ardı ardına gelen iki golle galip duruma geçti ve biz de kendi evimizde oynadığımızdan oldukça da rahatız. Tribünleri dolduran yaklaşık 20.000 kişi durumundan oldukça memnun ve bir dakika dahi susmadan bizi destekliyorlar. Futbol gibi kimi zaman oldukça kısırlaşan ve monotonlaşan bir oyunun her daim neşeli yönleri onlar… Kayıtsız şartsız sevgilerine karşı ise bir nevi vicdan borcu doğuyor üzerinize. Ender attığım gollerden sonra tribünlere koşup formamdaki mavili beyazlı armayı öptüğümde genellikle çılgın bir sevince boğuluyorlar. Bunu yapanın kim olduğu elbette çok önemli değil; bugün yeni transfer Suat’ın attığı golden sonra da benzer bir tepki verdiler. Ve Suat ile Fırat şimdi kapıdan girerlerken bu gol hakkında konuşup gülüşüyorlar. Fırat takımın sağ beki; kendisini amatör futbol yıllarında izleyen ve beğenip bu takıma alan Ali Hoca’ya verdiği sözü tutarcasına her sene rakip takımlar için biraz daha korkutucu hale geliyor. Henüz 23 yaşında ve ben bazen gece geç saatlerde tesislere geldiğimde onu serbest vuruş çalışırken görüyorum; bu gidişle bu ligde sayılı adamlardan biri olacak. O Suat’a geçen hafta İtalya’da, Avrupa’daki ilk galibiyetimizi alırken attığı golü anlatıp iki golü kıyas ediyor ve bana bakıp gülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neredeyse tüm takım artık soyunma odasında ve herkes kendisine ait olan yere oturarak hocamızın gelmesini bekliyor. Sağ yanımda 4 numara İlker var; kendisi takımın ön liberosu. Sol yanımda ise Güven oturuyor… 17 yaşındaki bu genç takımımıza bu sene katıldı ve Ali Hoca ortama uyum sağlaması için ona soyunma odasında benim yanımdaki yeri verdi. Belki bugün son on dakikada oyuna girecek ve kendini göstermeye çalışacak. Yere bakarken bu veya buna benzer şeyleri düşünüyor olmalı ve ben de düşündüklerini hissettiğimden göz göze geldiğimde gülümsüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı kapandıktan sonra birkaç dakika bekliyoruz hocamızın gelmesini. O arada yardımcısı Vefa Abi, kondisyon durumumuzu sorup ikinci yarı için planlar geliştirmeye çalışıyor. Tüm odayı dolduran ter kokusu ise, takımın sahada harcadığı eforun belirtisi gibi. Bazıları sıcakta pişen ayaklarını serinletmek için kramponlarını, bazıları ise tam manasıyla serinlemek için formasını çıkartmış. Suat formasını gösterip Rera’yla şakalaşıyor; Rera, geçen sene giydiği 16 numarayı bu sene 10 numara giydiği için Suat’a vermişti. Arjantinli Rera, bizim en büyük silahımız belki de ve tribünlerin de adeta taptığı bir isim. Şimdi Suat formasını göstererek formanın ona şanslı geldiğini söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı açlıp Ali Hoca girdiğinde ise hepimiz susuyoruz. Ben ayağa kalkıp Hoca’nın tebriklerini kabul ediyorum. Hoca, skor konusundaki memnuniyetini ve tribünlerdeki güzel atmosferi anlatarak neşelendiriyor bizi. Devre arasının bitmesine artık beş dakika varken ikinci yarıda nasıl oynayacağımızdan ve değişikliklerden bahsediyor. İki oyuncu değişikliği yapıyor ve sezon için oldukça önemli olan bu maçta artık kendisi için klasikleşmiş bir biçimde iki genç arkadaşı oyuna sürüyor. Bir benim hemen yanımda oturan Güven ve diğeri de hemen karşımda oturan Yücel; ikisi de henüz 17 yaşında. Onlar ayağa kalkıp formalarını giyerken Hoca, omuzlarına binen yükü hafifletmeye çalışıyor. Bu takımda birkaç yıl geçirmiş olan herkes o çocuklar sahaya adım atar atmaz tribünlerde inanılmaz bir sevinç dalgası olacağını biliyor. Çünkü taraftar gençleri izlerken dünyanın en büyük yıldızlarını izlermişçesine heyecanlanıyor. Ali Hoca ise bunu hatırlatıp o tribündekiler için oynamaları gerektiğini, onların büyük beklentileri olmadığını ve yapacakları her doğru şeyin bu tribünlerde kendilerine karşı büyük bir sevgi doğuracağını anlatıyor. Sonra bize dönüp bu gençler için söylediği her şeyin bizim için de olduğunu söylüyor. Ardından Vefa Abi, kapıyı açıyor ve içeriye dolan tezahüratlarla beraber soyunma odasından ayrılıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam çıkacakken Ali Hoca beni durdurup “Maçı rölantiye alın ve rakibi fazla zorlamayın, daha fazla ezilmelerine gerek yok” diyor. Talimatını kafamla oynadıktan sonra basamaklardan sahaya doğru tırmanıyorum… Kramponlarımdan gelen ses gittikçe belirsizleşiyor ve yerini seyircilerin çığlıklarına bırakıyor. Gözüme stadın ışıkları dolarken hakemin ikinci yarıyı başlatan düdüğünü duyuyorum. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-4365542991214713311?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/4365542991214713311/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=4365542991214713311' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/4365542991214713311'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/4365542991214713311'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/09/soyunma-odasi.html' title='SOYUNMA ODASI'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SML0sopMhxI/AAAAAAAAAWg/dIET-HNKuTk/s72-c/45.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-4791518741471322796</id><published>2008-09-05T00:55:00.004+03:00</published><updated>2008-09-05T01:01:16.037+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNDELİK'/><title type='text'>DURAK</title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMBZ4MMjquI/AAAAAAAAAWY/pVLNJ6iNhyU/s1600-h/352121673_ede900c5cb.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5242288788140698338" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMBZ4MMjquI/AAAAAAAAAWY/pVLNJ6iNhyU/s400/352121673_ede900c5cb.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;gerçekten kötülük yapmak istiyorsan iyiliklerin gittiği yoldan git... &lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;dün gece rüyama oturduğu otobüs durağından beri giren yaşlı amca bana bunları söyledi ve ardından gelen otobüse binerek gitti. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;nasıl bi rüya lan bu!?&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-4791518741471322796?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/4791518741471322796/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=4791518741471322796' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/4791518741471322796'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/4791518741471322796'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/09/durak.html' title='DURAK'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMBZ4MMjquI/AAAAAAAAAWY/pVLNJ6iNhyU/s72-c/352121673_ede900c5cb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-5465246796746351608</id><published>2008-09-04T22:13:00.002+03:00</published><updated>2008-09-04T22:23:44.948+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İZLENESİ FİLMLER'/><title type='text'>BARDA</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMAzgR9KJHI/AAAAAAAAAWQ/Sj2IKTVYKww/s1600-h/barda.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5242246595928007794" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMAzgR9KJHI/AAAAAAAAAWQ/Sj2IKTVYKww/s400/barda.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Şiddetin sıradanlaştıran filmler son dönemlerde popüler kültürün önemli bir parçası. Korku filmlerinin ardından gelen bu furyanın benim hatırlayabildiğim ilk örneği ise Saw serisi. Nam-ı değer Testere kurgusundaki ve seyirciyi ters köşeye yatırma konusundaki başarısının yanında izleyicilerin kanını donduran sahneleriyle de dikkat çekmişti. Daha sonra şiddeti, daha doğrusu vahşeti bu denli yukarıya çeken bir çok film çekildi. Ülkemizde bu konuda elimizde tutabileceğimiz neredeyse tek örnek ise Serdar Akar’ın Barda filmi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barda filminin konusunu kısmen de olsa gerçeklere dayanan bir hikaye oluşturuyor. Gerçek hikayede basılan ev ve rehin alınan altı gencin yerini filmde basılan bar ve rehin alınan bir grup genç almış; 17 saat boyunca uyuşturucu ve alkolün etkisindeki beş kişi tarafından işkenceye maruz kalmış ve tecavüze uğramış bir grup genç. Kısacası tamamen &lt;em&gt;based on a true story&lt;/em&gt; olayı olmasa da Serdar Akar’ın da dediği gibi gerçek olaydan esinlenilmiş bir hikaye ve bu kadarlık kısmı bile ürkütücü. Film, o gece boyunca barda yaşananları, suçluların ve mağdurların psikolojilerini daha önce de belirttiğim gibi şiddetin sınırını epey yukarıya çıkararak anlatmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye ana hatlarıyla böyle; peki ya içerdikleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barda filmini konuşmak aslında oldukça zor çünkü film, bir çok konudan başarılı ve bunun yanında olumlu-olumsuz pek çok eleştiriye de açık. Ama başladığımız yerden gidersek Barda, şiddet konusunda başarılı ve belli bir kaliteyi yakalamış bir film. Şiddetin kalitesini getiren ise gerçekçi diyalogları ve kötü adamların harika oyunculuğuyla yaratılan gergin ortam. O korkunç ortam o derece iyi kurgulanmış ki, ben bir an için kendimi oradaki mağdurların yerine koyup düşünmeye ve heyecanlanmaya bile başladım. Filmin kötü adamları en başta Nejat İşler olmak üzere Erdal Beşikçioğlu, Hakan Boyav ve Serdar Orçin, her an perdeden çıkıp üzerimize gelecek kadar gerçeğe dönüşüyor ve her hareket gerginliği biraz daha yukarıya taşıyor. Bu noktada senaristlerin de hakkını vermek lazım; beni Türk filmlerinin tamamında etkileyen gerçekçilik, kullanılan ifadelerle daha da gerçek bir hale gelmiş. Kötü adamlar her gün sokakta gördüğümüz adamlar kadar gerçek ve gerilimi arttıran en önemli öğe de bu. Zayıf olan ise mağdurların oyunculuğu… Özellikle olay daha başlamadan önceki kısımla barda yaşananlar iki ayrı film kadar birbirine uzak. İlk kısımda mağdurları canlandıran Burak Altay ve Nergis Öztürk gibi isimler fazlasıyla yapmacık oyunculuklarıyla dikkatimizi çekiyor ama onlar da bar sahnelerinde olayın havasını yakalamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde konu olarak dikkati çeken ilk şeyin ise sorgulanan adalet olduğu söylenebilir. Olay gerçekleşirken bize &lt;em&gt;üç farklı adalet kavramı&lt;/em&gt; gösterilmiş: Birincisi mahkemedeki kararla sağlanan adalet, ikincisi kötü adamların hapishanede öldürülmesiyle tecelli eden ilahi adalet ve en nihayetinde kötü adamların kafasında yarattıkları adalet kurgusu. En ilgi çekici olan ise kuşkusuz üçüncüsü… Kötü adamlar, ilk önemli sahneden itibaren sürekli mağdurların imkanlarıyla kendi imkanlarını, onların toplum içindeki yeriyle kendi yerlerini, geleceklerini, seçimlerini kıyaslayarak bir mahkeme kurup hüküm veriyorlar. Bu bakımdan yaşanan olaylar bir nevi kötü adamların diğerlerine verdikleri ceza mahiyetinde. Mantık ne kadar doğru bilmiyorum ancak suçların bir kısmında suçluların bu şekilde hareket ettikleri de gerçek. Özellikle vahşete ve katliama dönüşen suçlarda, bilhassa seri katil hadiselerinde bu psikoloji kişiyi suça iten en önemli etken. Barda filminde ise bu psikoloji açık açık işlenmiş ve katil de olsa her kişinin kendince haklı sebepleri olduğu ortaya koyulmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde dikkat çeken ikinci nokta ise olayların rastlantısallığı… Mağdurları olayın için iten şeylerin sadece birkaç küçük tesadüf olması ve aslında az çok mükemmel hayatları olmasına rağmen dünyada başlarına gelebilecek en kötü şeyleri yaşamaları hep bu eksende şeyler. Hatta bu yorum genişletilerek yaşanılan pek çok şeyin nasıl kırılgan olduğu sonucuna da varılabilir. Barda kurban durumundaki kişiler, bin bir zorlukla o yaşlarına kadar kurdukları kendilerince dünyayı kaybederlerken aslında hayatlarından bir ömür boyu atamayacakları bir izin de sahibi oluyorlar; hem de hiçbir suçları yokken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde sıkça dile getirilen &lt;em&gt;TGG-Tekrar Gözden Geçir Felsefesi&lt;/em&gt; ise açıkçası biraz havada kalmış ancak filmle beraber düşündüğümüzde kendimizce bazı anlamlara varabiliyoruz. Bilhassa kürtaj meselesi benim dikkatimi çeken konulardan biri; bazı şeylerin bedelinin suçsuzlara ödetilmeyeceği-ödetilmemesi gerektiği gibi bir sonuca varılabilir. Kısacası ya ben anlamadım ya da dediğim gibi fazlasıyla havada kalan ve filme yedirilemeyen bir mesaj olmuş. Yine de TGG olayını Serdar Akar’ın röportajlarında anlattıklarıyla beraber düşünürsek güzel bir fikir ve üzerinde düşünülmeye değer. Hayatımızda bir kez bakıp geçtiğimiz, bir daha düşünmediğimiz şeylerin aslında ne kadar önemli olduğunu, ya da o anlık fikirlerimizin gerçekle ne kadar farklı olabileceğini belki bu şekilde anlayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak Serdar Akar, yine kendi çektiği &lt;em&gt;Gemide&lt;/em&gt; filminin ardından ikinci kez gerilimiyle, argosuyla, şiddetiyle ve kendi filmlerine yaptığı göndermelerle kült bir film yapmayı başarmış. Barda yalnızca kötü adamları için bile izlenilebilecek ve içeriği üzerinde düşünülecek bir film. Ayrıca son olarak söylenmesi gereken bu filme ilham kaynağı olan &lt;a href="http://www.hurriyet.com.tr/pazar/5850513.asp?gid=59"&gt;şu hikayenin &lt;/a&gt;baş rolündeki adamların Rahşan Affı sayesinde aramızda olduğu… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-5465246796746351608?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/5465246796746351608/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=5465246796746351608' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5465246796746351608'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/5465246796746351608'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/09/barda.html' title='BARDA'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SMAzgR9KJHI/AAAAAAAAAWQ/Sj2IKTVYKww/s72-c/barda.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-6996376989388862124</id><published>2008-09-03T02:41:00.003+03:00</published><updated>2008-09-03T02:48:26.524+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='FUTBOL'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>AYAK TOPU</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SL3PXFQgzlI/AAAAAAAAAV4/U9uAQNMswwo/s1600-h/bgliverpool4dpa400bl6.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241573536784502354" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SL3PXFQgzlI/AAAAAAAAAV4/U9uAQNMswwo/s400/bgliverpool4dpa400bl6.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Futbolu &lt;em&gt;bir topun peşinde koşan on iki kişiyi anlamıyorum&lt;/em&gt; diye yad edenlerin aslında anlamadığı değil de bilmediği pek çok şey vardır. Bunlardan en önemlisi, tüm değerlerde olduğu gibi futbolun değerine de yüklenen kişisel anlamlardır. Futbolu zaman kaybı, kitlelerin afyonu olarak görmek kişinin tribündeki adamın ruh halini bilmemek gibi bir eksikliği vardır. O kişi, tribündeki bir adamın doksan dakika boyunca kalbinin sahadaki futbolcularla beraber atmasının altındaki nedenleri bilmez ve düşünmez. O basit adam kendinden bir parça, hatta kendisine bir sevgili gibi gördüğü takımla yaşamaktadır oysa…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir takımı sevgili olarak görmek ve ona karşı beslenilen hisleri ifade etmek için aslında kullanılabilecek en esaslı kelimedir aşk. Aynı aşk gibi çoğu kez tutulan takımla aşık olunan kadın gibi bir şeçimle belirlenmez; mahallede gördüğümüz kıza, daha onu tanımadan beslediğimiz duygular gibi çoğumuz ya aileden gelen ya da çevreden gelen bir sürü yönlendirmeyle bir takım tutarız. Sonraları o takım artık bizden, kimliğimizden bir şey haline dönüşür ve sevgiliyle olan maceralar, onunla yaşanılanlar o aşkın tutku boyutunu güçlendirir. Belki kimi zaman öyle şeyler yaşarız ki o aşk, o tutku bir seviye dönüşür. Beşiktaş’ın Fenerbahçe’yi kendi sahasında kalecisiz yenmesi, kaşla göz arasında sevilen kızın bize bakıp gülümsemesi ya da en zor durumumuzda sevdiğimizin elimizden tutup bizi teselli etmesi kadar anlamlı bir harekete dönüşür; biz sevgimizi anlatırken arada bu anıyla gözlerimiz dolar. Bu yüzden oturup iki delikanlının sevdiği kızları, senin sevgilin orospu benim sevgilim hanım ya da senin sevgilin benimkinden daha güzel diye karşılaştırması aşkın doğasına ne kadar aykırı ise tutulan takımların da çeşitli yönlerden kıyaslanması futbolun doğasına o kadar aykırıdır. Çünkü ikisi de bir seçime dayanmamış ancak rastlantısaldır ve asıl mesele sevgilinin özelliklerinden ziyade ona duyulan bağlılık ve sadakattir. Futboldaki mücadele ve başarı ise, aşkın karşılıklı aşka dönüşmesi kadar önemlidir yalnızca…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve tribünlerde, televizyonların başında sevenlerin kalbi sevdikleriyle atarken, kenar mahalle aşıkları sevdikleri kızın peşinden koşarmışçasına heyecanlıdır. Gol olduğunda o sevgiye duyulan karşılık çıkar gün yüzüne; sevdiğimiz kız, belki yine dönüp gülümser bize… Rakip takım bir gol attığında hayattan bir gol yenir ve umutsuzluklar peydah olur. Doksan dakika sonunda eğer galip gelindiyse, o gün sevgilinin yüreğimize koyduğu umutla koyarız başımızı yastığa. Sahadan mağlup ayrıldığında takımımız, belki bir sonraki maça, bir sonraki güne ertelenir umutlar… Bu yüzden sahadaki mücadele iki takım arasında değil, iki ayrı aşkın birbirinden habersiz hayata ve kadere karşı olan mücadelesidir. Bu yüzden rakip kim olursa olsun galibiyettir tek amaç ve bu yüzden futbol, rekabeti her haliyle yaşadığı halde kavgadan uzaktır. Tüm hareketler sahada yapılır ve maç biter; saha dışındaki tüm kavgalar ve zaferler bir gol dahi olsa yansımaz tabelaya. Futbol için adam öldürmek, kavga etmek her şartta yanlıştır bu yüzden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hayat fena halde futbola benzer&lt;/em&gt; derken anlatılmak istenen 26 Mayıs 1999 gecesi Oliver Kahn’ın yaşadığı kabustur. Tüm sezon boyunca ve hatta son doksan dakikada yapılan tüm doğruların birkaç dakikada anlamsız hale gelmesi, hayatı boyunca çalışan ve yaptığı birkaç yanlışla her şeyini kaybeden adamların hikayesine benzer. O adam bazen işini, bazen tüm servetini, bazen ailesini ve hatta hayatını kaybeder yaptığı birkaç ufak yanlışla. Ya da 14 Mayıs 2006 gecesi sahaya yığılıp ağlayan Stephen Appiah’ın gözyaşlarına bakın… Tüm sezon bir şekilde canını dişine takıp elinden gelenin en iyisini yaptıktan sonra takımının son maçta yenilmesi ve şampiyonluğu kaybetmek, insanın elinden gelenin en iyisi yapsa da bazen takım arkadaşlarının hatasıyla kaybedebileceğinin ispatıdır. Ve siz de elinizden gelenin en iyisini yapsanız da kazananın siz olmadığı belki yüzlerce sahne görmüşsünüzdür hayatta. Bu örnekler o kadar çok ki; sanki hayat, içindeki tüm umutlar, tüm zaferler, tüm mağlubiyetler ve en önemlisi yine kendi içinden birçok dersle doksan dakikaya sığmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbol ve onu sevenler, bir takıma gönül verip olmadık şeyler yapan insanlar için söylenebilecek çok şeyler var ancak futbolu anlamayanların bilmesi gereken bunlardır. Renklere gönül veren, stadyumlara mabet diyenlerin ruh hali en amansız aşklara tutulmuş berduşlardan farksızdır. Belki nedenleri bilinmez ama en fazla da aşk kadar, sevgi kadar anlamsızdır o duygular. Ve sahadaki on bir adamın arkasında milyonlar olduğunu düşündüğümüz zaman gerçekten anlarız ki &lt;em&gt;futbol, asla yalnızca futbol değildir&lt;/em&gt;. Futbol bir oyun haricinde St.Pauli’den Liverpool’a, Celtic’ten Eskişehirspor’a, Beşiktaş’tan Boca Juniors’a, Real Madrid’den Leeds United’a, Lazio’dan Borissia Dortmund’a kadar uzanan bir sevgi ve ruh halidir. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-6996376989388862124?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/6996376989388862124/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=6996376989388862124' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/6996376989388862124'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/6996376989388862124'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/09/ayak-topu.html' title='AYAK TOPU'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SL3PXFQgzlI/AAAAAAAAAV4/U9uAQNMswwo/s72-c/bgliverpool4dpa400bl6.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-9123337073584639119</id><published>2008-09-02T03:15:00.004+03:00</published><updated>2008-09-02T03:23:55.588+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNDELİK'/><title type='text'>GİDEROS</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SLyGxTMFe7I/AAAAAAAAAVw/d5qPJTwhmkM/s1600-h/P1210208.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5241212247875091378" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SLyGxTMFe7I/AAAAAAAAAVw/d5qPJTwhmkM/s400/P1210208.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;...&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;Burası gibi değil gideceğim memleket,&lt;br /&gt;Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;...&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-9123337073584639119?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/9123337073584639119/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=9123337073584639119' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/9123337073584639119'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/9123337073584639119'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/09/gideros.html' title='GİDEROS'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SLyGxTMFe7I/AAAAAAAAAVw/d5qPJTwhmkM/s72-c/P1210208.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-3176709710617259310</id><published>2008-08-31T23:33:00.007+03:00</published><updated>2008-08-31T23:55:50.338+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>MODERN ZAMANLAR</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SLsC9T9hfaI/AAAAAAAAAVo/xe9u3TM3Lg4/s1600-h/modern-times1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5240785843729300898" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SLsC9T9hfaI/AAAAAAAAAVo/xe9u3TM3Lg4/s400/modern-times1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Charlie Chaplin, Modern Zamanlar’da &lt;em&gt;fordist&lt;/em&gt; sisteme bağlanarak akıl sağlığını yitiren bir işçinin trajikomik halini anlatırken yıllar 1930’u gösteriyordu. O yıllarda modernitenin etkisinde tüm Dünya akla ve bilme göre şekillenirken insanlar da o makinenin dişlilerinden biri olarak kabul edilmişti. Geçen neredeyse yüz yıllık süre içinde Dünya üzerinde pek çok şey değişti ancak kapitalizmin, insanı varoluşsal sancılara iten o çirkin yüzü hiç değişmedi. İnsanı insan olmaktan çıkartıp bir makine dişlisi haline getiren o kalın çizgiler, her dönem birbirine biraz daha yaklaşarak bugünkü halini aldı ve o düzenin her adımı insanı biraz daha köşeye sıkıştırırken onu kendisi olmaktan uzaklaştırdı. Büyük lafların gereği olmasa da amaçsız ve özünden koparılmış insanın gerçekten de yaradılışının en büyük buhranıyla karşı karşıya olduğunu düşünmekteyim…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Buhran diyorum çünkü sürekli bir yarış haline dönüşen hayat insana seçme şansı vermeksizin onun üzerine çullanmakta. Dışarıya bakıldığında görülen dünya ise ilmek ilmek işlenmiş ve insanı bu hayatı yaşamaya mecbur kılıyor; üstelik ne çemberi kırarak dışarı çıkabilmek mümkün ne de yeni bir şeyler ortaya koyabilmek. Çünkü bilgi birikimi en üst düzeye ulaşmış gibi görünen insanoğlu neredeyse yapılabilecek her şeyi yapmış ve bu durumda belki kendi emeklerinizle attığınız adımların dahi başka birine benzediğini görüyorsunuz. Düşündüğünüz herşey daha önceden düşünülmüş, varlığına inandığınız pek çok doğrunun yanlışlığı ispatlanmış; kısacası bize atılacak adım kalmamış. Oluşturulan modern tablo ise, bilhassa ülkemizde &lt;em&gt;skolastik-modernite&lt;/em&gt; diye isimlendirilebilecek bir düşüncenin etkisinde; ona belli noktalarda eleştiriler getirmenin mümkünatı yok; çağdaşlık tek bir pencereden algılanmakta. Bu kadar çok bilinenin yanında bir de bilinmez olarak öz-benlik var; kimilerinin ruh dediği ve her kişiye özel olan kısım. Orası varlığı da dahil olmak üzere tam bir bilinmezken etrafımızı çevreleyen koca koca duvarlar bizi, kendimiz hakkında hiçbir şey bilmiyorken seçimler yapmaya itiyor. Bu seçimler elbette yaşamanın gereği… İnsan hangi çağda yaşarsa yaşasın önemli bazı seçimleri kendi hakkında çok az şey bilirken yaptı ancak hiçbir çağda seçimlerin sonucu insanı bu kadar geri dönülmesi imkansıza yakın yerlere atmadı. Oysa günümüz dünyası öyle bir noktaya geldi ki kurulan o düzen içinde kurduğunuz küçük düzen birden bire biz olduk. Somut anlamda değil soyut anlamda dahi bırakıp gitmek, var olduğu noktadan uzaklaşmak artık fazlasıyla hayalperest ve romantik bir düşünce ve böylece özgür iradeyle hareket edebilmek ve ben olabilmek hayatın bir noktasından sonra neredeyse imkansız.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Günümüz dünyasının albenisine karşılık madalyonun öteki yüzünü kimileri için bu gibi düşünceler oluşturmakta. O müthiş bilgi birikimiyle yaratılan dünya, bugün bir tuzak; kişinin yaşarak öğrenmesine izin verilmediğinden yanlışlar yapmak, artık bir lüks haline geldi. Deneme yanılmadan uzak olmak, kolaya kaçmak insanın kendisini diğerlerine daha iyi ifade edebilmesini sağlıyor. Herkes sevgisini aynı biçimde ifade ederken, milyonlarca kişi aynı şeye ağlıyor. Herkes aynı şekilde farklı oluyor, çizgiden çıkıldığında ise modern deliler karşılıyor bizi. Düşünceleri ve eylemlerinde alışılagelmişin dışında bağlar kuran herkes deli yaftasını yerken atıf yapılan onların anlamlarının dışında kalan anlamsızlıklar.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bunları ortaya bir çözüm koyabilmek adına söylemiyorum zira çözümün ne olduğu konusunda da en ufak bir fikrim yok. Bildiğim günümüz insanın karakter konusunda dahi üretici değil tüketici olduğu; herkes kendi kostümünü kendine en yakışan biçimiyle dikmektense gidip pahalı ve gösterişli bir markanın ürününü satın alıyor. Oysaki atlanılan nokta stilistlerin hayal gücünden dolayı seçeneklerin çok olmadığı ve bunun da belli bir dayatmaya ve zorunluluğa gark ettiği. Tüm bu dayatmaların ve kıstırılmışlığın içinde ise kendinden en uzak kadınlar başlı başına bir dayatma örneği…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Tarihe bakıp görüyoruz ki kadınlar her dönemde çeşitli şekillerde kısıtlamalara maruz kalmış ve erkeklerin baskısında bir hayat sürmüş. Güncel bir örnek vermek gerekirse bizim &lt;em&gt;tatlı su feministlerimiz&lt;/em&gt; de türban olayını erkeğin kadına teamülü olarak gördükleri için karşılar. Tüm bu olayların nedenleri ve niçinleri uzun uzun tartışılır, yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan hesabı yapılır ancak benim bahsetmek istediğim son birkaç yüzyılda gelen kadın hareketinin ne denli kadınsı olduğu.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Tarihten girdik madem önce şunu söyleyelim bilindiği üzere baskı, eski dönemlerde yalnızca kadınlar üzerinde kurulmadı. Pekala erkekler de siyasi ve toplumsal bazı baskılara başta ekonomik nedenler olmak üzere pek çok nedenden ötürü maruz kaldılar. O zamanlar erkekler de feministlerin çizdiği o ezilen kadın portresinden pek farklı değillerdi, onlar da baskıya maruz kalıyordu. Ancak tarih içinde çeşitli kırılma noktalarında erkekler, en azından genel-geçer anlamıyla özgürlüklerine kavuşmayı bildi. Kimi zaman salt kaba kuvvete, kimi zaman fikri bikrimden de beslenen kavgaya dayatan mücadelelerle bir takım haklara kavuşuldu ve bu mücadeleleri yapan insanlar hedefledikleri, düşledikleri noktalara vardılar. Sonuçta bir şekilde günümüz dünyası inşa edildi ama talihsizlik şu oldu ki bu inşa edilen dünyanın hemen her aşaması yalnızca erkekler imza attı. Ortak paydalara ve değerlere dokunsa da devrimleri yapanlar erkeklerdi; mücadele edenler de, düşünenler de, uygulayanlar da, eleştirenler de, beğenmeyip yeniden şöyle yapalım diyenler de erkekti. Dünyanın yaşadığı her değişimde erkekler birinci elden bu değişimi organize ettiler.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kadınların ve erkeklerin bıçakla çizilmiş keskin bir çizgiyle ayrıldığını hiçbir zaman düşünmedim. İki türün bu yüzden birbirilerine karşı bir üstünlük durumu olduğunu reddediyorum; yalnızca her iki türün kendine has özellikleri var. Ancak erkeklerin ve kadınların kendi aralarında ciddi bir iletişimin olduğunu da, yani bir erkeğin belli bir ölçüde başka bir erkeğe benzediğini de kabul ediyorum. Yani az çok bir erkekle başka bir erkeğin yaptıkları arasında bir benzerlik doğar. Belki de kültürlerin cinsiyetlere biçtiği roller bakımından durağan olmasıyla ortaya çıkmış olan bu durum da hem erkekler hem de kadınlar arasında, kendi içlerinde bir yakınlaşmaya neden olur. Bu bakımdan tarihte yapılan tüm değişim ve dönüşümlerin altında erkeklerin imzası olduğundan günümüzün dünyası da bir nevi erkeklerin kurduğu dünyadır. Feministlerin yok etmeye çalıştığı erkek egemen dünya her ne kadar geçmişte kalmış gibi görünse de bu yüzden aslında tarihin ve modern dünyanın her noktasına sinmiş ve artık içinden çıkılamaz bir hale gelmiştir.Dünyamıza küçük bir çocuğun gözünden baktığımda başka adamların kurduğu ve benim de içinde küçük bir rol oynadığım bir filmi görüyorum. Pek çok açıdan içinden çıkılmaz bir şekilde isteklerimiz ve beğenilerimiz yönlendirilerek her bir birey yeniden şekillendiriliyor. Ancak sıradan bir erkek, yine sıradan bir kadına göre bir nebze daha şanslı; çünkü hiç değilse bu dünyayı onunla çeşitli yönlerden benzerlik taşıyan bir tür, erkekler şekillendirdi. Oysaki kadınların bu dünya üzerinde de, yaratılan bu dünyada da doğrudan hiçbir katkısı olmadı. Bu yüzden onların ruhları ve karakter özellikleri de kurgulanan bu filme hiçbir şekilde yansımadı. Filme kadın olarak yansıyan şey ise daha çok erkeklerin görmek istediği kadın figürüydü. O kadın figürü tarihin her döneminde farklılık gösterirken bugün daha çok erkeksi bir çehreye bürünmüş durumda; filmlerde, dergilerde işlenen modern kadın, aynı erkek gibi özgür ancak muhtemelen kendisinden oldukça uzak. Çünkü o kadın da erkeklerce modellendirildi: Kadınlara atfedilen romantizmin en başta gelen öğelerinin; şarabın, mumun bir erkek tarafından romantizme simge seçilmesi veya pembenin kadınsı bir renk olarak atfedilmesinde muhtemelen bir erkeğin parmağının olması gibi &lt;em&gt;özgür-şehirli-bağımsız&lt;/em&gt; kadın da erkeklerce yaratıldı. O idea'nın yer aldığı, şekillendirildiği bütün eserlerin erkeklerin elinden çıkması bunun en önemli ispatı. Son tahlilde, sözde kadın &lt;em&gt;erkek-egemen&lt;/em&gt; konumundan kurtulurken yine onun istediği, onun arzuladığı noktaya geldi. Bu yalnızca kadınlara özgü bir durum da değil; günümüz gençleri, aileleri, sevgilileri toplumdan gelen değerleri temel almaktansa kapitalizmin eserlerindeki idea’lara göre yaşamlarını şekillendiriyor. Tüm filmlerde, popüler kültürü oluşturan her eserde Amerikan kültürünün özendirilmesi ve yavaşça tüm dünyanın Amerikan kültürünün egemen olduğu bir yaşam tarzını benimsemesi gibi…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kadınlar da, kurgulanan filmi kendisiyle bağdaştıramayan herkes gibi bazı sıkıntılar çekiyor ancak bu sıkıntıların nedenleri ve sonuçları apayrı bir konu. Konu, modern dünyanın kapana kıstırdıkları… Bu sıkıntılar köyden kente göç edenlerin kayıp nesillerinden modern dünyayla aniden tanışan taşra kesimine kadar herkeste gözlemlenen kültürler arası kopukluktan oluşan bir &lt;em&gt;kültür-şoku&lt;/em&gt; olarak özetlenebilir. Şehirde yaşayan insanların büyük kısmının fordist sistemin gazabına uğramış Charlie Chaplin'den bir farkı yok zira roller de, istekler de, arzular da, duygular da birbirilerine karışmış durumda. Ancak kadınların günümüzde yaşadığı hayatın temel olarak iki sıkıntılı noktası var. Birincisi tüm insanlığın şu andaki ortak sorunu olan hayatı belli kalıplara göre yaşamak zorunda oluşları; ikincisi ise bu kalıpların kendileriyle çok az ortak noktası olan erkekler tarafından kurgulanması. Her nasıl modern dünya Batı kültürü ve hatta onun çok az bir kısmı modellenerek yaratılmış ve diğerleri o hayatı, onlar gibi yaşamaya mecbur bırakılıyorsa, erkeklerin yarattığı tüm değerler de kadınlara dayatılmakta. Çünkü bu dünyanın egemen doğruları erkekler tarafından yaratıldı, tüm mücadeleler onların düşünceleri üzerinden yapıldı; o düşünceler ise erkek güdüleri, erkek duygularınca şekillendirildi. Dolayısıyla kadınların bu doğrular üzerinden isteyecekleri her hak aslında erkeklerin yarattığı bir düzen içinde onlar gibi olmaya ilerleyen bir adım.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Erkekler ve kadınlar konusunda koyu faşist bir tavır benimsemediğimi belirttim. Erkeklerin inşa ettikleri bu dünyada yalnızca erkeklerin dünyası değildir; bugünkü birikimimizi oluşturan çoğunluğu erkek güruh, doğruyu ararken erkekleri değil tüm insanlığı düşünmüşlerdir. Ancak bunu yaparken duygudaşlık kabiliyetleri ne kadar gelişirse gelişmiş olsun dünyaya, sorunlara ve çözüm ihtimallerine bir erkeğin gözünden bakmışlardır. Kadınların dünya üzerine yansıması ise yalnızca onların erkeklerin dünyasındaki yer itibariyle olmuştur ve bu erkek-egemen tabloyu yıkabilmek de en önce modern kalıpları yıkılmasıyla başlayan uzun bir dönemi gerektirir.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-3176709710617259310?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/3176709710617259310/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=3176709710617259310' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3176709710617259310'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3176709710617259310'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/08/modern-zamanlar.html' title='MODERN ZAMANLAR'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SLsC9T9hfaI/AAAAAAAAAVo/xe9u3TM3Lg4/s72-c/modern-times1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-1761906756993055964</id><published>2008-08-19T17:28:00.004+03:00</published><updated>2008-08-19T17:58:16.451+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İZLENESİ FİLMLER'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DENEMELER'/><title type='text'>300</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SKrets_iqSI/AAAAAAAAAVU/enInBC-t48Q/s1600-h/300movieposter3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5236242393524775202" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SKrets_iqSI/AAAAAAAAAVU/enInBC-t48Q/s400/300movieposter3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Heyecanlı ve olağanüstü hikayelerle görselliği birleştiren çizgi romanların bundan bir otuz kırk yıl öncesinde oldukça popüler olduğunu biliyoruz. Ancak çeşitli vesilelerle bu ilgi biraz azaldı; daha doğrusu çizgi romanlara ilgi azalmasa da bunların dergi biçiminde yayımlanan çeşitleri giderek daha az talep görmeye başladı. Bunun sonucunda bu tip hikayeler toplumu en çok cezbeden biçimiyle, yani sinema ve televizyon dünyasıyla yeniden dönüş yaptı. Zaten kitlesi hazır olan hikayelerin sinemadaki başarısı da azımsanmayacak kadar büyüktü. Ayrıca eskiye nazaran çizgi romanlardaki görsel unsurların filme aktarılmasının, teknolojik alanlardaki gelişmelerle daha da kolaylaşması bu dönüşümü kolaylaştırdı. Böylece bir zamanların popüler bütün çizgi-karakterlerinin hepsi sırayla sinema perdesine düştüler. Yaklaşık bir yıl kadar önce vizyona giren 300 ise kısmen dayandığı gerçeklerle ve bu yüzden de farklı hikayesiyle onlardan epey bir ayrıldı ve çeşitli tartışmaları beraberinde getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Frank Mills’in 300 adlı çizgi romanında &lt;a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Termofil"&gt;Termofil Savaşı&lt;/a&gt; oldukça abartılı ve epik bir dille aktarılırken pek çok kişiyi cezbeden yönü ise çizgi romanın görselliği olmuştu. Aynı çizgi roman sinemaya aktarılırken anlatım özelliklerine ve görselliğine sadık kalınmış ve bunun sonucunda gerçekçilikten uzak ve etkileyici sahneler çıkmıştı. Ancak kullanılan bu abartılı efsanevi üslup da pek çok kişinin rahatsız olmasına neden oldu… Başta İranlılar ve tarihçiler bu filmin gerçekleri yansıtmadığını ve hikayenin de karakterlerin de fazlasıyla oryantalist olmasından dem vurup filme ağır eleştiriler getirdiler. Hatta &lt;a href="http://www.ntvmsnbc.com/news/403126.asp"&gt;bazı tarihçiler&lt;/a&gt; bu filmin alt hikayesini oluşturan gerçekler hakkında bir takım açıklamalar yapıp kamuoyunu bilgilendirme gereği bile duydular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben filmi izlediğimde ise aslında belli yönlerden bu eleştirilere katıldım; özellikle savaş sahnelerinin abartılı olması ilk dikkatimi çeken yönüydü. Ancak filmin tamamını izleyip bitirdikten sonra, hikaye az buçuk gerçeklere dayansa da, anlatılanın tamamen efsane olduğu düşündüm. Çünkü bütün efsanelerde, daha doğrusu destanlarda, kullanılan ana epik öğeler bu filmde kullanılmış ve bunun sonucunda da ortaya fazlasıyla romantik, sağduyudan ve gerçeklikten uzak bir hikaye koyulmuştu. Ayrıca filmde gözüken bazı yaratıkların gerçekle yakından uzaktan bir alakası yoktu; örneğin Pers Ordusu’ndaki dev gibi Yunan mitlerindeki bazı insanüstü yaratılar resmedilmişti. Efsanenin gerçek yönünü oluşturan &lt;a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Phalanx"&gt;Sparta falanksları &lt;/a&gt;ve &lt;a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Pers_%C3%96l%C3%BCms%C3%BCzleri"&gt;Pers Ordusu’ndaki cavidanlar&lt;/a&gt; ise yine destansılaştırılmış. Bu romantik hikayenin iyi tarafı Spartalı askerler, kötü tarafı ise Perslilerdi ve bütün destanlarda gözlemlenebilen tarza uygun olarak iyi karakterler güzel, bilge ve iyi niyetli kurgulanırken, kötü karakterler cani, çirkin ve kötü olarak kurgulanmıştı. Ayrıca tarafsızlıktan tamamen kopulmuş ve hikaye tek bir tarafın gözünden, yani Spartalı askerler ve komutanları &lt;a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/I._Leonidas"&gt;Leonidas&lt;/a&gt;’ın bakış açısıyla aktarılmıştı. Doğal olarak onların gözünden baktığımız için de Persler de bize çirkin, korkak ve yeteneksiz görünüyordu. Oysa film boyunca Spartalılar cesaretlerini ve onurlarını kaybetmeden özgürlükleri için savaşıyordu. Haklı olarak da bu İranlıları rahatsız etti ancak atladıkları bir nokta vardı ki tarihin köşesinden bucağından geçen her film gibi bu film de tek bir tarafın gözüyle ve efsanevi bir üslupla anlatılmıştı. Bu yüzden bu gibi durumların ortaya çıkması doğaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğaldı diyorum çünkü bunun iki nedeni var… Birincisi, destansı bir anlatım bir üslubu benimsediği için doğaldır. Destanlarda halka dersler vermek ve onların morallerini artırmak için her zaman böyle yöntemler kullanılır. Düşmanlar hep çirkin ve kötüyken kendi kahramanları güçlü, cesur ve adaletlidir; bu ve bundan başka bütün olumlu özellikleri kendinde toplarlar. İkinci olarak ise destansı anlatımlarda sübjektif bir duruş benimsenip olaylar taraflı biçimde aktarılır. Bu yüzden tarihte olan olaylar efsaneleşirken kahramanların olumsuz özellikleri ve yaptıkları kötülükler anlatılmaz. Anlatılsa dahi bir kulpa uydurulup kahraman haklı gösterilir. Hatta bu üslup genel anlamıyla çekilen bütün filmlere sirayet etmiştir: Vietnam’da, Irak’ta Amerikalı askerler özgürlük için savaşmıştır ya da bizim tarihi olaylarımız aktarılırken düşmanların zaferleri işgal, bizim zaferlerimiz fetih şeklinde aktarılır ve çekilen filmlerde hep böyle anlatılır. Bu destanların psikolojik savaşın bir parçasının olmasının gereğidir. Destanlar ve böyle mitolojik anlatılar sayesinde milletinizin kendine olan inancını diriltirken karşı tarafın da belli bir oranda karalanması söz konusudur. Elbette karşı tarafın da buna tepki vermesi doğaldır; çünkü onların efsaneleri de muhtemelen tam tersini söyler. Ancak bir tarihçinin çıkıp bu konuda açıklama yapması komiktir zira her şekilde bir efsaneyi anlattığı belli olan bir filme bu film tarihi gerçekleri yansıtmıyor o yüzden değersizdir demek Cüneyt Arkın’ın Bizans askerlerine yaptıklarına bakıp inanmak kadar abuktur. Sonuçta her millet efsanelerinde kendini diğer milletlerden üstün gösterir, her daim davasını yüceltir ve bunu yaparken düşmanlarını olmadık biçimde yerer ancak aradaki fark bazısı bu işe hak ettiği değeri verip efsanelerini yaşatmak için bu işe milyonlar döker, bazısı da tarihin tozlu sayfalarında kaybolup gitmesine göz yumar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;300 filmi de Xerxes’in devasa ordusuna karşı verdiği mücadeleyle Sparta kralı Leonidas’i anlatmış. Özellikle destanlarda geçerli olan “Önemli olan neyi anlattığı değil nasıl anlatıdır” fikrini de düstur alarak onlarca kez işlenen bu hikayeyi kendine has bir üslupta, olağanüstü görselliği temel alarak işlemiş. Özgürlük adına savaşan askerleriyle, inanılmaz görselliğiyle, insanı feci gaza getirmesiyle sonuçta da vermek istediği mesajı sonuna kadar vermiş ve başarılı olmuş.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-1761906756993055964?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/1761906756993055964/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=1761906756993055964' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/1761906756993055964'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/1761906756993055964'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/08/300.html' title='300'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SKrets_iqSI/AAAAAAAAAVU/enInBC-t48Q/s72-c/300movieposter3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-7323801346115901697</id><published>2008-08-14T19:58:00.001+03:00</published><updated>2008-08-14T20:00:06.750+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='GÜNDELİK'/><title type='text'>HEY ÇIS Pİ Sİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Yabancı isimlerin, markaların telaffuzu Türk’ün ateşle imtihanı gibidir. Son zamanlarda sayıları epeyce artan yabancı isimli Türk firmaları ise bu imtihanın zorluğuna tuz biber ekmiştir; şahsen gördüğüm kadarıyla Turkcell’i doğru yazan bayii sayısı tüm Türkiye’de bir elin parmaklarını geçmez. O denli içinden çıkılmaz durumlara neden olan bu sendrom eğer ciddi bir konuşma yapacaksınız ya da kolayca gözden düşebileceğiniz bir ortamdaysanız belinizi iyice büker. Benim aklıma gelen ilk örnek HSBC’dir. Bu ismi epeyce zor okunan banka sanırım iş görüşmelerinde çok yiğidin başını yakmıştır. Karşınızdaki bu konulara takmayacak biri olsa bile yanlış söylediğinizi ya da söyleyemediğinizi fark ettiğinizde sizin konsantrasyonunuz çoktan dağılmıştır. Bunun ardından muhtemelen saçmalamalar gelir; konu, dikkat, motivasyon çöker gider…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemize aramızdan biri olmaya, bize yeni yeni krediler verip mutlu etmeye gelen ING Bank ise buna kolay bir çözüm bulmuş gibi… Reklamlarından dikkat ettiğim kadarıyla normalde İngilizce kotlanacağı için AY-EN-Cİ olarak okunması gereken ismini banka, reklamlarında doğrudan, hiç kasmadan İ-NE-GE şeklinde duyurmuş. Bence uygun bir adım olmuş bu, hem de reklamlarında verilen mesaja paralel gitmiş. Türkiye’de iş yapıyorsanız ilk etapta müşteriyle sıcak ilişkiler içinde olmanız gerektiğini çözmüşler ve duygusal Türk insanına bir kıyak yapmışlar. Artık doya doya bu bankayı, bir Ahmet bir Ayşe’ymişçesine bağrımıza basabilir, işlem yapabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada unutmadan;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Damadın abisinden damada &lt;a href="http://img1.blogcu.com/images/2/g/o/2google2/philips20logo%5B1%5D.jpg"&gt;filipis&lt;/a&gt; televizyon…&lt;br /&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-7323801346115901697?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/7323801346115901697/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=7323801346115901697' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7323801346115901697'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7323801346115901697'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/08/hey-is-pi-si.html' title='HEY ÇIS Pİ Sİ'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-3079486540747998920</id><published>2008-08-14T18:35:00.006+03:00</published><updated>2008-08-14T18:51:32.358+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='FUTBOL'/><title type='text'>BEŞİKTAŞLILIK DURUŞU</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SKRQ1HS97_I/AAAAAAAAAVM/b39KO1N-yw4/s1600-h/grupAlbum4635d34a6ac39.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5234397540333252594" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SKRQ1HS97_I/AAAAAAAAAVM/b39KO1N-yw4/s400/grupAlbum4635d34a6ac39.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Hazırlığın oldukça fazla olan boş zamanları için en iyi ilaçlardan biriydi &lt;em&gt;Championship Manager&lt;/em&gt; serisi. Saatlerce başından hiç kalkmaksızın oynamakla beraber zamanla oyunda ustalaşmış, Beşiktaş’ın adını tüm dünyaya duyurmaktaydım. Oldum olası böyle oyunlara gıcık olan babam da arada gelip olumsuz yorumlarıyla taciz etmekteydi. Neyse efendim bir gün geldiğinde de beni Şampiyon Ligi maçlarından birinde buldu. Muhabbet açılınca ben de ballandıra ballandıra anlatmaya başladım takımımı; işte baba Tymoschuk’u aldım, buraya Pedersen’i koydum, şu Lahm var ya adam geçirmiyor, Maxi Lopez’in de maç başına en az bir golü var şeklinde… Babam da böyle bir baktı takımın ağzına sıçmış olduğumdan başlayarak, bir zamanların kolej takımı olan Beşiktaş’ı, Rızalı Metinli Feyyazlı altın jenerasyonuna kadar anlattı. Bir an düşündüm ben hakikaten Beşiktaş böyle bir takım değildi hiçbir zaman, olmamıştı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:verdana;font-size:130%;"&gt;***&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yıldırım Demirören ve ekibi sayesinde &lt;em&gt;Beşiktaşlılık duruşu&lt;/em&gt; dillerimize dolanan bir kavram oldu. Ardı ardına gelen yönetim başarısızlıklarıyla herkes işbirliği etmişçesine o duruşu ve Süleyman Seba’yı yad etmeye başladı. Çünkü Beşiktaş, özellikle efsanevi başkanının son dönemlerinde sportif olarak epey kötü durumdaydı. Önce Serdar Bilgili sonra Yıldırım Demirören, bu başarısızlığı yenmek için mücadele ettiler. Serdar Bilgili göreve gelme sürecinde bir takım yanlış işlere imza atsa da sportif başarıyı getirerek olumlu bir imaj yarattı. Bir dizi talihsiz olay neticesinde de görevi Yıldırım Demirören’e devretti. O günden başlayan süreçte ise Beşiktaş, hem maddi hem manevi olarak oldukça değer kaybetti. Bilhassa yönetim pek çok icraatı Beşiktaş’ın değerleriyle çelişir nitelikteydi. Daha da kötüsü nam-ı değer tüpçünün kendisi de bu duruşu sonuna kadar savunduğunu iddia ediyordu. Peki son zamanlardaki Beşiktaş’ı tribününden tut da oyuncusuna kadar saran nasıl bir şeydi ki koskoca kulübü tarihi köklerinden koparıp bu hale getirdi, onu kendisinden uzaklaştırdı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İslam Çupi’nin Fenerbahçe taraftarı tarafından sıkça dile getirilen “Fenerbahçe’nin büyüklüğü başka bir büyüklüktür, kupayla başarıyla ölçülmez.” diye bir sözü vardır. Fenerbahçe büyüklüğünü kupayla ilişkilendirmez ama başarısız olunduğunda da tribünlerin boş kaldığını herkes bilir. Bu yüzden aslında bu sözün en uygun olduğu kulüp de, ironik olarak, Beşiktaş’tır. Bunun birden fazla nedeni olabilir. Benim aklıma ilk gelen Fenerbahçe ve Galatasaray arasında sidik yarışı biçiminde cereyan eden rekabettir. Bu rekabet iki kulübü oldukça güçlendirmiş olsa da rekabetin yarattığı gergin hava, bu kulüpleri sürekli olarak başarılı olmaya itti. Kısacası iki kulübün büyüklüğü de aldığı kupalarla, transferleriyle ölçülmeye başlandı. Her iki takımında tribünleri ancak şampiyonluk yarışına girdiklerinde ve başarılı olduklarında doluyordu. Kimi zaman belli değerlerden de bu başarı açlığının ve rekabetin yarattığı gergin ortamda vazgeçildi. Hasan Vezir vakası, Tanju Çolak’ın transferi, yine yakın zamandan Revivo ve Baliç’in transferleri, Özhan Canaydın’a Fenerbahçe’nin golünü alkışlaması üzerine koyulan tepki hep bu rekabetin kirli sonuçlarıydı. Fenerbahçe son olarak Emre’yi de transfer ederek bu rekabete yeni bir boyut kazandırdı. Buna karşılık Beşiktaş’ın her dakika rekabet ettiği bir rakibinin olmaması ve tribün ruhunun takıma bağlılığı Beşiktaş’a daha rahat hareket edebilecek bir alan bırakmıştı. Çünkü Beşiktaş yalnız kendi amaçları doğrultusunda hareket edebilmiş ve başka kulüplerin yaptığı icraatlardan çok fazla etkilenmemişti. Elbette sportif başarı için pek çok adım atıldı, hatta Ertuğrul’un gönderilmesi gibi bazı hamlelerde yanlış bile yapıldı ancak Beşiktaş diğer iki kulüpten daha mütevazı ve saygıdeğer olan kimliğini her zaman korudu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşiktaş’ın bu kimliği belki de bazı zamanlar ona zarar verdi… Örneğin özellikle 90’lı yıllarla başlayan dönemde Beşiktaş iki büyük rakibinin arkasında üçüncü büyük olarak kaldı. Galatasaray ve Fenerbahçe, yaptığı transferlerle dünya futbol piyasasında isimlerini duyurmaya başlarken Beşiktaş, &lt;em&gt;endüstriyel futbol&lt;/em&gt; çağının atılması gereken adımlarını atamadı; bu Beşiktaş’ın biraz daha geriye düşmesine neden oldu. Belki maddi imkansızlıklar, belki de bir tercih meselesi olarak kulüp, rakiplerinin Ortega, Hagi, Anderson gibi dünyaca ünlü futbolcuları Türkiye’ye getirme hamlelerine karşılık veremedi. Böylece Beşiktaş sportif olarak da oldukça geriye düştü… Her ne kadar kendi içinden çıkardığı Sergen, Oktay gibi yıldızlarıyla güçlü takım olma özelliğini korunsa da şampiyonluğa uzun bir süre ulaşılamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serdar Bilgili ise bu gidişatı durdururken kulüp değerlerine belli noktalarda bağlılık gösterdi; icraatlar, hem endüstriyel futbolun gereklerine hem de kulüp değerlerine uygun ilerliyordu. Örneğin ekonomik olarak oldukça rahat olunmasına rağmen sansasyonel transferler yapılmadı, Pascal Nouma olayı ise belki de biraz abartılarak yine Beşiktaş’ın vizyonuna uygun bir biçimde çözüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıldırım Demirören ise tamamen farklı bir yöntem izledi. Demirören’in tek isteği Beşiktaş’ı en azından Fenerbahçe kadar başarılı bir takım haline getirip kendisini de Aziz Yıldırım kadar yukarılara bir yerlere taşımaktı. Hem model hem de rakip olarak ise bire bir Fenerbahçe benimsenmişti; Fenerbahçe tüm rakipler içinde daha bir rakip görülüp hedefler onun üzerinden şekillenmeye başladı. Artık Beşiktaş’ın da aynı Galatasaray gibi kendine ezeli bir rakip gördüğü bir takım vardı ve tribün de yönetim de bu rekabeti yaşıyordu. Bu yüzden sportif başarı için daha acele edilmesi gerekti. Demirören bu saikle başladığı işlerde, bizzat kendisinin yarattığı baskı altında ezilip üst üste hatalar yaptı. Başarının kısa sürede gelmesi için yeni isimleri düşünmek yerine rakip büyüklerdeki kariyerini bitirmiş futbolcuları transfer ederek ilk hatayı yaptığında değerlere ilk darbesini vurmuştu. Bunu teknik adam konusundaki yanlışlar izledi; Del Bosque gibi saygın bir teknik direktöre dahi prim verilmedi. Onun yerine getirilen Rıza Çalımbay’a evladımız denildi, beş yıllık kontrat yapıldı ancak sezonun sonunu görmesine izin vermedi. Beşiktaş’ı uzun zamandan sonra ilk kez şampiyonluk yarışına sokan Jean Tigana’nın şampiyonluk maçından önce istifa etmesine göz yumuldu. Kulübün ve kadronun oturabilmesi için gerekli sabır gösterilmediği gibi bilhassa yapılan yabancı transferlerde ve onların yönetiminde başarısız olundu. Artık yönetimin iliğine kadar sinmöiş olan Fenerbahçe kompleksi her platforma yankılandı. Kulübün kısıtlı imkanları har vurup harman savrulurken bir de transferlerde “bir Bobo beş Güiza eder, Ricardinho Alex’ten on beden üstün” gibi ağız ishali emaresi açıklamalarda bulunuldu . Son zamanlarda ise iyiden iyiye profesyonelliğini kaybeden transfer anlayışıyla yarım sezon önce alınan Diatta, Gordon gibi isimlerin sözleşmesi feshedildi, Koray Avcı gibi yüreğini sahaya koyup oynayan bir adam takasta kullanıldı. O adamlara yapılan saygısızlık ve yabancı transferde kaybedilen kredinin yanında bunun kulübe olan maddi zararı ise cabası… Son darbe ise tükürdüğünü yalamak üzerine: Önce olaylı Fenerbahçe maçı sonrası yapılan “PAF takımla çıkacağız” açıklaması, sonra Nobre’nin PAF takıma gönderilip affedilmesi, ardından terliksi mevzuda İbrahimlerin affı… Yönetim kavga edip Beşiktaş’ı zerre umursamadıklarını ispat eden ve takım içinde egolarını çarpıştıran iki kaptanını önce satış listesine koydu, satacak birini bulamayınca öpüp barıştırdı. Demirören ve ekibi bir hışımla giriştikleri bütün işlerden mağlubiyetle ayrılırken kaybeden tüm değerleriyle Beşiktaş kulübü oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşiktaş, Yıldırım Demirören’in kişisel ihtiraslarına mağlup oldu ve Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe’yi 2000’li yılların başında düşürdüğü kötü duruma düşürdü. Bunun bir benzerini ise Galatasaray ikinci Fatih Terim döneminde yaşamıştı. Ancak iki kulüp değişimlerini tamamlayarak belli bir noktaya geldi ve elde ettikleri sportif başarılar neticesinde kaybettiği kulüp değerlerini hatırlamayabiliyorlar. Örneğin Galatasaray’ın Bülent Korkmaz ve Hakan Şükür’e yaptığı yanlışlarla Fenerbahçe’nin Zico’ya karşı tavrı ve Emre transferi bugün hiç kimseyi rahatsız etmiyor. Beşiktaş belki başarıyı kazandığında Beşiktaş’ın da yaptığı yanlışlar kimseyi rahatsız etmeyecek ama Yıldırım Demirören’in bu işe başlarken atladığı bir nokta var ki Beşiktaş Fenerbahçe’ye veya Galatasaray’a benzediği gün aslında tamamen kendi ruhunu kaybetmiş olacak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beşiktaş Türkiye’de kendi değerlerini en fazla yaratabilmiş kulüp… Bugün &lt;em&gt;halkın takımı&lt;/em&gt; denildiğinde de, tribün denildiğinde de, bir zamanların &lt;em&gt;kolej takımı&lt;/em&gt; denildiğinde de Feyyaz’ıyla Metin’iyle Rıza’sıyla Çarşı’sıyla Süleyman Seba’sıyla kısacası ruhuyla akla Beşiktaş gelir. Futbol değişen dünyayla değişmiştir ancak Beşiktaş bu değişimiyle kazanmış mıdır bilemeyeceğim çünkü ben sahada ortalama maaşı 2 milyon euro olan, verilen bonservis bedelleri on milyonlarla ifade edilen ve Liverpool’dan sekiz yiyen bir takım görmektense altyapıdan yetişen ve hepsi bizim çocuğumuz olan takımın on yemesini tercih ederim. Hiç değilse sahada ellerinden geleni yaptıklarından ve bir ruhu taşıdıklarından emin olduğum için… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-3079486540747998920?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/3079486540747998920/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=3079486540747998920' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3079486540747998920'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/3079486540747998920'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/08/hazrln-olduka-fazla-olan-bo-zamanlar.html' title='BEŞİKTAŞLILIK DURUŞU'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SKRQ1HS97_I/AAAAAAAAAVM/b39KO1N-yw4/s72-c/grupAlbum4635d34a6ac39.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-2808420865447941839</id><published>2008-08-06T01:55:00.004+03:00</published><updated>2008-08-06T02:45:48.626+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İZLENESİ FİLMLER'/><title type='text'>DEAD POEMS SOCIETY</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp2.blogger.com/_K-V93QqAoZc/SJjbEU3n3pI/AAAAAAAAAVA/Tj8Pp5rGetc/s1600-h/0f15f8ec164c6265.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5231171834558799506" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_K-V93QqAoZc/SJjbEU3n3pI/AAAAAAAAAVA/Tj8Pp5rGetc/s400/0f15f8ec164c6265.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://bp1.blogger.com/_K-V93QqAoZc/SJjajJ4fs0I/AAAAAAAAAU4/CvVg5_sNkYI/s1600-h/dead-poets-society-poster-c10036151.jpg"&gt;&lt;/a&gt;Çocukluğumda en çok sevdiğim kitap &lt;em&gt;Pal Sokağı Çocukları&lt;/em&gt; idi. Frenc Molnar’ın yazdığı bu kitap, mahalle çocuklarının sıradan yaşamlarını ve onların hayattaki en büyük mücadelesi olan çete savaşlarını anlatırken onlar arasındaki dostluğun en samimi yönlerini bize yansıtırdı. Klasik bir hikaye her nasılsa dostluğun her noktasına dokunur hale getirilmişti; o kitabın pek çokları açısından en vurucu yönü de buydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;N. H. Kleinbaum’un aynı adlı eserinden 1989 yılında sinemaya uyarlanan Ölü Ozanlar Derneği (orijinal adıyla Dead Poems Society) de yatılı okulda okuyan bir grup gencin ve onların edebiyat öğretmenlerinin başından geçen olayları bize aktarmış ve bunu yaparken kalıplara, kurallara, insanın yaratıcılığını yok eden tüm dayatmalara genel bir eleştiri getirilmiş. Katı müfredata ve disipline dayalı eğitim gören öğrencilerin bu durumlarından, John Keating’in telkinleri sayesinde kendilerini ifade edebilmelerine uzanan süreçte neler yaşadıkları anlatılırken CARPE DIEM felsefesi eğlenceli bir dille incelenmiş. Dostluğa yapılan vurgular da bana bir başka sevdiğim eser olan Pal Sokağı Çocukları’nı hatırlattı. Bence özellikle izlenilmesi ve izletilmesi gereken bir film; yönetmeni de Peter Wier…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada bunları yazarken aklıma bir şey geldi… Böyle yapımların bizdeki versiyonları olan Hayat Bilgisi’nde Afet Hanım tarih; Arka Sıradakiler’de Kemal Bey edebiyat; Lise Defteri’nde adını şimdi hatırlayamadığım X Bey müzik öğretmeniydi… Acaba bilerek mi sayısalcı yapmıyorlar bu idealist tipleri, yoksa tesadüf mü? &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-2808420865447941839?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/2808420865447941839/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=2808420865447941839' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/2808420865447941839'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/2808420865447941839'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/08/dead-poems-society.html' title='DEAD POEMS SOCIETY'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp2.blogger.com/_K-V93QqAoZc/SJjbEU3n3pI/AAAAAAAAAVA/Tj8Pp5rGetc/s72-c/0f15f8ec164c6265.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-7584269851738170364</id><published>2008-08-03T17:09:00.002+03:00</published><updated>2008-08-03T17:13:47.838+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EFSANELER'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='FUTBOL'/><title type='text'>ON İKİNCİ ADAM...</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://bp2.blogger.com/_K-V93QqAoZc/SJW8bo155uI/AAAAAAAAATw/pskULn9TQ78/s1600-h/2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5230293725266700002" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://bp2.blogger.com/_K-V93QqAoZc/SJW8bo155uI/AAAAAAAAATw/pskULn9TQ78/s400/2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Dün Old Trafford’ta oynanan Manchester United-Espanyol hazırlık maçıyla jübilesini yapıp aktif futbol hayatına son veren Solskjaer’i binlerce taraftar uğurladı. Bundan sonra kariyerine Manchester United’ın Yedek Takımı’nda antrenörlük yaparak devam edecek olna efsanevi futbolcu, kendine has futbol tarzıyla takımın bir çok başarısına katkıda bulundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Solskjaer’i MANU taraftarı için bir efsane haline getiren şey ise ne üstün tekniği, ne yaptığı akrobatik hareketler, ne karizması, ne sansasyonel yaşantısı, ne de milyon dolarlık transferleriydi… Onu böylesine ön plana çıkaran ve bizler için unutulmaz yapan şey onun alamet-i farikası haline gelen sihirli dokunuşlarıydı. Sonradan oyuna dahil olduğu maçlarda skoru değiştirebilmesindeki başarısı onu süper yedek mertebesine çıkarttı ve futbol dünyasında kendine has bir yer kazanmasını sağladı.Sir Alex Ferguson’un ikinci jenerasyonu pek çok başarıya imza atarken yedek kulübesindeki en önemli silahlardan biri kuşkusuz oydu; kısa sürede de bu şekilde takımın değişmez bir parçası haline geldi. Semih Şentürk’ün Avrupa’daki muadili Solskjaer, MANU adına pek çok maçı çevirirken bu yeteneğinin en dikkat çekici biçimde parladığı maç ise kuşkusuz 1999 Şampiyonlar Ligi Finali’ydi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manchester United-Bayern München arasında Nou Camp’ta oynanan maç hem sahadaki oyuncularla hem de izleyicilere verdiği heyecanla unutulmaz maçlar arasında yer aldı. O senenin iki flaş takımının mücadelesinde sahada Schmeichel, Stam, Beckham, Giggs, Kuffour, Matthaus, Effenberg, Jancker, gibi efsane oyuncular vardı. Benim de canlı izlediğim ilk final olması ve gönlümüzün bir kenarını o maçta Kırmızı Şeytanlar’a vermemiz sebebiyle de özel olan o maçta, sahadaki futbolcuların ismine yakışır bir mücadele yaşandı. Maçın hemen başında öne geçen Bayern München, maç boyunca üstün oynamasına ve hatta maç içinde iki topunun direkten dönmesine rağmen son ana kadar soğukkanlı mücadeleden vazgeçmeyen MANU, son iki dakikada atılan iki golle maçı çevirip Şampiyon Ligi kupasına uzandı. İşte MANU için unutulmaz trible'ı getiren o iki golden birinde de Solskjaer’in imzası vardı. Solskjaer yine her zamanki gibi oyuna sonradan dahil olmuş ve yaptığı altın vuruşla takımının kupaya uzanmasını sağlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Solskjaer bu şekilde pek çok maçın geri çevrilmesine yardım etti. Bunun yanında ilk on bir başladığı maçlarda da Solskjaer takımı için önemli bir silah olmayı başardı. 1996’da katıldığı Kırmızı Şeytanlar adına çıktığı 366 maçta 126 gol kaydeden futbolcu, sahadaki başarılarının yanında uzun süreli sakatlıklara karşı verdiği mücadeleleriyle de takdir topladı. 2004 yılında futbol hayatının sonu olacak derecede ağır bir sakatlık yaşayan Solskjaer buna rağmen geri dönmeyi bildi ve özellikle MANU’nun 2007 yılındaki Premier Lig zaferinde aktif rol oynadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu efsane futbolcuyu taraftarlar da kendilerine yakışır biçimde uğurlarken Solskjaer yedek kulübesinde çok az futbolcunun doldurabileceği cinsten bir boşluk bıraktı.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6054711164907019387-7584269851738170364?l=dekadan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dekadan.blogspot.com/feeds/7584269851738170364/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6054711164907019387&amp;postID=7584269851738170364' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7584269851738170364'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6054711164907019387/posts/default/7584269851738170364'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dekadan.blogspot.com/2008/08/on-ikinci-adam.html' title='ON İKİNCİ ADAM...'/><author><name>DEMİR</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='30' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_K-V93QqAoZc/SqEHlCZPcpI/AAAAAAAAAmk/cMCnPIUW0QI/S220/minur_ozkul_kalemkurus.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp2.blogger.com/_K-V93QqAoZc/SJW8bo155uI/AAAAAAAAATw/pskULn9TQ78/s72-c/2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6054711164907019387.post-7889267465553972714</id><published>2008-08-02T20:09:00.004+03:00</published><updated>2008-08-02T20:19:23.634+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İZLENESİ 
