FUTBOL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FUTBOL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2009 Pazartesi

VEDAT ABİ


VEDAT OKYAR
1968 - 1976
253 Maç

1 Nisan 2009 Çarşamba

GUTI


26 Aralık 2008 Cuma

IVAN GATTUSO


11 Eylül 2008 Perşembe

ANDREY ARSHAVIN

7 Eylül 2008 Pazar

SOYUNMA ODASI


Soyunma odasına ilk girenlerden biri benim… Terli formamla yüzümü silerken odanın köşesine, forma numaram yazılarak bana ait olduğu belirtilmiş olan bölüme doğru ilerliyorum ve oturuyorum. Arka tarafımda sezon başında çekilen fotoğrafım ve onun üzerinde büyük puntolarla yazılmış numaram var: 3. Bu numarayı altyapıdan A takıma yükseldiğim yıldan beri giyiyorum ve takım içindeki arkadaşların söylediğine göre bu numara savunmadaki güveni ve kaptanlığımı ifade ediyor. Tam yedi sezondur bu takımın kaptanıyım; kaptanlığı aynı benim gibi kulübün altyapıdan yetişen ve tüm kariyeri boyunca tek bir takım için ter dökmüş olan Aydın Reis’ten devraldım. Savunmada beraber oynadığımız yıllardan sonra bizzat kendisi işaret etmişti beni bu görev için. Onu kaptanlığa getiren ve kendisine Reis lakabını takan Timur Kaptan gibi, o da takım için son derece önemli olan kaptanlık mevkiine gelecek olan ismi, Ali Hoca’dan izin alarak bizzat belirledi. Burada işler böyle ilerlerdi…

Ve ben bunları düşünürken soyunma odasının aralık kapısından çıkış tünelinin sesleri geliyor. Kramponların zemine her dokunuşu başka bir gürültü koparıyor ve takım arkadaşlarım odaya yaklaştıkça artıyor bu sesler. Konuşmalar, şakayla karışık küfürleşmelerle gülüşmeler kramponlardan çıkan o rahatsız edici sesle birleşmiş ve tüm takım tek bir organizma gibi ilerliyor çıkış tünelinde. Takım ilk yarının hemen ortalarında ardı ardına gelen iki golle galip duruma geçti ve biz de kendi evimizde oynadığımızdan oldukça da rahatız. Tribünleri dolduran yaklaşık 20.000 kişi durumundan oldukça memnun ve bir dakika dahi susmadan bizi destekliyorlar. Futbol gibi kimi zaman oldukça kısırlaşan ve monotonlaşan bir oyunun her daim neşeli yönleri onlar… Kayıtsız şartsız sevgilerine karşı ise bir nevi vicdan borcu doğuyor üzerinize. Ender attığım gollerden sonra tribünlere koşup formamdaki mavili beyazlı armayı öptüğümde genellikle çılgın bir sevince boğuluyorlar. Bunu yapanın kim olduğu elbette çok önemli değil; bugün yeni transfer Suat’ın attığı golden sonra da benzer bir tepki verdiler. Ve Suat ile Fırat şimdi kapıdan girerlerken bu gol hakkında konuşup gülüşüyorlar. Fırat takımın sağ beki; kendisini amatör futbol yıllarında izleyen ve beğenip bu takıma alan Ali Hoca’ya verdiği sözü tutarcasına her sene rakip takımlar için biraz daha korkutucu hale geliyor. Henüz 23 yaşında ve ben bazen gece geç saatlerde tesislere geldiğimde onu serbest vuruş çalışırken görüyorum; bu gidişle bu ligde sayılı adamlardan biri olacak. O Suat’a geçen hafta İtalya’da, Avrupa’daki ilk galibiyetimizi alırken attığı golü anlatıp iki golü kıyas ediyor ve bana bakıp gülüyor.

Neredeyse tüm takım artık soyunma odasında ve herkes kendisine ait olan yere oturarak hocamızın gelmesini bekliyor. Sağ yanımda 4 numara İlker var; kendisi takımın ön liberosu. Sol yanımda ise Güven oturuyor… 17 yaşındaki bu genç takımımıza bu sene katıldı ve Ali Hoca ortama uyum sağlaması için ona soyunma odasında benim yanımdaki yeri verdi. Belki bugün son on dakikada oyuna girecek ve kendini göstermeye çalışacak. Yere bakarken bu veya buna benzer şeyleri düşünüyor olmalı ve ben de düşündüklerini hissettiğimden göz göze geldiğimde gülümsüyorum.

Kapı kapandıktan sonra birkaç dakika bekliyoruz hocamızın gelmesini. O arada yardımcısı Vefa Abi, kondisyon durumumuzu sorup ikinci yarı için planlar geliştirmeye çalışıyor. Tüm odayı dolduran ter kokusu ise, takımın sahada harcadığı eforun belirtisi gibi. Bazıları sıcakta pişen ayaklarını serinletmek için kramponlarını, bazıları ise tam manasıyla serinlemek için formasını çıkartmış. Suat formasını gösterip Rera’yla şakalaşıyor; Rera, geçen sene giydiği 16 numarayı bu sene 10 numara giydiği için Suat’a vermişti. Arjantinli Rera, bizim en büyük silahımız belki de ve tribünlerin de adeta taptığı bir isim. Şimdi Suat formasını göstererek formanın ona şanslı geldiğini söylüyor.

Kapı açlıp Ali Hoca girdiğinde ise hepimiz susuyoruz. Ben ayağa kalkıp Hoca’nın tebriklerini kabul ediyorum. Hoca, skor konusundaki memnuniyetini ve tribünlerdeki güzel atmosferi anlatarak neşelendiriyor bizi. Devre arasının bitmesine artık beş dakika varken ikinci yarıda nasıl oynayacağımızdan ve değişikliklerden bahsediyor. İki oyuncu değişikliği yapıyor ve sezon için oldukça önemli olan bu maçta artık kendisi için klasikleşmiş bir biçimde iki genç arkadaşı oyuna sürüyor. Bir benim hemen yanımda oturan Güven ve diğeri de hemen karşımda oturan Yücel; ikisi de henüz 17 yaşında. Onlar ayağa kalkıp formalarını giyerken Hoca, omuzlarına binen yükü hafifletmeye çalışıyor. Bu takımda birkaç yıl geçirmiş olan herkes o çocuklar sahaya adım atar atmaz tribünlerde inanılmaz bir sevinç dalgası olacağını biliyor. Çünkü taraftar gençleri izlerken dünyanın en büyük yıldızlarını izlermişçesine heyecanlanıyor. Ali Hoca ise bunu hatırlatıp o tribündekiler için oynamaları gerektiğini, onların büyük beklentileri olmadığını ve yapacakları her doğru şeyin bu tribünlerde kendilerine karşı büyük bir sevgi doğuracağını anlatıyor. Sonra bize dönüp bu gençler için söylediği her şeyin bizim için de olduğunu söylüyor. Ardından Vefa Abi, kapıyı açıyor ve içeriye dolan tezahüratlarla beraber soyunma odasından ayrılıyoruz.

Tam çıkacakken Ali Hoca beni durdurup “Maçı rölantiye alın ve rakibi fazla zorlamayın, daha fazla ezilmelerine gerek yok” diyor. Talimatını kafamla oynadıktan sonra basamaklardan sahaya doğru tırmanıyorum… Kramponlarımdan gelen ses gittikçe belirsizleşiyor ve yerini seyircilerin çığlıklarına bırakıyor. Gözüme stadın ışıkları dolarken hakemin ikinci yarıyı başlatan düdüğünü duyuyorum.

3 Eylül 2008 Çarşamba

AYAK TOPU

Futbolu bir topun peşinde koşan on iki kişiyi anlamıyorum diye yad edenlerin aslında anlamadığı değil de bilmediği pek çok şey vardır. Bunlardan en önemlisi, tüm değerlerde olduğu gibi futbolun değerine de yüklenen kişisel anlamlardır. Futbolu zaman kaybı, kitlelerin afyonu olarak görmek kişinin tribündeki adamın ruh halini bilmemek gibi bir eksikliği vardır. O kişi, tribündeki bir adamın doksan dakika boyunca kalbinin sahadaki futbolcularla beraber atmasının altındaki nedenleri bilmez ve düşünmez. O basit adam kendinden bir parça, hatta kendisine bir sevgili gibi gördüğü takımla yaşamaktadır oysa…

Bir takımı sevgili olarak görmek ve ona karşı beslenilen hisleri ifade etmek için aslında kullanılabilecek en esaslı kelimedir aşk. Aynı aşk gibi çoğu kez tutulan takımla aşık olunan kadın gibi bir şeçimle belirlenmez; mahallede gördüğümüz kıza, daha onu tanımadan beslediğimiz duygular gibi çoğumuz ya aileden gelen ya da çevreden gelen bir sürü yönlendirmeyle bir takım tutarız. Sonraları o takım artık bizden, kimliğimizden bir şey haline dönüşür ve sevgiliyle olan maceralar, onunla yaşanılanlar o aşkın tutku boyutunu güçlendirir. Belki kimi zaman öyle şeyler yaşarız ki o aşk, o tutku bir seviye dönüşür. Beşiktaş’ın Fenerbahçe’yi kendi sahasında kalecisiz yenmesi, kaşla göz arasında sevilen kızın bize bakıp gülümsemesi ya da en zor durumumuzda sevdiğimizin elimizden tutup bizi teselli etmesi kadar anlamlı bir harekete dönüşür; biz sevgimizi anlatırken arada bu anıyla gözlerimiz dolar. Bu yüzden oturup iki delikanlının sevdiği kızları, senin sevgilin orospu benim sevgilim hanım ya da senin sevgilin benimkinden daha güzel diye karşılaştırması aşkın doğasına ne kadar aykırı ise tutulan takımların da çeşitli yönlerden kıyaslanması futbolun doğasına o kadar aykırıdır. Çünkü ikisi de bir seçime dayanmamış ancak rastlantısaldır ve asıl mesele sevgilinin özelliklerinden ziyade ona duyulan bağlılık ve sadakattir. Futboldaki mücadele ve başarı ise, aşkın karşılıklı aşka dönüşmesi kadar önemlidir yalnızca…

Ve tribünlerde, televizyonların başında sevenlerin kalbi sevdikleriyle atarken, kenar mahalle aşıkları sevdikleri kızın peşinden koşarmışçasına heyecanlıdır. Gol olduğunda o sevgiye duyulan karşılık çıkar gün yüzüne; sevdiğimiz kız, belki yine dönüp gülümser bize… Rakip takım bir gol attığında hayattan bir gol yenir ve umutsuzluklar peydah olur. Doksan dakika sonunda eğer galip gelindiyse, o gün sevgilinin yüreğimize koyduğu umutla koyarız başımızı yastığa. Sahadan mağlup ayrıldığında takımımız, belki bir sonraki maça, bir sonraki güne ertelenir umutlar… Bu yüzden sahadaki mücadele iki takım arasında değil, iki ayrı aşkın birbirinden habersiz hayata ve kadere karşı olan mücadelesidir. Bu yüzden rakip kim olursa olsun galibiyettir tek amaç ve bu yüzden futbol, rekabeti her haliyle yaşadığı halde kavgadan uzaktır. Tüm hareketler sahada yapılır ve maç biter; saha dışındaki tüm kavgalar ve zaferler bir gol dahi olsa yansımaz tabelaya. Futbol için adam öldürmek, kavga etmek her şartta yanlıştır bu yüzden.

Hayat fena halde futbola benzer derken anlatılmak istenen 26 Mayıs 1999 gecesi Oliver Kahn’ın yaşadığı kabustur. Tüm sezon boyunca ve hatta son doksan dakikada yapılan tüm doğruların birkaç dakikada anlamsız hale gelmesi, hayatı boyunca çalışan ve yaptığı birkaç yanlışla her şeyini kaybeden adamların hikayesine benzer. O adam bazen işini, bazen tüm servetini, bazen ailesini ve hatta hayatını kaybeder yaptığı birkaç ufak yanlışla. Ya da 14 Mayıs 2006 gecesi sahaya yığılıp ağlayan Stephen Appiah’ın gözyaşlarına bakın… Tüm sezon bir şekilde canını dişine takıp elinden gelenin en iyisini yaptıktan sonra takımının son maçta yenilmesi ve şampiyonluğu kaybetmek, insanın elinden gelenin en iyisi yapsa da bazen takım arkadaşlarının hatasıyla kaybedebileceğinin ispatıdır. Ve siz de elinizden gelenin en iyisini yapsanız da kazananın siz olmadığı belki yüzlerce sahne görmüşsünüzdür hayatta. Bu örnekler o kadar çok ki; sanki hayat, içindeki tüm umutlar, tüm zaferler, tüm mağlubiyetler ve en önemlisi yine kendi içinden birçok dersle doksan dakikaya sığmış.

Futbol ve onu sevenler, bir takıma gönül verip olmadık şeyler yapan insanlar için söylenebilecek çok şeyler var ancak futbolu anlamayanların bilmesi gereken bunlardır. Renklere gönül veren, stadyumlara mabet diyenlerin ruh hali en amansız aşklara tutulmuş berduşlardan farksızdır. Belki nedenleri bilinmez ama en fazla da aşk kadar, sevgi kadar anlamsızdır o duygular. Ve sahadaki on bir adamın arkasında milyonlar olduğunu düşündüğümüz zaman gerçekten anlarız ki futbol, asla yalnızca futbol değildir. Futbol bir oyun haricinde St.Pauli’den Liverpool’a, Celtic’ten Eskişehirspor’a, Beşiktaş’tan Boca Juniors’a, Real Madrid’den Leeds United’a, Lazio’dan Borissia Dortmund’a kadar uzanan bir sevgi ve ruh halidir.

14 Ağustos 2008 Perşembe

BEŞİKTAŞLILIK DURUŞU

Hazırlığın oldukça fazla olan boş zamanları için en iyi ilaçlardan biriydi Championship Manager serisi. Saatlerce başından hiç kalkmaksızın oynamakla beraber zamanla oyunda ustalaşmış, Beşiktaş’ın adını tüm dünyaya duyurmaktaydım. Oldum olası böyle oyunlara gıcık olan babam da arada gelip olumsuz yorumlarıyla taciz etmekteydi. Neyse efendim bir gün geldiğinde de beni Şampiyon Ligi maçlarından birinde buldu. Muhabbet açılınca ben de ballandıra ballandıra anlatmaya başladım takımımı; işte baba Tymoschuk’u aldım, buraya Pedersen’i koydum, şu Lahm var ya adam geçirmiyor, Maxi Lopez’in de maç başına en az bir golü var şeklinde… Babam da böyle bir baktı takımın ağzına sıçmış olduğumdan başlayarak, bir zamanların kolej takımı olan Beşiktaş’ı, Rızalı Metinli Feyyazlı altın jenerasyonuna kadar anlattı. Bir an düşündüm ben hakikaten Beşiktaş böyle bir takım değildi hiçbir zaman, olmamıştı…

***

Yıldırım Demirören ve ekibi sayesinde Beşiktaşlılık duruşu dillerimize dolanan bir kavram oldu. Ardı ardına gelen yönetim başarısızlıklarıyla herkes işbirliği etmişçesine o duruşu ve Süleyman Seba’yı yad etmeye başladı. Çünkü Beşiktaş, özellikle efsanevi başkanının son dönemlerinde sportif olarak epey kötü durumdaydı. Önce Serdar Bilgili sonra Yıldırım Demirören, bu başarısızlığı yenmek için mücadele ettiler. Serdar Bilgili göreve gelme sürecinde bir takım yanlış işlere imza atsa da sportif başarıyı getirerek olumlu bir imaj yarattı. Bir dizi talihsiz olay neticesinde de görevi Yıldırım Demirören’e devretti. O günden başlayan süreçte ise Beşiktaş, hem maddi hem manevi olarak oldukça değer kaybetti. Bilhassa yönetim pek çok icraatı Beşiktaş’ın değerleriyle çelişir nitelikteydi. Daha da kötüsü nam-ı değer tüpçünün kendisi de bu duruşu sonuna kadar savunduğunu iddia ediyordu. Peki son zamanlardaki Beşiktaş’ı tribününden tut da oyuncusuna kadar saran nasıl bir şeydi ki koskoca kulübü tarihi köklerinden koparıp bu hale getirdi, onu kendisinden uzaklaştırdı?

İslam Çupi’nin Fenerbahçe taraftarı tarafından sıkça dile getirilen “Fenerbahçe’nin büyüklüğü başka bir büyüklüktür, kupayla başarıyla ölçülmez.” diye bir sözü vardır. Fenerbahçe büyüklüğünü kupayla ilişkilendirmez ama başarısız olunduğunda da tribünlerin boş kaldığını herkes bilir. Bu yüzden aslında bu sözün en uygun olduğu kulüp de, ironik olarak, Beşiktaş’tır. Bunun birden fazla nedeni olabilir. Benim aklıma ilk gelen Fenerbahçe ve Galatasaray arasında sidik yarışı biçiminde cereyan eden rekabettir. Bu rekabet iki kulübü oldukça güçlendirmiş olsa da rekabetin yarattığı gergin hava, bu kulüpleri sürekli olarak başarılı olmaya itti. Kısacası iki kulübün büyüklüğü de aldığı kupalarla, transferleriyle ölçülmeye başlandı. Her iki takımında tribünleri ancak şampiyonluk yarışına girdiklerinde ve başarılı olduklarında doluyordu. Kimi zaman belli değerlerden de bu başarı açlığının ve rekabetin yarattığı gergin ortamda vazgeçildi. Hasan Vezir vakası, Tanju Çolak’ın transferi, yine yakın zamandan Revivo ve Baliç’in transferleri, Özhan Canaydın’a Fenerbahçe’nin golünü alkışlaması üzerine koyulan tepki hep bu rekabetin kirli sonuçlarıydı. Fenerbahçe son olarak Emre’yi de transfer ederek bu rekabete yeni bir boyut kazandırdı. Buna karşılık Beşiktaş’ın her dakika rekabet ettiği bir rakibinin olmaması ve tribün ruhunun takıma bağlılığı Beşiktaş’a daha rahat hareket edebilecek bir alan bırakmıştı. Çünkü Beşiktaş yalnız kendi amaçları doğrultusunda hareket edebilmiş ve başka kulüplerin yaptığı icraatlardan çok fazla etkilenmemişti. Elbette sportif başarı için pek çok adım atıldı, hatta Ertuğrul’un gönderilmesi gibi bazı hamlelerde yanlış bile yapıldı ancak Beşiktaş diğer iki kulüpten daha mütevazı ve saygıdeğer olan kimliğini her zaman korudu.

Beşiktaş’ın bu kimliği belki de bazı zamanlar ona zarar verdi… Örneğin özellikle 90’lı yıllarla başlayan dönemde Beşiktaş iki büyük rakibinin arkasında üçüncü büyük olarak kaldı. Galatasaray ve Fenerbahçe, yaptığı transferlerle dünya futbol piyasasında isimlerini duyurmaya başlarken Beşiktaş, endüstriyel futbol çağının atılması gereken adımlarını atamadı; bu Beşiktaş’ın biraz daha geriye düşmesine neden oldu. Belki maddi imkansızlıklar, belki de bir tercih meselesi olarak kulüp, rakiplerinin Ortega, Hagi, Anderson gibi dünyaca ünlü futbolcuları Türkiye’ye getirme hamlelerine karşılık veremedi. Böylece Beşiktaş sportif olarak da oldukça geriye düştü… Her ne kadar kendi içinden çıkardığı Sergen, Oktay gibi yıldızlarıyla güçlü takım olma özelliğini korunsa da şampiyonluğa uzun bir süre ulaşılamadı.

Serdar Bilgili ise bu gidişatı durdururken kulüp değerlerine belli noktalarda bağlılık gösterdi; icraatlar, hem endüstriyel futbolun gereklerine hem de kulüp değerlerine uygun ilerliyordu. Örneğin ekonomik olarak oldukça rahat olunmasına rağmen sansasyonel transferler yapılmadı, Pascal Nouma olayı ise belki de biraz abartılarak yine Beşiktaş’ın vizyonuna uygun bir biçimde çözüldü.

Yıldırım Demirören ise tamamen farklı bir yöntem izledi. Demirören’in tek isteği Beşiktaş’ı en azından Fenerbahçe kadar başarılı bir takım haline getirip kendisini de Aziz Yıldırım kadar yukarılara bir yerlere taşımaktı. Hem model hem de rakip olarak ise bire bir Fenerbahçe benimsenmişti; Fenerbahçe tüm rakipler içinde daha bir rakip görülüp hedefler onun üzerinden şekillenmeye başladı. Artık Beşiktaş’ın da aynı Galatasaray gibi kendine ezeli bir rakip gördüğü bir takım vardı ve tribün de yönetim de bu rekabeti yaşıyordu. Bu yüzden sportif başarı için daha acele edilmesi gerekti. Demirören bu saikle başladığı işlerde, bizzat kendisinin yarattığı baskı altında ezilip üst üste hatalar yaptı. Başarının kısa sürede gelmesi için yeni isimleri düşünmek yerine rakip büyüklerdeki kariyerini bitirmiş futbolcuları transfer ederek ilk hatayı yaptığında değerlere ilk darbesini vurmuştu. Bunu teknik adam konusundaki yanlışlar izledi; Del Bosque gibi saygın bir teknik direktöre dahi prim verilmedi. Onun yerine getirilen Rıza Çalımbay’a evladımız denildi, beş yıllık kontrat yapıldı ancak sezonun sonunu görmesine izin vermedi. Beşiktaş’ı uzun zamandan sonra ilk kez şampiyonluk yarışına sokan Jean Tigana’nın şampiyonluk maçından önce istifa etmesine göz yumuldu. Kulübün ve kadronun oturabilmesi için gerekli sabır gösterilmediği gibi bilhassa yapılan yabancı transferlerde ve onların yönetiminde başarısız olundu. Artık yönetimin iliğine kadar sinmöiş olan Fenerbahçe kompleksi her platforma yankılandı. Kulübün kısıtlı imkanları har vurup harman savrulurken bir de transferlerde “bir Bobo beş Güiza eder, Ricardinho Alex’ten on beden üstün” gibi ağız ishali emaresi açıklamalarda bulunuldu . Son zamanlarda ise iyiden iyiye profesyonelliğini kaybeden transfer anlayışıyla yarım sezon önce alınan Diatta, Gordon gibi isimlerin sözleşmesi feshedildi, Koray Avcı gibi yüreğini sahaya koyup oynayan bir adam takasta kullanıldı. O adamlara yapılan saygısızlık ve yabancı transferde kaybedilen kredinin yanında bunun kulübe olan maddi zararı ise cabası… Son darbe ise tükürdüğünü yalamak üzerine: Önce olaylı Fenerbahçe maçı sonrası yapılan “PAF takımla çıkacağız” açıklaması, sonra Nobre’nin PAF takıma gönderilip affedilmesi, ardından terliksi mevzuda İbrahimlerin affı… Yönetim kavga edip Beşiktaş’ı zerre umursamadıklarını ispat eden ve takım içinde egolarını çarpıştıran iki kaptanını önce satış listesine koydu, satacak birini bulamayınca öpüp barıştırdı. Demirören ve ekibi bir hışımla giriştikleri bütün işlerden mağlubiyetle ayrılırken kaybeden tüm değerleriyle Beşiktaş kulübü oldu.

Beşiktaş, Yıldırım Demirören’in kişisel ihtiraslarına mağlup oldu ve Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe’yi 2000’li yılların başında düşürdüğü kötü duruma düşürdü. Bunun bir benzerini ise Galatasaray ikinci Fatih Terim döneminde yaşamıştı. Ancak iki kulüp değişimlerini tamamlayarak belli bir noktaya geldi ve elde ettikleri sportif başarılar neticesinde kaybettiği kulüp değerlerini hatırlamayabiliyorlar. Örneğin Galatasaray’ın Bülent Korkmaz ve Hakan Şükür’e yaptığı yanlışlarla Fenerbahçe’nin Zico’ya karşı tavrı ve Emre transferi bugün hiç kimseyi rahatsız etmiyor. Beşiktaş belki başarıyı kazandığında Beşiktaş’ın da yaptığı yanlışlar kimseyi rahatsız etmeyecek ama Yıldırım Demirören’in bu işe başlarken atladığı bir nokta var ki Beşiktaş Fenerbahçe’ye veya Galatasaray’a benzediği gün aslında tamamen kendi ruhunu kaybetmiş olacak…

Beşiktaş Türkiye’de kendi değerlerini en fazla yaratabilmiş kulüp… Bugün halkın takımı denildiğinde de, tribün denildiğinde de, bir zamanların kolej takımı denildiğinde de Feyyaz’ıyla Metin’iyle Rıza’sıyla Çarşı’sıyla Süleyman Seba’sıyla kısacası ruhuyla akla Beşiktaş gelir. Futbol değişen dünyayla değişmiştir ancak Beşiktaş bu değişimiyle kazanmış mıdır bilemeyeceğim çünkü ben sahada ortalama maaşı 2 milyon euro olan, verilen bonservis bedelleri on milyonlarla ifade edilen ve Liverpool’dan sekiz yiyen bir takım görmektense altyapıdan yetişen ve hepsi bizim çocuğumuz olan takımın on yemesini tercih ederim. Hiç değilse sahada ellerinden geleni yaptıklarından ve bir ruhu taşıdıklarından emin olduğum için…

3 Ağustos 2008 Pazar

ON İKİNCİ ADAM...

Dün Old Trafford’ta oynanan Manchester United-Espanyol hazırlık maçıyla jübilesini yapıp aktif futbol hayatına son veren Solskjaer’i binlerce taraftar uğurladı. Bundan sonra kariyerine Manchester United’ın Yedek Takımı’nda antrenörlük yaparak devam edecek olna efsanevi futbolcu, kendine has futbol tarzıyla takımın bir çok başarısına katkıda bulundu.

Solskjaer’i MANU taraftarı için bir efsane haline getiren şey ise ne üstün tekniği, ne yaptığı akrobatik hareketler, ne karizması, ne sansasyonel yaşantısı, ne de milyon dolarlık transferleriydi… Onu böylesine ön plana çıkaran ve bizler için unutulmaz yapan şey onun alamet-i farikası haline gelen sihirli dokunuşlarıydı. Sonradan oyuna dahil olduğu maçlarda skoru değiştirebilmesindeki başarısı onu süper yedek mertebesine çıkarttı ve futbol dünyasında kendine has bir yer kazanmasını sağladı.Sir Alex Ferguson’un ikinci jenerasyonu pek çok başarıya imza atarken yedek kulübesindeki en önemli silahlardan biri kuşkusuz oydu; kısa sürede de bu şekilde takımın değişmez bir parçası haline geldi. Semih Şentürk’ün Avrupa’daki muadili Solskjaer, MANU adına pek çok maçı çevirirken bu yeteneğinin en dikkat çekici biçimde parladığı maç ise kuşkusuz 1999 Şampiyonlar Ligi Finali’ydi…

Manchester United-Bayern München arasında Nou Camp’ta oynanan maç hem sahadaki oyuncularla hem de izleyicilere verdiği heyecanla unutulmaz maçlar arasında yer aldı. O senenin iki flaş takımının mücadelesinde sahada Schmeichel, Stam, Beckham, Giggs, Kuffour, Matthaus, Effenberg, Jancker, gibi efsane oyuncular vardı. Benim de canlı izlediğim ilk final olması ve gönlümüzün bir kenarını o maçta Kırmızı Şeytanlar’a vermemiz sebebiyle de özel olan o maçta, sahadaki futbolcuların ismine yakışır bir mücadele yaşandı. Maçın hemen başında öne geçen Bayern München, maç boyunca üstün oynamasına ve hatta maç içinde iki topunun direkten dönmesine rağmen son ana kadar soğukkanlı mücadeleden vazgeçmeyen MANU, son iki dakikada atılan iki golle maçı çevirip Şampiyon Ligi kupasına uzandı. İşte MANU için unutulmaz trible'ı getiren o iki golden birinde de Solskjaer’in imzası vardı. Solskjaer yine her zamanki gibi oyuna sonradan dahil olmuş ve yaptığı altın vuruşla takımının kupaya uzanmasını sağlamıştı.

Solskjaer bu şekilde pek çok maçın geri çevrilmesine yardım etti. Bunun yanında ilk on bir başladığı maçlarda da Solskjaer takımı için önemli bir silah olmayı başardı. 1996’da katıldığı Kırmızı Şeytanlar adına çıktığı 366 maçta 126 gol kaydeden futbolcu, sahadaki başarılarının yanında uzun süreli sakatlıklara karşı verdiği mücadeleleriyle de takdir topladı. 2004 yılında futbol hayatının sonu olacak derecede ağır bir sakatlık yaşayan Solskjaer buna rağmen geri dönmeyi bildi ve özellikle MANU’nun 2007 yılındaki Premier Lig zaferinde aktif rol oynadı.

İşte bu efsane futbolcuyu taraftarlar da kendilerine yakışır biçimde uğurlarken Solskjaer yedek kulübesinde çok az futbolcunun doldurabileceği cinsten bir boşluk bıraktı.