14 Aralık 2008 Pazar

KARANLIK ODA*9


Bana sorsanız yırtıp atardım hepsini; hayır, mağlubiyetin ezikliği ile bir köşede ağlayıp mektupları parçalayan kırgınlar gibi değil düpedüz delirmenin eşiğine gelmiş asabiler gibi. Böylesi, böylesi kitaplar, böyle çılgın cümleler ifrittir, zehirdir bizim için… Hele öğretmen olsam bir dakika görmeye tahammül edemezdim, çocuklarımın elinden kaptığım gibi, işte demin bahsettiğim o asabi adamın halet-i ruhiyesi ile hepsini paramparça ederdim. Zavallı anneler babalar debelenip duruyorlar çocuklarını kötü alışkanlıklardan, içkiden, kumardan, sonra uyuşturucudan uzak tutmak için. Bu yüzden çocuk eline iki kitap aldı mı seviniyorlar fena alışkanlıklardan şükür şimdilik uzak duruyor diye, ben kendine böyle ihanet eden başka bir canlı görmedim. Hele ki bazısı var hemencecik seviniyor çocuğum âlim olacak diye, oysa bilmiyorlar gerçeği; ah bir bilseler!

Efendim, bakmayın siz o kitapların, kitaplardaki cümlelerin, cümlelerdeki kelimelerin ve kelimelerdeki manaların çekiciliğine… Bunlara aldanmayın cidden… Bir de, bir de sokaktaki hayatların yıpranmış, kirli görüntüsüne aldanmayın. O tinerci çocuklar, serseri gençler aslında gördüğünüz kadar kötü değil. Bilakis acıları var oluş sancısından ibaret pek çoklarından gerçek acıyı tadabildikleri için daha şanslılar, biraz da iyiler. Evet, aslında kötüler ama işte bu pezevenkler, torbacılar, sefil dilenciler aslında olabilecekleri kadar kötü değiller. Hatta ülkemize özgü şartlarla değerlendirelim kötülükte muzırlıkta Marks’la, Engels’le kıyas kabul eder cinsteler. Bu kitaplar var ya işte bunların içinde tüm sokaklardan daha kötü o adamlar var çünkü. Ne yankesici, ne değnekçi, ne fahişe; sokağın bir köşesinde sessizce oturmuş kalabalığı izleyen adamları anlatıyor bunlar. Dilenci olsa yine iyi para istemeyecek, paraya ihtiyaç duymayacak türden adamlar bunlar. Anlatabiliyor muyum, bu kitaplardaki adamlar normal değiller; bazısı gerçekten kaçık mesela, söylediklerinde bir tutarlılık, bütünlülük yok. Koskoca adamlar olmayan yerlerden, olmayan insanlardan bahsediyor, tüm bunlar müthiş bir ciddiyet içinde sadece okunmuyor bir de tartışılıyor. Sokaklar böyle adamlarla dolmuş; artık şu hayat ki onları tatmin etmiyor. Neden etsin, rüyalarında her gün savaşan adam ertesi gün okula neden gitsin? Gitmez… Bazısı var olaylardan pay çıkartıyor, zannedersin ki hayatta her şeyin, her olayın bir manası var, hepsinden bir ders çıkar. Türlü türlü acayiplik var bu kitapların içinde. Neden olmasın, bu kitapları yazanlar normal değilki! Yahu normal adam kitap yazar mı gider hayatını yaşar. Yaşayabilen insanlara bakın çoğunun başka bir iş yapmaya vakti yoktur, olamaz da; böyle zengin bir hayatta insan okuyup yazacak kadar vakit bulabiliyorsa zaten bir problem vardır. Tüm bu ifritler hiçbir şeyden değilse işsizlikten, ataletten doğar. Ben bu yüzden hepsini paramparça etmek istiyorum; ah bir öğretmen olabilseydim parçalardım bütün o kitapları, o kitaplar ki en kötü adamlardan daha tehlikelidirler.

Mesela bir Schopenhauer Efendi, ne ister aşktan, aşıkları kıskandığı için, hiçbir kadını sevemediği için mi böyle darmadağın etti onu? Beynimize, gencecik fikirlerimize neden ekti nifak tohumlarını? Ya o pos bıyıklı amca ne istedi bizden; güzel şeyler anlattı tamam ama anlattıklarıyla yeni baştan onlarca soruyla baş başa kalacağımızı görmedi mi? Oğuz Atay, Hemingway, Palahniuk ve o meşhur işbirlikçiler: Onların en başında şu Selim gelir, Selim Işık. Tyler Durden var bir de, o çocukluğumuz boyunca beklediğimiz, hayat boyunca bekleyeceğimiz türden kahraman… Bize sahip olamayacağımız şeylerin değersizliğini anlatırken ileride sahip olacağımız pek çoğunun anlamsızlaşacağını nereden bilebilirdik? Biz bilemezdik ama ya siz, siz ne istediniz bizden, hayatı niye delik deşik ettiniz? Dostoyevski, korkarım pek çok insanı kendin gibi mutsuzluğa, titreyerek kendilerini kaybettikleri nöbetlerine ve pek çok derin düşünceye mahkûm ettiniz. Evet, en çok siz, insanları pek çok insandan daha iyi tanıyan siz. Sizler kötü bir arkadaştan, zeki bir düşmandan daha tehlikeli dostlarsınız. Aklınızla, isabetli fikirlerinizle, ne acıdır pek çok zaman karanlığınızla tüm dünya nimetlerinden daha çekicisiniz; aklınızdakiler, düşünceleriniz, onlar tüm gerçeklerden daha parlak. Güzel, ne var ki yanlış, tam bir deli saçması.

Bilmediğinizden sanırım, böyle bir zır delilik kesinlikle bilmediğinizden! Kaç yıllar boyunca sizin kadar cevval beyinlerin anlamları yüceltmek adına yaptıklarını hep kendini kandırmaktan ibaret görmek olsa olsa delilik. İnsanlığı yüzyıllar boyu peşinde bunun için koşuşturup durmalarını, tüm varlıklarını adayacakları bir anlam aramalarını, tüm yönlerini tek bir yerde birleştirme çabalarını görmezden gelmek, inkar etmek de neyin nesi? İnsanla hayatı, insanla kendisini ayrı kılmak, böyle düşüncelerle, bilgilerle, bilimlerle parça parça etmek… Sizin, insanlığın kafasına böyle fikirleri, idealleri, kavramları sokanların gerçekten kendinden utanması gerek, farkında olmadan da olsa doğru-yanlış, iyi-kötü diye insanları yaşamaktan alıkoyanların, yüzyıllar önce Vahdet-i Vücut diyenlerle rastlaştığında yüzünü yere eğmesi gerek. Tüm dünyayı, hatta fikirlerle hayatı dahi tek bir bütün olarak görmeye çalışanların kafasındaki her şeyi parçalayıp onları hayata karşı savunmasız bırakmanın vebalinin altından kalkılabilecek bir şey olmadığını görmelisiniz. Pekala zekisiniz, inandığımız pek çok şeyin yalan, yanlış, eksik olduğunu anlayabilecek kadar zekisiniz. Kaleminiz sağlam, bu eksiklikleri sadece gösterebilecek değil hissettirebilecek kadar da yeteneklisiniz; bir kelimeniz, bir cümleniz dahi o içimizi parçalamaya, orada koca bir boşluk yaratmaya ve o boşluğun derin ızdırabını duyurmaya yeter. Ama ne olacak, ne fark edecek? Yıkıp geçtiniz, insaflınıza denk geldik veyahut biraz daha aptalınıza bize bir de inanılacak bir anlam bıraktı, bıraksa ne olacak? Ya yüreğimizdeki, varlığımızdaki o büyük boşlukla titreye titreye, hayattan bir zevk almadan yaşayacağız ya da sarıldığımız o yeni anlamla, her yıkılan anlamda artan yalan yanlış olma ihtimalini de duyarak biraz güzelce fakat elimizdeki o anlamı da yıkacak yeni peygamberimizi bekleyerek günlerimizi geçireceğiz. Hiç umutla korku bir arada olur mu? Yeni bir anlamın peşinden koşarken, ona kavuşabilme umuduyla yaşarken, sarıldığımız ve sarılacağız tüm anlamların aynı derecede kifayetsiz olduğu gerçeği ile yüzleşme korkusunu aynı yürekte yaşatmak mümkün müdür?

Bırakın efendim yaşasınlar… Düşünmesinler, nefes alıp vermekle yetinmeyip yalnızca yaşasınlar; inanmadan, sorgulamadan yaşasınlar. Giderek büyüsünler, okuyup adam olsunlar, iyi mevkilere gelsinler, bürokraside veya ticaret camiasında dallanıp budaklansın insanlar. Elleriyle, kollarıyla değil emir erleriyle dokunsunlar, dalkavuklarıyla hissetsinler. Bir kadının koynunda yatarken ikisi arasına bu muazzam kuvveti koyan realiteyi düşünmesinler de manzaranın keyfini çıkarsınlar. Âşık olduklarında içlerinde hissettiklerinin kudretini ve manasını değil de verdiği azabı hissetsinler; böyle yapsınlar da azaplar lezzete dönüşebilsin, anlamın içinde olmanın verdiği boşluk duygusunu duyurmak yerine. Yalanlara inansınlar, hakikat gibi inansınlar içlerinde en küçük bir şüphe duymadan. Evlenip bir aile kursunlar da tabiatın bu yüzyıllardır sahnelenen piyesinde bir role soyunabilsinler anne-baba olarak ve sonra çocuklarının saçlarını okşarken yalnızca şefkati duyabilsinler. Her şeyde bir neden, bir sebep aramasınlar artık, mantıklı olmak denen şeyi bir kere atsınlar kafalarından. Basit, öylesine yaşamanın erdemini hayatlarının her dakikasında görebilsinler; bir kızı sevdiklerinde, tuttuğu takımlar maç kazandığında, evlerine yeni bir mobilya aldıklarında mutlu olsunlar, insanı yücelten böylesine küçük mutluluklardır.

Hayatta bir anlam arayıp duruyorsunuz, duruyoruz; korkum odur ki aradığımız şey hakkında pek az şey biliyoruz. Daha da fenası daha fazlasını bilmemiz de mümkün değil; zira hayat ince fakat uzun bir çizgi, her köşesini saptamak da imkânsız. Kısacası ne olduğunu bilmediğimiz, hatta var olup olmadığını bilmediğimiz bir şeyin anlamını tayin etmeye çalışıyoruz. Git gide körebeye benzeyen bir arayış, nereden geldiğimiz belli değil ki nereye gittiğimizi bilelim; kayıbız. Böylesine kaybolmuş bir halde de fena halde anlamsızız. Fakat teselli odur ki bu anlamsızlığımız için de herhangi bir anlam seçmekte de o kadar hürüz. Yeter ki oyunu kurallarına göre oynayalım, bu anlamın sınırlarını anlamsızlığın dışına çıkarmayalım, yalnızca yaşayalım. Gerekirse putperest olalım, ben yapmam ama gerekirse olmayacak şeylere tapalım. Mütevazı yaşamayı küçük görüp erdemle bilinçle sulanmış bereketli topraklara göç ederken, aslında o toprakların dünyanın her yerinden çorak olduğunu anlayanların, sonra kendini bu kuraklığa, bu yaşamsızlığa mahkûm edenlerin verdiği akıllara inanmayalım. Yalnızca hayatın bir köşesinden tutabilelim…

Sizinle kavga edecek halde değilim; pekala yanlışım, pekala eksiğim ama yaşayabilmenin huzuru içinde bunların hepsini unutabilecek bir kabiliyete de sahibim. Tek umudum ölüm gelinceye kadar yaşayamamak haricinde hiçbir şeyden korkmamaktır. Siz de rica ederim bana dokunmayınız; okuyunuz yazınız kitlelere ulaşınız, toplumda yerleşmiş tüm kalıpları yıkıp çığır açınız ama bana dokunmayınız. Gerçeklerden, doğrulardan ve erdemlerden dahi vazgeçtim yeter ki küçük heveslerime, aptalca hayallerime, hayata bağlanmış olduğum pamuk ipliğini elinizi sürmeyiniz. Hayatımı bir arayış olarak değil kendisi ne ise o olarak yaşamak istiyorum; her manayı paramparça ettiniz bari bunu bana bırakınız. Hiçbir şeyin hatırı yoksa yokluğun ve naçizane dostum anlamsızlığımın hatırına…

13 Aralık 2008 Cumartesi

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ

Hürriyet kelimesini bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikada hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve tek insan onunla şöyle karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsın. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul zurna sokaklara fırladık.

Nereden gelir? Nasıl birden bire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz artık hevesimi aldı. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan, fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.

Nihayet şu kanata vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, -haydi Halit Ayarcı’nın sevdiği kelime ile söyleyeyim, nasıl olsa artık beni ayıplayamaz, kendine ait lügati kullandığım için benimle alay edemez!- bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmî nutuklarda adının anılması kafi geliyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Entsitüsü;
sayfa 24

11 Aralık 2008 Perşembe

KARANLIK ODA*17

Sokakta gördüğüm kadınlar, televizyondakiler, gazetelerdekiler, dergilerdekiler sana benzeyebilirler ama sen olamazlar. Senin gibi gülebilirler ama senin ağlattığın gibi ağlatamazlar. Hepsinde senden eksik parçalar vardır, sana en fazla benzeyen en fazla başkadır senden, seni hissedeyim diye dokunduğumda onlara, sana en fazla benzeyenlerde batar bana senden olmayanlar. Sensizlik seni yaşatır.

Gecenin köründe rastlanılan bir resim seni hatırlatır ama seni hissettiremez.

Yokluğun hüznü tamamlar, varlığın beni eksik bırakır.

Anlattıklarım nafiledir… Kelimeler bizi anlatmaz, bizi görünür kılmaz… Kelimeler yalnızca bizi gizleyebilir, bizi milyonlarca tarifin arkasına, bir sır olarak saklayabilir. Düşüncelerim benden bir parça değildir, sayfalarca kağıtlara dökülüp gidenler, kendi var oluşuma giydirdiğim giysilerdir. Bir fikrin etrafında kurulan cümleler, yalnızca hislerimi elle tutulur kılar, ona biçim verir ve onu başkalaştırır. Bedenim varlığımdadır, bendedir, onu ancak başkasına gösterdiğimde görünmüş olur, benim aynada kendime bakışım yalnızca başkalarının nasıl gördüğünü anlama çabası, onların gözündeki benim ucuz bir kopyasıdır. Fikirler de böyledir; onları yazıp okuduğumuzda kendi fikirlerimizle değil onların başkalarının gözündeki haliyle muhatap oluruz. Yazmak, anlatmak karşılıklı aynaların arasına geçip seyre dalmaktır; görüntü içinde görüntü gerçekle hayalleri birbirine karıştırır. Kağıt üzerinde hissiyatlar birer iyi dokunmuş fikre dönüşür.

Ben seni anlatamam; anlattığım yalnızca benim gözümdeki sendir. Senin suretini anlatırım, anlatır ve binlerce, milyonlarca tarif içinde seni görünmez kılarım. Beni dinledikten sonra seni görenler, seni değil benim hislerimi görürler; gözlerindeki donuk ifadeler, dudaklarındaki kıpırtılar, sabahki deniz gibi durgun ve serin sesin ancak benim kelimelerimdir. Şimdi dört bir yanım karanlıkta iken seni anlatmayan kelimelere seni katmaya çalışıyorum: Hayatta hiçbir şey sensizliği yenmek kadar zor değil.

8 Aralık 2008 Pazartesi

TERK-İ DİYAR


Her şey o kitabın yaprakları arasında bir papatya bulmamla başladı…

***

Bir varmış, bir yokmuş…

Siyah saçları, kömürkarası gözleri tüm hikayesini anlatan kızın biri, herkesten kaçmak için başladığı yolculuğun bir gecesinde, neresi olduğunu bilmediği bir ormanın içinde, kapkara bir ağacın altında açmış gözlerini. Üzerindeki yaprakları ve yolculuğun izleriyle tüm toz toprağı temizledikten sonra yavaşça ayağa kalkıp şöyle bir bakmış etrafına. Karanlığın hakimiyetindeki ormanın içine süzülen ay ışığı, siyah beyaz filmlerdeki gibi parıldarken, baykuşlar başta olmak üzere tüm yabanıl hayvanların sesleri, kum saatindeki kum taneleri olup dolmaktaymış manzaranın içine. Havada gezinen ellerine çarparken rüzgar, kızı doğanın her nefesinde bir ürperti esir alıyormuş. Ve kız minik adımlarıyla ilerlerken ormanda, tabiatın korkunç tablosu, her adımda biraz daha geriye kaçıyor ve saklanıyormuş. Ancak bu kovalamacayı, çalıların arasından fırlayıp birden kızın eteğine yapışan iğrenç bir yaratık bozmuş… Çirkinliği tüm karanlığa rağmen fark edilen bu yaratığın ağzından, dakikalar boyunca kıza yalvaran cümlelerden başka bir şey çıkmıyormuş. Kız, zihninde en anlamsız rüyalar karşısındaki kayıtsızlıkla beraber, içine dolan şaşkınlık ve korku ile izlemekteymiş yaratığı. En sonunda çığlıklar o denli büyümüş ki kız, ormandaki diğer yabanilerin de uyanmasından korkup kabul etmiş yaratığın teklifini ve beraberce yola koyulmuşlar.

Yabancının peşi sıra ormanın içine ilerleyen kız, attığı her adımda, biraz önce korkuyla izlediği tablonun bir parçası haline dönüştüğünü fark etmiş. Artık tüm korkularından ve düşüncelerinden sıyrılırken böylece, nihayet yaratığın evi olan kulübeye geldiklerinde, kendine bir rol seçmiş bu tablodan. Simsiyah gözlerine ve beyaz yüzünün tamamına yayılan bir umutla gülümsemiş aya, kulübenin kapısından gelen gıcırtı aralarındaki pamuk ipliğini koparıncaya dek. Yaratığın yalnızca kemikten ibaret ellerinin ittiği kapıda ise “KARANLIK ODA” yazmaktaymış.

İçeri girdiklerinde, şömineden gelen ışıkla beraber ormanın içinden süzülen soğuk havanın taşıdığı karamsarlık yok olmuş. Yaratık, hemen başına koştuğu ateşi harlarken kız, şöyle bir bakmış odanın içine. Çatıdan sızan yağmurla sararan duvarlardaki garip resimleri, şöminenin üzerindeki minik oyuncakları, herhalde yabancının yatağı olan sofayı gözleriyle keşfettikten sonra şöminenin dibindeki koltuğa oturmuş yavaşça. Karşısındaki yatağın üzerinde, nereden geldi bilinmez, kızın belki bir kömür parçasıyla çizilmiş resmi varmış. Elle, aylarca yıllarca uğraşılarak yapıldığı belli olan bir çerçeve ayırıyormuş bu resmi dünyadan. Yaratık, kamburundan şikâyetçi olur gibi sesler çıkararak nihayet işini bitirmiş ve sevgiyle, kendi resmine bakan misafirine gülümsemiş. Ardından, aklına aniden bir şey gelen insanlara has yüz ifadesiyle, kitaplıktan tozlarla kaplı bir kutu getirip koymuş kızın dizlerine. “Bu senin hediyen demiş” rahatsız edici sesiyle ve aynı yalvarmalarındakine benzer bir ses tonuyla devam etmiş “Susma hadi, konuş benimle, her şeyi anlat. Bu yolculuğunu, duygularını, düşlerini ve hayallerini anlat. Kimseye söylemem söz, hatta senden bile saklarım onları; sen söylemedikçe bahsetmem sana onlardan. Ama yeter ki anlat kendini bana… Ne olur anlat.”

Yaratığın, odaya hâkim huzuru için için kemiren sesi kesildiğinde kız, elindeki tozlu kutuya bakmaktaymış. Önce ufak, beyaz elleriyle temizlemiş kutunun kapağını ve ardından üzerindeki kurdeleyi çözüp kapağını kaldırmış. Kutunun içinde her biri ayrı renkten kâğıtlarla paketlenmiş bir sürü çikolata varmış… Kız, mavi paketlerden bir tanesini açarak başlamış bu saatlerce sürecek ziyafete ve çikolatanın tadı damaklarına yayılırken, bir masal anlatmaya başlamış yaratığa. Gece ilerledikçe şöminedeki ateş büyüyüp tüm odayı ışıkla doldururken, yabancının çirkin maskesi yırtılmaya başlamış ve kızın dudağından dökülen her kelimede, her cümlede yabancının güzelliği artmış. Sabah olduğunda, yabancı, yatağının hemen üzerindeki pencereyi açarken, o denli masal birikmiş ki hafızalarında onları düğümleyen anlamsız tesadüfü dahi unutmuşlar.


***

Ve aslında bütün masallar, içinde gizledikleri olanca sırrı “bir varmış, bir yokmuş” diyerek en baştan anlatırlar bize. Geri kalan tüm şeyler ise aslında teferruattır…

Masal demek terk-i diyar demektir… Kişi kendi ruhu gibi sahiplenir fikirlerini ve anlatır kelimelerle. Ama ya bir gün olur da ellerimizdeki kelimeler yetmezse hissettiklerimizi anlatmaya, ya kelimelerimiz katılaşıp soğudukça birer düşünceye işaret eder olursa, ne yaparız o zaman? Kelimeler daha çok hissettirsin diye yeni kelimeler uydursak mesela, mümkün mü böyle bir şey? O zaman diğer anlatılar gibi öznel olup kendi içine çekilmez mi onlar? Tek yol kelimelere yeniden anlamlar vermek, kelimelerden bir dünya yaratıp o dünyaya göre kullanmak kelimeleri; gerçekliği terk etmek nasıl fikir peki? Öyle yaparsak da bir masal yazmış olmaz mıyız zaten? Masalın içindeki sır sanırım peşinen “bir varmış, bir yokmuş” demek, diyebilmek. Aklımızın bize anlattığı bu masallar gözlerimiz kapalıyken varmış da ve tüm onlar o zaman anlamlıymış da gözlerimizi açtığımızda hepsi yok olacakmış gibi aynı… Ama bu sırrın tadına varamayanlara göre de değersiz hepsi tabii. Ben bir peri kızını anlatırken sen kendi sevdiğini düşleyebiliyor musun, onun benzersiz güzelliği yansımıyor mu kelimelerden gözlerine? Eğer yansıtabiliyorsam varsın öyle olsun...

Sen gerçekten ne hayır gördün ki, “gerçek budur” dediğinde bunu kime anlatabildin ki? Çekiştirilip durdular en fazla, oysa masalsılar yakıp attı fikirlerin boğuculuğunu. Sıkışınca “masal bu ya işte” deyip geçtik. Sanmam bir düşünce bir masal gibi dilden dile anlatılabildi böyle… Sen de rüyaya yat o zaman, bırak anlatılanlar bir masal olsun. İçinde bu hayattan, en azından senden bir parça var ya, onu hissedip hissettirebiliyorsan yeter de artar bile...
....................................
*fotoğraf fotokritik'ten denizlerin adlı kullanıcıya aittir, bir papatya...

SE7EN


sadece böyle boktan bir dünyada onlara masum deyip yoluna devam edersin. ama mesele bu. her sokak köşesinde, her evde ölümcül bir günah var ve görmezden geliyoruz. görmezden geliyoruz çünkü kanıksadık. havadan sudan şeyler gibi sabah,öğle,akşam görmezden geliyoruz.
john doe...
...
Kurban bayramınız kutlu olsun...

29 Kasım 2008 Cumartesi

YALNIZ


Bedeni bir istekten, tabiatın bir zorunluluğundan fazlası uyku… Ya bu dünyada aradıklarını bulamayanların ya da bu dünyada bir şey aramadığı halde hayatın vaadettiği şeylerden sıkılanların, bazen hayatın zorlamasıyla bazen ihtiyari bir hareketle bu diyarlardan kaçışları. Hayata olan inançsızlığın ispatı gibi sanki; kim uykusuzluğa dayanabilir, yaşadığı süreyi kat be kat arttırmayı kim isteyebilir? Söyleyemesek de kafamızdan geçen şeyler bunlar, uykusuz kalınan bir gecenin sabahında tüm asabiyetin üzerimizde toplanmasının dolaylı sebepleri. Uykuya ihtiyacımız var; bu hayat bir an önce bitsin diye, birazcık olsun gerçek manada yalnız kalabilelim diye, bugünün hesapları karanlık bir nehirde boğulsun, yarına kalmasın diye…

***

Bazen bir kuyuya düşer gibi dalıyorum uykuya… Uzun zamandır hasret kalınmış sevgiliye, kendiliğinden uzanan kollar gibi zihnim bırakıveriyor varlığını uykuya. Deliksiz, homurtusuz, yorganın altındaki sıcaklık gibi çekici uyku her bir yanımı sarıp sarmalayıp hissiz bırakıyor beni. Yalnızlığımı ve onun ölümcül sessizliğini en derinden böylece yaşıyorum. Yaşadıkça uykunun tabiatı, her geçen gece, biraz daha tanıdık oluyor. Bu yüzden ona karşı küstahlığım, böbürlenerek karşımda masallardan arda kalmış haritaya bakıp “bazen bir kuyuya düşer gibi dalıyorum uykuya” diyebiliyorum. Bu biçimsiz, hayalperest tanrının, adı UYKU olan rüyanın bu içten içe kızdığını da tahmin ediyorum. Ama henüz bilemiyorum bu yüzden tüm varlığını benden çekeceğini ve beni onsuz bırakacağını…

Uykudan arda kalan dünya, uyanıklık, uykuya; gerçek diye gördüklerimiz hülyalara, rüyalara yaklaştıkça daha da dağılıyor uykunun karanlığı. Sırların dillere dolanması gibi değil de artık karanlığın, hiçbir şeyin yok edemeyeceği bir aydınlığa dönüşmesi gibi.

Sonra artık bir yolculuğa çıkar gibi dalıyorum uykuya. Önce bir hevesin yemişlere benzer tadını duyuyorum dudaklarımda. Sonra da bir hayalin peşi sıra takılıyorum. Aklımda dönüyor konuşmalar, uykuya yaklaştıkça suretler bedene ve benim aklımdaki düşünceleri seslere dönüşüyor; bir hayal ete kemiğe bürünüyor. “Anne, babama iyi bak” deyiveriyorum gerçeklikten koparken “Ve sen de sevgilim, lütfen…” lütfen. O anı düşündükçe tüm vücudumu bir heyecan kaplıyor. Derken konuşmalar dudaklarıma çalınmaya başlıyor; hayalle gerçek yer değiştiriyor. Ne olduğunu bilmeksizin yoğun bir ağırlığın altında eziliyorum. Uyku gelip sarıyor dört bir yanımı.

***

Şimdi ne o başlardaki tatlı düşüş, ne de sonraki acayip serüvenler var geceleri. Birerden herkes el etek çekince geceden, geceleri hayatımda ilk defa yalnız kalıyorum. Uykum yok; hayaller, rüyalar, kâbuslar ve hatta karabasanlar dahi yok… Yapayalnız kalıyorum karanlıkta. Yorganın altına kendimi gizlemeye çalıştıkça, uykusuz, sakat tarafım ayyuka çıkıyor. Kıskanıyorum diğerlerini; ellerinde ne değerli bir servet tuttuklarını bilmeksizin, gaflet uykusuna dalanlara kızıyorum, senin kıymetini bilmeyenlere. Düşlerin kollarındayken bu anın keyfini çıkartmayı düşünmeksizin, her manada uyuyanlara kızıyorum.

Öyle özledim ki o anları. Hiç değilse o uyandığım anları özlüyorum, gözlerimi yavaşça açarken içime dolan o ışığı en azından. Çığlık kopar gibi dağılıveriyor uyku, eskisi gibi sarıp sarmalayacağına beni. İsyan etmek ne mümkün; sen değil misin ona sıradan bir sevdaya düşer gibi tutulan. İsmindeki garabeti varlığıyla paylaşıyor, uykusuzluk; yoklukların en solgunu. Beni bu hayattan yeniden kopar ne olur

2 Kasım 2008 Pazar

TAXI DRIVER

thank god for the rain to wash the trash off the sidewalk.
travis bickle